obezite

  • 11. Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansı

    En son Kopenhag'da 3 sene önce gittiğim Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansına (Nordic Nutrition Conference) bu sene Helsinki'de katıldım. Konferanstan öğrendiklerimi özet halinde kısaca sizlere bildirmek istiyorum. Ama ilk olarak benim için en can alıcı yerinden başlamak istiyorum. Bu yazıyı özellikle ufak çocukları olanların okumalarını tavsiye ediyorum.

    Konferansın son günü beslenme bozuklukları üzerine olan 200 kişilik yatılı bir merkeze gittik. Sadece  hastaların dördü erkek, diğerleri hep kadındı. Genelde kadınlarda yeme bozuklukları daha sık görülüyormuş. Malum erkekler görüntüleriyle ilgili daha az takıntılı oluyorlar. En azından benim ve Finlandiyalıların gözlemlediği kadarıyla böyle Smile

    Bu merkezin açılma sebebi, hastanelerin bu tip hastaları iyileştirmede yetersiz kalmalarındandır. Özellikle anoreksik olanlar hiçbir şekilde tam anlamıyla psikolojik olarak iyileşemediklerinden, hastanede kendilerine damar yolundan verilen besinler sadece kilo almalarına yarıyor, ama zihinlerini değiştirmelerinde yardımcı olamıyor. Wikipedia'da anoreksiya nervoza rahatsızlığı için şöyle bir açıklama yapılmaktadır: 'Özellikle genç kadınlarda görülebilen, yemek yememek, çok az uyumak, buna rağmen çok aktif olmakla beliren psikolojik bozukluk.'

    Hastalar, merkezde iyileşebilmek için ortalama üç sene kalıyorlar. İlk bir sene dışarı çıkma izinleri yok denecek kadar az oluyor, çünkü dış dünyaya açıldıklarında eğer tam anlamıyla kendilerini hazır hissetmezlerse hastalıkları başladıkları noktalara geri dönebiliyor. Bu hastalığın tam anlamıyla nasıl olduğunu, ilerlediğini ve kişide ne gibi hasarlar bıraktığını anlayabilmemiz için 10'ar kişilik gruplara ayrıldık. Her grup için iki tane anoreksik olan kişi bizlerle hastalıklarını, neler yaşadıklarını ve hissettiklerini paylaştılar. İşte o anda bugüne kadar hep kilo sorunu olan kişilerle ilgilenen ve o tarz yerlerde çalışan ben, ilk defa gerçek hayatta anoreksik bir kişinin ağzından birebir neler yaşadığını duyuyordum. Adı Martta'ydı. O konuştukça benim gözlerim doldu. Nasıl yani? Nasıl olabilir böyle bir şey? dedim.

    Martta beş yaşındayken doktora gidiyor. Doktor, annesine dönüp 'Kızınızın biraz kilo vermesi gerek' diyor. Kötü niyet yok tabii, kim der ki doktor böyle dedi diye bir çocuk anoreksik olacak? Ama Martta çok hassas bir çocuk. O andan itibaren hep aynanın önüne geçip karnına bakıyor: 'Karnım çok büyük, ufalmalı' diyor kendi kendine. Daha sadece beş yaşında! Sonra normal yediğinden az yemeye başlıyor kendince. 8 yaşındayken ailecek bir tatile gidiyorlar. Eve döndüklerinde Martta'yı tartıya çıkarıyorlar. Martta tatilde iki kilo almış. O akşam ailesi pizza yerken o sadece havuç yiyor. Sonra Martta kendine söz veriyor: 'Ben artık hiç çikolata, dondurma gibi tatlıları tüketmeyeceğim.' Eve bu tip gıdalar alınırsa kıyameti koparıyor. 8 yaşından itibaren bir daha hayatında ağzına bunları koymuyor. Ailesi ilk seviniyor: 'Ne güzel, dikkat ediyor' diye. Nereden bilebilirdiler ki Martta anoreksik olma yolunda?

