Sağlıklı Beslenme

Bu bölümde sağlıklı beslenme üzerine çeşitli yerlerde yayınlanmış yazılarımı paylaşıyorum.

Yazılarımın bazılarında sizlerle yakında sunuma çıkartmaya hazır olduğum kitabımdan kısımlar sunmak istiyorum. Kitabımın konusu benim kendi kilomla nasıl bir ömür savaş verdiğim ve seneler sonunda kazandığım zafere ulaşmak için hangi yollardan geçtiğimdir. Belki yaşadıklarımı okurken kendinizden birer parça bulursunuz.

1994 Ağustos’u ve ben, Amerika’ya yolculuk için 52kg’da hazırdım. Önümde beni bekleyen dört senelik bir üniversite macerası vardı. Matematiği sevdiğimden ve de o zamanlar çok moda olan yatırım bankacılığından dolayı finans okumak istedim. Ama açıkcası okumak isterken bunun tam olarak neyi kapsadığının farkında bile değildim. Sadece etrafımdakilerin etkisinde kaldım. Moda finans okumaktı ve ben de yapabileceğim şeyin sevebileceğim bir şey olduğuna kanaat getirdim. Henüz daha 17 yaşında tam olarak ne istediğimin farkında değildim. İlk sene çok istediğim Georgetown Üniversitesine kabul edilmeyince New Orleans’ta Loyola Üniversitesine başlamaya karar verdim. Annem ve ablam okula yerleştirmek için benimle geldiler.

O yaz ablam çok kilolu ve morali bozuk olduğundan sadece iki tane eteği vardı, onları giyip duruyordu. Ablam hiçbir zaman bize kolusunu söylemezdi ama sanırım 75 kilodan fazlaydı.  Annem, ona birkaç kıyafet almak istedi; ama o şiddetle karşı çıktı, bu kilolarında kıyafet denemek istemedi. Ben ve annem ısrar ettik, ne gerek varsa. En sonunda ağladı, “İstemiyorum hiçbir şey” diye. Şimdi düşünüyorum da hayat ne ilginç, bir yaz öncesinde ben onu New Jersey’de gördüğümde ağlıyordum kilolarımdan dolayı, bir yaz sonrası o ağlıyor, bakalım öteki yaza kim dert edecekti kiloları? Acaba bu kilo derdimiz olmasa hayattaki tüm sorunlarımız çözülmüş olur muydu? Hepimiz hakikaten çok mu mutlu olurduk? Etrafımdaki bir sürü zayıf insan o zaman neden mutlu değiller? Acaba biz mutluluğu yakalamak için sürekli nedenler mi arıyoruz? Neden bulunduğumuz kilodan hiçbir zaman mutlu olamıyoruz? Ya da kiloları verdikten sonra bu sefer selülit, kırışıklık, sarkma gibi olaylara takılıp kalıyoruz? Nedir bizi bu kadar mutsuz kılan kilolarımızla görünüşümüzle ilgili? Peki erkekler neden kadınlara göre çok daha rahatlar bu konuda? Bizim kadar takıntılı değiller? Belki bu kitabın sonlarına geldiğimizde hepimiz kendimiz için farklı nedenler bulacağız.

Dönelim Amerika seyahatime. Ben her ne kadar kendimi zayıf hissetsem de, moralimi bozacak unsurlar ortaya çıktı. O yaz çok severek aldığım elbiselerimden birini giyindim. Aynı elbiseden çok yakın bir arkadaşımda da vardı. Beni elbisemle gören ablam hemen: “Bu elbise arkadaşının üzerinde çok daha güzel duruyor, Didem, tabii vücut yapısı.” dedi. Benim moral eksilere düştü yine. Ne gerek vardı şimdi böyle bir şeye? Acaba kendisi mutsuz olduğu için mi böyle bir şey demişti? Ya da çok açıksözlü, dürüst bir karakteri olduğundan dolayı mı? Gerçi nedeni çok önemli değildi, ben içten içe yine bozuldum. Esasında o sene o kadar kilo vermeme rağmen, yine de verdiğim kilo çok belli olmuyordu; çünkü göğüslerim çok büyüktü ve sürekli üzerime bol tişört giyiyordum, olduğumdan daha kilolu durduğum kesindi. Ablam ve annem dönüş için benden bir gece öncesinden ayrıldılar. Vedalaştık, ikisi de sıkı sıkı tembih ettiler: “Aman kilolarına dikkat et ne olur, Didem!” diye, ben de söz verdim, “Kesinlikle, artık bir daha almam kiloları.” Bu, başkalarına ve kendime verdiğim kilolarımla ilgili sözlerin sadece başlangıcı oldu.

