Didem Kanca Üstay'ın 13/12/2016 tarihinde milliyet.com da çıkan yazısı aşağıda yer almaktadır.
 
Diyet yapmaktan bıktınız, sürekli kilo alıp veriyorsunuz. Medyada farklı reçeteler yayınlanıyor. Kafanız çok karışıyor. Hatta çocuğunuzla ilgili anne bloggerlardan öneriler alıyorsunuz ve hayatınız daha da karmaşıklaşıyor. 
 
İşte size beslenme konusunda çok farklı bir kitap önerisi: Yarın Diyete Başlıyorum.  
 
Bu kitapta diyetle ilgili kapitalist yanlışlar tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor.  
 
“Beslenme uzmanı olarak gittiğiniz kişilerin özgeçmişine muhakkak bakıp, bu konudaki eğitimini araştırın” diyen Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nde öğretim üyesi Didem Kanca Üstay, şunları söylüyor: “Detoks uzmanlığı diye bir uzmanlık alanı yoktur. Detoks kilo vermek için yapılmaz, çok sakıncalıdır. Günümüzde birçok kişi bu konuyla ilgili iki üç tane kursa gidip kendini uzman olarak göstermekte uzmanlaşmış kişilerdir. Dikkatli olun.” 
 
Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay ile Yarın Diyete Başlıyorum kitabı ve sağlıklı beslenme konusunda konuştuk. 
 
Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Kitabımı ilk seneler önce yazmaya başladığımda beni en çok motive eden şey kilolarıyla ilgili sorun yaşayan insanlara yardım etmek ve ışık olmaktı. Kendim senelerce sürekli kilo alıp verdiğimden ve hatta kendime faydam olur diye klinik beslenme üzerine yüksek lisans yapmama rağmen hala kilo sorununu kafamda çözemediğimden bu yolda en sonunda nasıl başarılı olduğumu insanlara aktarmak istedim. Esasında her şeyin insanın kendisinde bittiğini ve dışarıda geçici çözümler aramaktan vazgeçmeleri gerektiğini anlatabilmek istedim. Ben hem bu derdi yaşayan hem de ilmini okuyan birisi olarak tüm gerçekleri okuyuculara sunmak istedim. Bu öyle bir piyasa ki herkes insanların zaafından faydalanıyor. Bugün bir gıdayı pazarlamak istiyorsanız en kolay yolu “zayıflatır” diye bir reklam yapmaktan geçiyor. 
 
Kitabın ikinci genişletilmiş baskısında ise kilo sorununun yanı sıra tamamen bebek-çocuk beslenmesinde yapılan hataları ve bunları düzletmek için neler yapılabileceğini anlatıyorum. Günümüzde maalesef birçok blogcu anne ve çocuklar için yemek tarif kitapları yazarlarının hiçbir bilimsel geçmişleri olmadıklarından, halkımıza inanılmaz sağlıksız, yanlış bilgiler ve tarifler veriyorlar. Bunun önüne nasıl geçilebilir bilemiyorum ama kitabımda elimden geldiğince örneklerle uyarmaya çalıştım. Ayrıca okul menülerine, okuldaki kantinlere, sosyal medyanın gençlerin yeme alışkanlıkları üzerindeki etkilerine kadar birçok farklı önemli konuya da değindim.  
 
Her yerde pompalanan somon balığının esasında ne kadar zararlı olduğunu çünkü Alaska dışında satılan tüm somon balıklarının çiftlik somonu olup bunun nasıl büyük bir piyasa olduğu gibi kişilerin hatta ülkemizde akademisyenlerin, doktorların, profesörlerin bile sorgulamadıkları konuları ele aldım. 
 