    Okulda ve diğer aktivitelerde çok başarılı olan Martta tam bir mükemmelliyetçiydi. Her şey ama her şey vücudu dahil olmak üzere mükemmel, kusursuz olmalıydı. Gittikçe daha da az yemeye başlıyor Martta. Sonra yatmak dışında oturamaz oluyor. Televizyonu ayakta izliyor, kitaplarını ayakta okuyor, çünkü oturursa pişmanlık duyuyor. Hareketsiz kalmak ona kilo aldırıyor diyor içindeki anoreksik Martta. Yedikleri o kadar azalıyor ki 10 yaşında hastaneye yatıyor. Orada zorla besliyorlar ama çıkınca yine yememeye başlıyor. En son tekrar hastaneye yattığında 15 yaşında. Boğazından boru geçirerek beslemeye başlıyorlar. Borular boğazını o kadar acıtıyor ki, borulardan kurtulmak için zorla yemek yemeyi kabul ediyor. Hastaneden çıkar çıkmaz tekrar yemeyi kesiyor. Günde 20 kez 30 kez tartılmaya başlıyor. En sonunda 16 yaşında okuldan ayrılıp bu merkeze gelip yatıyor, çünkü kim ne derse desin o kendini hep ŞİŞMANgörüyor.

    Martta içinde iki kişilik olduğunu söylüyor. Ona hiçbir şey yememesi gerektiğini söyleyen 'anoreksik Martta' ve onunla savaş veren, esasında yemenin çok normal olduğunu söyleyen Martta. 24 saat bu çatışmanın ne kadar yorucu olduğunu, bir kere içinize bu anoreksik Martta girdi mi çıkmasının ne kadar zor olduğunu söylüyor. Birisi ona saçın çok güzel olmuş dediğinde ya da başka bir komplimanda bulunduğunda, anoreksik Martta diyor ki: 'Hımmm, demek kilo aldım, onu söylememek için böyle söylüyorlar.' 'Anoreksik Martta'nın' her söylenene bir cevabı ve yememesi için hep nedenleri var.

    Bu merkezde hastalar tartıya çıktıklarında kaç kilo olduklarını sadece hemşireler görüyor, çünkü tartı onlar için bir kabus. Martta, üç ay sonra ilk defa ailesini ziyarete eve gittiğinde tartıyı arıyor ama bulamıyor. Aile bu sefer hazırlıklı, tartıyı saklıyorlar. Martta sadece merkezde yapılan yemeklere güveniyor. Dışarıda başka hiçbir yerde yemek istemiyor. Aile, merkezden liste alıyor ve yemekler ona göre yapılıyor. Martta tatilden sonra merkeze geri dönüyor. Daha henüz okula dönmeye ve dışarıdaki hayata hazır olmadığını görüyor. 'Bu öyle bir hastalık ki her yere her an taşıyorsunuz ve bir kere içinize girdi mi çıkması imkansız oluyor.' diyor.

    Merkez yetkilisine soruyorum: 'Ortalama ne kadar süre kalıyor gelen hastalar?' Cevabı üç sene kadar oluyor ve merkezden ayrıldıktan sonra hastaların takiplerinin zor olduğundan, iyileştirme başarılarının ne kadar yüksek olduğunu bilmiyor. Hastaların çıkarken iyi hissetiklerini, belirli bir kiloya eriştiklerini ve bayanlarda regli durumunun düzene girdiğini belirtiyor. Fakat anoreksiyanın en ufacık bir sözle, yaşanan olayla tekrar harekete geçebileceğini sözlerine ekliyor. Genelde anoreksik olan kişilerin çok hassas, kırılgan ve mükemmelliyetçi bir yanları olduğunu söylüyor. Onların iyileşmesinde, merkezde psikiyatrist, hemşire, beslenme ve spor uzmanlarının uyumlu bir ekip oluşturması çok önemli rol oynuyor. Eğer etrafınızda anoreksik bir kişi tanıyorsanız, lütfen sadece hastaneye yatırmakla yetinmeyin. Onun iyi bir psikiyatriste, iyi bir beslenme uzmanına ve aynı zamanda da çok iyi bir spor eğitmenine ihityacı olduğunu muhakkak göz önünde tutun.