Sabah uyandığımda son bir kez daha annem ve ablamı görmek istedim. Sanki bir daha onları hiç göremeyecekmişim gibi hissettim. Hemen tramvaya atlayıp otellerine gittim; ama çoktan çıkmışlardı. İçimde bir burukluk oldu. Gözyaşları içinde okula geri döndüm ve kendime kahveyle birlikte güzel bir tatlı aldım. Okuldaki ilk dönemim başladı.

Yurtta oda arkadaşım Honduraslı tatlı bir kızdı. Adı Thelma’ydı. O da benim gibi yemeyi çok seviyordu. Gece geç vakitlere kadar ders çalıştıktan sonraki en büyük keyfimiz yukarı kattaki mutfağa çıkıp bir şeyler pişirmek ya da 24 saat açık olan yerlerden birine gidip yemekti. Hiç üşenmezdik, hatta çok da keyif alırdık. Bir de çıkmadan önce hep aynı şeyi derdik: “Bu gece de yiyelim, yarın rejime başlarız.” Hiç gelmek bilmeyen yarınlar!!!

Okulda günlerden bir gün yürürken daha sonra ev arkadaşım olacak Alisa’yla tanıştım. Benden yedi yaş büyüktü ve bir seneliğine Almanya’ya okumaya gittiğinde bir Türk’le çıkmaya başlamıştı. Okulda bir Türk olduğunu duyunca da hemen beni gelip bulmuştu.

Alisa: “Parkta birlikte yürüyüşe çıkalım mı?”
Ben: “Olur.”
Alisa: “Akşam bana yemeğe gelmek ister misin” 
Ben: “Tabii.”
Alisa:  “Kedileri sever misin?”
Ben: “Daha önce hiç denemedim.”
Alisa: “İyi, denemediğine sevindim, evimde iki kedim var da, rahatsız olur musun diye soracaktım.”

Benim aklım hemen yemeğe gitmiş olmalıydı. Hani ne bileyim Çinliler kedi, köpek falan yiyor ya, kıza ayıp olsun istemedim. Gerçi Çinli falan değildi ama. Bu konuşmayı da hatırladıkça kendi kendime gülerim. Demek o zamanlarda aklım fikrim hep yemekteymiş.

Geçenlerde annem ve ablamın ben New Orleans’tayken bana yazmış oldukları bir mektubu buldum. Annem: “Sevgili Didoş, çikolatayı gönderiyoruz afiyetle ye, sakın hepsini birden yeme……..” Arka sayfada ablamın yazdığı “Didoş, benim üstün ricalarımdan dolayı annem çikolatayı göndermeyi kabul etti. Aman hepsini birden yeme!……” Annem ve ablam beni çok iyi tanıdıklarından bana sıkı sıkı tembih etmişlerdi ama ne fayda!!! Çikolata geldiği gün bir saat içinde bitti.

Bu anlattıklarım acaba size hiç tanıdık geliyor mu? Bir şey yerken doysanız dahi tabağınızdaki her şeyi bitene kadar yemek, ya da 24 saat boyunca sürekli çok yedim az yedim şimdi yiyeceğim ama sonra hiçbirşey yemeyeceğim,  bugün yiyeyim yarın yemem? Kafamız ne kadar da bu düşüncelerle yoğun bir şekilde meşgul oluyor değil mi? Esasında ne kadar yorucu bir durum. Ruhlarımızı ne kadar yoruyoruz farkında bile değiliz. Hep mutluluğu kendi içimizde aramak yerine belirsizliklerin çözümlerinde bulmaya çalışıyoruz. Mutluluk kilo vermekle, çok beğendiğimiz bir şeyi almakla, istediğimiz tatile gitmekle gelmez. Mutluluk kendimizi sevmemiz ve kendimize değer vermemizle başlar. Diğer etkenler mutluluğumuzu sadece pekiştirir. Diğer yazılarımda bu konuya çok daha fazla değineceğim ve sizlere kitabımdan örnekler sunmaya devam edeceğim. O zamana kadar da sizden ricam gün boyunca bıkmadan usanmadan ne kadar değerli olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.  Sevgiyle kalmanız dileğiyle…