Benim için insan sağlığı çok önemli. Buradan şunu da çok net söyleyebilirim ki ben artık danışan almıyorum. Amacım kitap çıkarıp ardından kapımda danışanları sıraya dizmek değildir. Kitabımın şahsıma gelen tüm gelirini de ülkemizdeki ihtiyaçlı çocukların eğitimi için kullanıyorum. Ayrıca ülke çapında üniversite ve okullara ücretsiz sağlıklı beslenme üzerine konferanslara gidiyorum.  Rahmetli Türkan Saylan’ın dediği gibi “Her eğitimli kadının bu Cumhuriyete borcu vardır” Ben de eğitimli bir kadın olarak bu ülkeye olan borcumu ödemeye çalışıyorum.  
 
Bu kitapta diyetle ilgili kapitalist yanlışlar tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor çünkü benim para kazanmak gibi şükürler olsun bir amacım yok. Eğer bizim gibi paraya ihtiyacı olmayan eğitimli insanlar da para ve şöhretin peşine düşerlerse ülkemizin geldiği şu noktada iyice çıkmaza gireriz. 
 
Hayatınızdan dersler çıkararak doğru beslenme ile ilgili çok güzel bilgiler vermişsiniz. Beslenme konusunda özellikle neler önerirsiniz?
İlk olarak annelerin bebeklikten itibaren çocuklarına doğru beslenme alışkanlıklarını kazandırmalarını,  tadına vararak farkındalıkla yemeyi öğretmeli çünkü çoğumuz konuşurken, televizyon ya da bilgisayar karşısında ne yediğimizin bile farkında olmuyoruz. Durum böyle olunca hep daha fazla yeme eylemi içerisindeyiz çünkü aradığımız tadı sürekli bulmaya çalışıyoruz. Oysa o anda konsantre olup yesek hiç böyle hissetmeyeceğiz. 
 
Acıktığımızda yiyip doyduğumuzda yemeyi bırakabilmeliyiz. Eğer bunu bebeklikten itibaren aşılayabilirsek sıkıntı yok ama bebeklikten itibaren oyuncaklarla, oyunlarla, ekran karşısında, peşinden koşarak fark ettirmeden yemek yedirirsek çocuk bunu tüm yaşamı boyunca taşıyacaktır. Açlık ve tokluk hissi en temel içgüdülerimizden birisidir. Bununla doğmamıza rağmen dış etkenlerle zamanla bu öldürülmektedir. Eğer bebeklikte hatalar yapılmış ve bu hislerinizi kaybetmişseniz tekrardan kazanmanız gerekir. Yoksa tüm diyetler gelip geçici olacaktır.
 
Herkes çok farklıdır; vücutlarımız, zihinlerimiz ve en önemlisi de ruhlarımız. Sakın “Başkalarının yapabildiği diyetleri ben neden yapamıyorum?” diyerek kendinizi suçlamayın.
 
Anlıyorum, etrafınızdaki herkes vücudunuzla ve görünüşünüzle ilgili size pozitif olmanızı söylüyor ve siz de “Bu o kadar kolay değil” diyorsunuz. Çok haklısınız; insan aynaya baktığında kendisini “iğrenç” görürken nasıl “Çok güzelim” diyebilir ki? Kendinize yalan söylemeyin, ama en azından negatif kelimeler kullanmayın. Şöyle düşünelim, ben sizi yolda gördüm ve dedim ki, “Ayy ne kadar iğrenç gözüküyorsun, acayip kilo almışsın, her tarafından yağ fışkırıyor, halin felaket!” Ne yapardınız? Hemen defansa geçer, ya bana karşı negatif bir şeyler söylerdiniz ya da benimle konuşmazdınız. Ama aynısını siz kendinize yapıyorsunuz ve ruhunuzun size iyi davranmasını bekliyorsunuz. Hayır! Mümkün değil. Kendinize inanmadığınız halde güzel sözler söyleyin demiyorum, ama negatif kelimeler de kullanmayın. 
 
Kendinizi dinlemeyi öğrenin. Acıktığınızda yiyin. Bırakın artık medyada sürekli söylenen 6 öğün, 8 öğün, 10 öğün tavsiyelerini. Siz ne zaman acıkıyorsunuz, ne kadarla doyuyorsunuz ona kulak verin. Dünyanın en sağlıklı ve uzun yaşayan toplumlarından biri Japonlar ve günde sadece üç öğün yiyorlar. Başkalarını dinlemek yerine artık kendinizi dinlemenin zamanı geldi.
 