    Martta'yla resim çektirmeye çekiniyorum. Onu rahatsız etmekten korkuyorum. Ama hayatında ilk defa böyle bir konuşma yapacağını söylediği anneannesi ondan bir grup resmi istiyor. Onun kamerasında resim çekiliyor. Rica ediyorum: 'Martta resimi bana e-mail atar mısın?' diye soruyorum. O da 'Evet' diyor. Gelmez diye beklemediğim resim geliyor. Yazının sonunda bana atmış olduğu maili resmimizi görebilirsiniz. (Benim yanımda inci kolyeli olan kişi Martta) Oradan ayrılmadan bana 'Lütfen başkalarına bu konuyla ilgili yardımda bulun. Bu çok zor bir hastalık' diyor. Hep obezite ile ilgilenen 'ben' için yeni bir ufuk, yeni bir kapı aralanıyor. İşte bu andan sonra 'İyi ki gelmişim bu konferansa' diyorum. Sadece bu konuşma nelere bedeldi benim için...

    Konferansta başka neler konuşuldu?

    • Dietia (Diyet) kelimesinin Yunan orijinli olduğu ve yaşam tarzı anlamına geldiği. Yani diyete kısa dönemli bakmak yerine kelimenin hakkını vererek onu yaşam tarzı haline getirmemiz gerektiği.
    • Tabaklarımızda sadece yemek yemediğimizi, aynı zamanda birçok duygularımızı da yediğimizi.
    • 1797 yılında Dr. John Rollo'nun 2 diyabet hastasını düşük karbonhidratlı diyetle iyileştirdiği.
    • 1863 senesinde William Banting halka yaptığı duyurusunda kiloyu kontrol etmek için ekmek, tereyağı, patates, süt, şeker ve biradan vazgeçmeleri gerektiğini belirtmesi. Bu verilerden yola çıkarak esasında 'diyet'in yüzyıllardır bizimle olduğu Sealed
    • En iyi kilo verme yolunun yüksek protein ve düşük glisemik indeksli yiyeceklerin beraber tüketildiği bir diyet izlenerek gerçekleştiği ve başlı başına düşük indeksli gıdaların hiçbir şey ifade etmediklerini. Fakat sonuçta tüm dışarıda önerilen atkins diyeti, isveç diyeti, ducan diyeti vs diyetlerin esasında ortak yönünün toplam günlük alınan kaloriyi düşürmekten geçtiği, yani hiçbirinin mucizevi bir durum yaratmadığı. Yüksek proteinli gıdalar daha tok tuttuğu için bu tip bir diyeti takip etmenin daha kolay olduğundan insanların bu tarz diyetlere yöneldiği. 
    • Ortalama yaşın 90 olduğu 200 kişilik bir huzur evinde Finlandiya'da yapılan klinik araştırmaya göre: 1. Yaşlılarda fiziksel aktivitenin artırılması 2. 60 yaşından itibaren herkesin günlük 20 mikrogram D vitamini alması  3. Ayda bir kilo kontrolü yapılmasının şart olduğu 4. Özellikle protein alımına dikkat edilmesi 5. Lif, vitamin ve mineraller için kan tahlili alınıp aralıklı zamanlarda kontrol edilmesi 6. Farklı yaş gruplarının farklı beslenme ihtiyaçları olduğunun göz önünde tutulması 7. Yaşlılıkta kadınlarda erkeklere oranla yüzde 30 daha fazla kas kaybının meydana geldiği, bundan dolayı bilhassa kadınların kas ağırlıklı spor yapmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.
    • Diyetlerde fosfor tüketimi çoğalırken kalsiyumun azaldığının gözlemlendiği ve bunun da kemiklere zarar verdiği.
    • Katkı maddesi olarak fosfat birçok gıdada kullanıldığından farkında olmadan fosfor oranının kalsiyuma göre yüksek kaldığı; bundan dolayı fosfat içeren gıdalardan uzak kalmamızın faydalı olacağını.
    • Yüksek fosfatın böbreklerde hasara yol açtığını ve hiperparatiroid rahatsızlığı oluşabileceğini, aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları riskini yükselttiğini.
    • 1985'te dünyada sadece 30 milyon diyabetli varken 2010'da bu sayının 285 milyona yükseldiğini ve bu hızla giderse 2030'ta bu sayının 438 milyonu bulacağını. 
    • İkinci tip diyabet için risk faktörleri: 1. karın bölgesinini kilolu olması 2. Hareketsizlik 3. Yağ ve doymuş yağ oranının yüksek olduğu bir diyet 4. Düşük lifli gıdaların tüketilmesi 5. Az kilolu ve ufak doğan çocuklar 6. Genetik faktörler
    • Her ne kadar genetik faktörler ikinci tip diyabetin oluşmasında risk faktörü oluşmasında risk faktörü yaratsa da, eğer yaşam ve beslenme tarzında doğru bir şekilde farklılık yaratılırsa bu riskin yüzde yüz önüne geçilebilinmesi. LÜTFEN GENLERİMİZİN ARKASINA SAKLANMAYALIM!!!
    • İkinci tip diyabet olanlar neler yapmalılar: 1. Toplam kiloda en az yüzde 7'lik bir düşüş sağlanmalı 2. Haftada en az 150 dakikalık spor yapılmalı 3. Toplam yağ oranı günlük kalorinin yüzde 25'ini geçmemeli 4. Kaloride kısıtlanmaya gidilmeli 5. Tek kişilik danışmanlık alınmalı 6. Sebze ve az miktarda meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni takip edilmeli 7. Yüksek lifli gıdalar tüketilmeli 8. Şeker ve beyaz unlu gıdalar ciddi oranda diyetten çıkarılmalı
    • Sigara içen annelerin çocuklarında daha fazla alerjinin gözlenmesi
    • Yapılan klinik bir çalışmada frenk üzümü çekirdeği yağının hamilelik ve emzirme sırasında kullanıldığında çocuklarda yüzde 30 daha az alerji görülmesi ama bu konuyla ilgili çalışmaların henüz yetersiz kalması.
    • 20 seneden beri kedi-köpek ve bu tip hayvanların olduğu ortamların alerjiye yol açtığı ve özellikle hamilelik esnasında bu tarz yerlerden uzakta kalınması gerektiği belirtilirken, şimdi tam tersinin kanıtlandığı klinik çalışmaların ortaya çıktığı. 
    • Hamilelikte D ve E vitaminlerinin az olmasının alerji riskini yükselttiği.
    • Çölyak hastalığının kısırlığa yol açabileceği.
    • Çölyak hastalarının yulafı tolere edebildikleri.
    • Glütene duyarlılığın, henüz kan yoluyla yapılan gıda intolerans testlerinde kanıtlanamadığını. Bunun için muhakkak ince bağırsaklardan parça alınıp biyopsi yapılması gerektiği. En azından şu an için insanların gıda intolerans testlerine körü körüne inanmamaları gerektiği.
    • Vücut kitle indeksi normal değerlerin (BMI) toplumlara göre değiştiği. Japonlar'ın BMI oranı 21'den az olduklarında kendilerini çok daha iyi hissettikleri. Bundan dolayı genelleme yapmamak gerektiği.
    • Obezite = yiyecek + çevre + davranış/tutum + genler
    • Protein tüketildiği zaman GLP-1 adlı tokluk hormonunun üretildiği ve bundan dolayı daha tok hissedildiği.
    • Karbonhidrat tüketildiği zaman ghrelin adlı açlık hormonunun bastırıldığı, fakat protein yenilene kadar tokluk hissinin tam anlamıyla gelmediği.
    • 2030 senesinde yemek yerine daha fazla yiyecek hapları yapılmasının planlandığı.
    • Hatta yiyecek haplarını basan bir yazıcı olabileceğini, kişi o gün fasulye yemek istiyorsa, o tuşa basıp onun hapını çıkartabileceği. (Aman Allahım oysa yemek yemek ne kadar büyük bir keyif. Böyle birşeyi zaten olsa olsa sadece İskandinav ülkeleri düşünebilir Sealed)
    • Eskiden Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin konferanslarında aşırı kilolu diyetisyenler olurdu, ama artık İskandinav ülkelerinde de aynı noktaya gelindiğini çok üzülerek belirtmek istiyorum.
    • Konferansın son iki gününde benimle olan ablam Nesrin'in protein ağırlıklı ve düşük glisemik indeksli beslenmeyle son iki ayda 8 kilo vermiş olmasının esasında mucize olmadığını artık kanıtlandığını ve doğru yolda olduğunu konuştuk (tabii düşük kalorili bir beslenme programı takip etmesinin de!)
  • 25 Kilo Vermenin Dayanılmaz Hafifliği