Kendinize yasaklar, kurallar koymayın, çünkü kurallar çiğnenmek, yasaklar kırılmak içindir. Yasak koyduğunuz her şey size çok daha cazip gelecektir. Kendi kendinize tekrarlayın: “Eğer canım çok isterse, tadına vararak istediğim şeyden yiyebilirim.” 
 
Eğer sürekli tatlı yemek istiyorsanız, hayatınızda ne gibi bir tat eksik, onu bulun ve hayatınızı onunla tatlandırın.
 
Basit karbonhidratlarla meyve, kuru meyve, şeker ve türevi gıdalarla beraber mutlaka protein ağırlıklı gıdalar tüketin mesela badem, ceviz, yoğurt, süt gibi.  Kan şekeriniz daha stabil olacaktır ve hemen acıkmayacaksınız. Tek başına elma yediğinizde, yarım saat sonra karnınız guruldamaya başlar. Tabii yine kendinizi dinleyin, çünkü bana gelip de “Bir elma yedikten sonra çok tıkanıyorumm, saatlerce acıkmıyorum” diyen danışanlarım da oldu.
 
Her daim beden-ruh-zihin üçlüsünün önemini hatırlayın. Üçünü hep beraber ele almanız gerekiyor.
 
Sakın belli kan tahlillerinizi yaptırmadan ezbere bir beslenme programına başlamayın. Özellikle tiroid hormonlarımız vücudumuzun ana şalteridir. Eğer tiroitlerde sorun varsa metabolizma ciddi bir şekilde etkilenecek ve kilo alıp vermenizde büyük sıkıntılar yaratacaktır. Tüm bunların yanı sıra, tabii ki birçok farklı verilere de bakmak gerekir. Bu konuda da sizi en iyi doktorunuz veya beslenme uzmanınız yönlendirebilir. 
 
Eğer kan tahlillerinizin sonucunda belli veriler standartların dışında yer alıyorsa, muhakkak konusunda uzman bir doktora danışmalısınız.
 
Bizlerin yani beslenme uzmanlarının ilaç tavsiye etme, ilaca yönlendirme gibi yetkileri kesinlikle yoktur. Eğer bir beslenme uzmanı size ilaç yazıyorsa veya aldırtıyorsa, hemen ofisinden çıkın derim. Doğru olanı, sizi doktora yönlendirmesi olacaktır. 
 
Delicesine aç bir halde ne süpermarkete gidin ne de dışarıda yemeğe... İster istemez çok şey satın alırsınız ya da yersiniz, çünkü gözünüz dönmüştür.
 
Benim geçmişte yaptığım hatayı yapıp kilonuzu kapatmak için siyahlara bürünmeyin. Hayatınıza renk katmaya kıyafetlerinizden başlayın. Siyahın kilonuzu kapadığını düşünüyorsanız, kapanan tek şey ruhunuzdur.
 
Ruhunuzu doyurursanız daha az açlık çekersiniz. Eğer fiziksel olarak yeterli gıda aldığınız halde sürekli acıkıyorsanız, demek ki ruhunuzu bir noktada aç bırakmışsınız. Ruhunuza ne iyi geliyorsa onu yapın. Ben müzik dinleyip dans etmeye, ablalarımla sohbet etmeye bayılıyorum. İnsanın üç ablası olunca muhakkak birini telefonda yakalayabiliyor. 
 
Spor yapın. Ama kilo vermek için değil, hakikaten ruhunuza ve bedeninize iyi geleceği için yapın. Her spordan sonra, spor yapabildiğiniz için şükredin. Ne büyük bir hikmettir ki spor yapacak enerjiye sahipsiniz. 
 
Çocuklarınızı sakın yemekle ödüllendirmeyin. “Yüksek not alırsan sana çikolatalı pasta alacağım”, “Uslu durursan şeker vereceğim” gibi sözlerle çocuklarınızda yemekle aralarında duygusal bir bağ oluşturmayın. 
 
En son yediğiniz yemekle yatmanız arasında en az 3 saat olmasına özen gösterin.
Zamanla kendinizi daha çok sevin ve kendinize değer verin. Kendinize verdiğiniz değer kadar değerlisiniz bu hayatta...
 
“Kiloluyum” diye kendinizi eve kapatıp daha az sosyalleşmeyin. Bu sadece bir kısırdöngü yaratır. Kilo aldıkça daha çok eve kapanırsınız. Evde kaldıkça daha çok yersiniz. Dışarı çıkın ve hayatı doya doya yaşayın.
 
Benim ne dediğimin çok da bir önemi yok. Size hayatta ne iyi hissettiriyorsa onu yapın ve mutlu olun.  Kimse siz değil ve siz olamaz. Mevlana’ya sormuşlar: “Aşk nedir?” diye, “Ben ol ki bilesin!” demiş. Artık kendinizi dinlemenin vakti geldi de geçiyor bile...
 
Günümüzde bu alanda eğitimi olmayan kişiler de beslenme uzmanı gibi konuşmalar yapıp eğitimler veriyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu benim kanayan yaram! Kişileri mümkün mertebe uyarmaya çalışıyorum. Ama en önemlisi bu kişileri kurumlarına çağıranların dikkat etmeleridir. Mesela okullarda özellikle anaokullarına blogcu anneler ya da çocuk yemek kitabı yazarları eğitimler için çağırılıyor. Peki bu okullar hiç mi bu kişilerin özgeçmişlerine bakmazlar diyeceğim ama ben, bir bebek-çocuk dergisini uyardığımda bana verdiği cevap şöyle olmuştur: “Bu kişinin kitabının ikinci baskısı çıkacak.”
 
İstersen 10. baskısı çıksın. Bu bir gösterge değildir. Kişiler ilk baskıda 500 adet basıp kendisi satın alıp sonra hemen ikinci baskıya da geçebilir. Kapitalist dünyada paranız varsa her şeyi farklı gösterebilirsiniz. 
 
Bu işlerin içinde olduğumdan gerçek yüzünü çok daha iyi görme fırsatını elde ettim. Parayı verirseniz “en çok satanlar” listesine daha kitabınızın çıktığı ilk günden girebilirsiniz. Bundan dolayı okuyucuların, bu tarz kişileri firmalarına, okullarına çağıranların çok detaylı araştırma yapmaları gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuyla ilgili harekete geçmediğinden kişilerin çok duyarlı olmaları şart. 
 
Detoks ve sürekli moda olan diyetler konusunda ne düşünüyorsunuz? İnsanlar bu tip önerileri görünce ne yapsınlar?
Detoksu, çok hatalı ve yanlış buluyorum. Eğer kişiler detoks yapacaklarsa bunu muhakkak yatılı bir merkezde uzman doktorlar ve diyetisyenler eşliğinde yapmalıdırlar. Detoks uzmanlığı diye bir alan yoktur. Birçok detoks kitabı da uzman olmayan kişiler tarafından tamamen yabancı basının kopyası olarak çıkarılmaktadır. 10 sene Amerika’da okumuş ve yaşamış birisi olarak bunu kolaylıkla ve kendimden çok emin bir şekilde söyleyebilirim. Detoks sizi ölüme kadar götürebilir. İşin şakası yoktur. 
 
Geçenlerde piyasada bu alanda çok meşhur birisi ki filoloji mezunu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim Instagram hesabından kendisine, “kereviz sapı suyunu içmek istemediğini” yazıldığında, “salatalık suyu iç o zaman” diye yazmış. Pardon ama kış ortasında “salatalık” yemek bile tüm detoks konseptini bozmuyor mu? Bu kişiler dediğim gibi ezbere konuşuyor, yabancı basından kopya çekiyorlar ve genelde eşlerinin ya da ailelerinin durumları iyi olduğundan çok iyi bir tanıtım firmasıyla anlaşıp inanılmaz bir reklam yapıyorlar. İnsanların gözleri boyanıyor. 
 
Ama işin acı kısmı ne biliyor musunuz? Bu detoks zırvalığına inananların hemen hemen hepsi de üniversite mezunu okumuş insanlar! Ben hep şu konuda uyarıyorum: Sağlıkla ilgili bir kitap alıyorsanız ya da kişileri takip ediyorsanız muhakkak özgeçmişlerini okuyunuz. Ve sakın “yurtdışında çeşitli eğitimler aldı” sözüne kanmayınız. Yurtdışında hangi tarihler arasında kimlerden ne eğitimleri almış, nerelerde çalışmışlar gibi detaylı bilgileri vermeleri gerekmektedir. Maalesef sorgulayan bir toplum değiliz. 
 
Protein Ağırlıklı Diyetler Dikkat 
Protein ağırlıklı diyetler konusunda, herkesin bünyesi çok farklıdır. O zaman tüm Uzak Doğu pirinç tüketiyor. Onlar çok mu sağlıksızlar? Bu tarz hurafelerden uzak durun. İnsan en iyi kendi vücudunu bilir. Kimse sizin vücudunuzun isteklerini sizden daha iyi bilemez. Ayrıca protein ağırlıklı diyetlerde birçok insanın bağırsak tembelliği sorunu yaşayıp hemoroit ve benzeri rahatsızlıklarla karşı karşıya kaldığına tanık oldum. Her şey kararında sağlıklıdır.
 
Probiyotikle Zayıflayın Tamamen Yalan
Probiyotikle zayıflayın ise, tamamen yalan! O zaman herkes günde bir probiyotik hapı alır ve incecik olurdu. 
 
Kinoa sütüyle zayıflayın, şaka mı? Zayıflatan hiçbir yiyecek yoktur bu dünyada. Olsaydı herkes onu yer ve incecik olurdu. 
 
Chia tohumuyla zayıflayın. Evet bu dünya yaratılırken sadece Güney ve Orta Amerika ülkeleri sevildi ve o insanlara en sağlıklı yemekler gönderildi ve neden o ülkelerde de obezite görülüyor o zaman?
 
Çocuklarınız için özel tarifler konusunda ise, çocuklar için evde ayrı yemek pişmez. Tabii ki eğer otizmli, Down sendromlu ya da farklı rahatsızlığı olan çocuklarınız varsa istisna durumlardır. Onun dışında “iştahsız çocuk sendromu” bizim Türk annelerinin yarattığı bir sendromdur. İleride çocuklarda yeme bozukluğuna yol açacaktır. Bu tarz çocuklar için özel menülerden koşarak uzaklaşın.
 
Sizce yeme sorunlarının arkasındaki temel neden ne?
Bebeklikten itibaren başlayarak yemek konusunda çocukları yanlış yönlendirmek ve ebeveynler olarak çocuklara iyi örnek olmamak. Çocuk söyleneni değil gördüğünü yapar. 
 
Bazen çok gülüyorum, mesela yemeyen çocuklar için özel tarifler hazırlayan kendini şef olarak ilan eden bir “anne”nin hem kendisi hem de eşi kilolu ve hiç spor yapmazken çocuklara sağlıklı tarifler sunduğunu söylüyor. Bu kişiyi takip eden insanlar da hiç mi sorgulamazlar: Bu kadın önce kendisi sağlıklı olmalı kocasıyla diye.
 
İnanın bana ileride kendi çocukları da bu anne ve baba gibi olacaktır çok büyük ihtimal. Siz çocuğunuza sağlıklı yemekler hazırlarken kendiniz nasıl yiyip bu hale geliyorsunuz o zaman?
 
Yeme sorunlarının arkasındaki temel neden anne ve babadır. Tüm bilimsel araştırmalar da bu yöndedir. Benim yarattığım bir kavram değildir. Evrensel bir gerçektir.
 
Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sizin gibi mesleğine değer verip araştıran insanlar çok az artık. Genelde ne prim yapacaksa onu haber yapıyorlar. Mesela son zamanlarda sürekli mide ufaltma ameliyatlarının yani Bariyatrik cerrahi ne kadar başarılı olduğunu haber yapıyorlar. Bir ameliyatın reklamı olur mu? Bu kadar çok haberi olur mu? İnsanları bariz ameliyata teşvik etmektir bu. 
 
Sürekli sağlık haberlerinde “somon yiyin, kinoayla zayıflayın, omega 3 alın...” gibi kapitalist yaklaşımlar var. Hiçbir gıda bir diğerinden üstün olmadığı gibi gıdaların reklamları olmamalıdır. Genelde sağlık haberleri reklam üzerine kuruludur. 
 
Ben sağlık haberlerinde, haberi kim yazmış, hangi verilere dayanıyor, bilimsel kaynağı var mı, sürekli bir şeyin reklamı yapılıyor mu gibi konulara özellikle dikkat ediyorum. 
 
Sağlık iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Önce “İnsan sağlığı” ele alınmalıdır. Kapitalist yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Kişilere hakikaten onların sağlığını düşündüğünüzü hissettirmenizdir.
 
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 
Tüm etiketlerimden önce insan sağlığını her şeyden önde tutan duyarlı bir bireyim. 
 
1998 senesinde Georgetown Üniversitesi’ni bitirdikten sonra dört yıllık Tıp bölümünün derslerini tamamladım. Ardından beslenme alt derslerini alarak New York Üniversitesi’nde Klinik Beslenme üzerine yüksek lisansımı bitirdim. 
 
Amerika’da sadece bölümden mezun olmak diyetisyen olmanıza yetmiyor. İlk olarak bir hastanenin programına kabul edilmeniz şart. Sonra bu hastanede bir sene boyunca çeşitli bölümlerde çalışıp başarıyla tamamladığınıza dair belge alıyorsunuz. Bu belgeyi aldıktan sonra tüm Amerika çapında verilen diyetisyenlik sınavına girme hakkını kazandım. Sınavı da başarıyla geçince hem Amerika’da hem de dünyada diyetisyenlik yapabilme hakkım doğdu. Bir de bu lisansı elimde tutabilmek için her 5 sene boyunca en az 75 saatlik kendi alanımla ilgili kongre ya da konferanslara katılmam gerekiyor. Şu an 2019’a kadar lisansım geçerli. Yani buradaki gibi okuldan mezun oldunuz, ondan sonra kendinizi geliştirmeseniz de olur lüksünüz yok. Bundan dolayı 2004’te belgemi aldığımdan beri sürekli yurtiçi ve yurtdışı gündemi takip ediyorum. 
 
10 senelik Amerika’daki öğretim ve çalışma hayatımdan sonra Türkiye’ye döndüm. İstanbul’da SAYASA – Sağlıklı Yaşama Sanatı adlı bir merkez kurdum. Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdürüyor ve kurumsal firmalarda ve üniversitelerde beslenme üzerine konferanslar vermeye devam ediyorum.
 
Öğrenmenin yaşı yoktur deyip, bireylerin ve toplumların gelişmelerinde en önemli faktörün eğitim ve öğretim olduğuna inandığımdan 2003 yılından bu yana çok sayıda uluslararası kongreye ve eğitime katıldım. Dünya çapında birçok beslenme ve detoks merkezini ziyaret ederek farklı beslenme tipleri üzerine araştırmalarda bulundum. Yurtdışında gittiğim çeşitli sağlık kongreleri, zayıflama ve detoks merkezlerindeki izlenimlerimi kendi kurduğum diyetnedir.com adlı internet sitesinden geniş kitlelere duyurmaktayım. 
 
 
  • Henüz hiç yorum yok
Yorum yapın