    Bu yazımda sizlerle Nisan 2008-Kasım 2008 arası 87.6 kilodan 63 kiloya düşmüş olan 32 yaşında bir bayanla yapmış olduğum röportajı paylaşmak istiyorum. Kilolarınızdan şikayetçi olduğunuz halde umutsuzluğa kapılıp “artık nasıl olsa veremem” diyenlerdenseniz umarım bu yazı size bir ışık tutar ve yeni bir başlangıç için ilk adımı atarsınız.

    D.K.Ü- Çocukken kilolu muydunuz?

    A.E- 4.5 kilo doğmuşum. Hatta annem övünerek anlatır, der ki “Doğduğunda kızım çok tatlıydın. Her yerin boğum boğum boğum boğumdu….” Ama boğum boğumdu demez belki en az 5-6 kere boğum boğum lafını tekrar ederdi.

    D.K.Ü- Peki bebeklik devresinden sonra fazla kilolarınız üzerinizde kalmış mı?

    A.E- Hayır, çocuklukta hiçbir kilo sıkıntım olmadı. Bilakis zayıf bir çocuktum. İlkokul 5. sınıfa kadar yüzmeye gittim. 5. sınıfta ortaokul giriş sınavlarına hazırlanmak için sporu bıraktım. Bırakmayla birlikte o sene çok kilo aldım. Ama ortaokula başladıktan sonra boyum uzayınca aldığım kilolar da boya gitti ve liseyi bitirene kadar hep 55-57 kilo arasındaydım.

    D.K.Ü- Peki yetişkin olarak kilo sorununuz ne zaman başladı?

    A.E-  Üniversiteye başladıktan sonra. Mimarlık bölümünü kazanınca okul için hazırlamam gereken projeler üzerinde geceler boyunca sabahladığm olurdu. Bu esnada elime ne geçerse ya da önüme ne konulursa yemeye başladım. Ama kendimle barışık olduğumdan yavaş yavaş almaya başladığım kilolar beni hiç rahatsız etmiyordu.

    D.K.Ü- Üniversite bittiğinde kaç kiloydunuz?

    A.E- 65 kiloyla bitirdim. 65 kiloda da aşırı kilolu durmadığımdan herhangi bir rahatsızlık duymuyordum. Fakat okul bitip çalışma hayatına girince daha çok masa hayatım olmaya başladı. Okulda sadece geceleri projeler üzerinde çalışırken bu sefer hem gece hem de gündüzleri yoğun bir şekilde çalışmaya başladım. İş hayatındaki tempo okul hayatına göre çok daha yoğundu.

    D.K.Ü- Peki eşinizle tanıştığınızda kaç kiloydunuz?

    A.E- 70 kiloydum.

    D.KÜ- Eşiniz hiç kilonuzdan rahatsızlık duydu mu?

    A.E- Hiçbir zaman kilomla ilgili en ufak bir yorumda bulunmadı. 80’li kilolara çıktığımda dahi hiçbirşey söylemedi. Bizim hakikaten ruhlarımız uyuştuğu için kilo aramızda bir engel teşkil etmedi. Hatta şimdi bile 25 kilo verdiğim halde hiçbir zaman “ne iyi oldu, iyi ki verdin” gibi yorumlarda bulunmuyor. Sadece beni daha mutlu gördüğü için benim adıma seviniyor.

    D.K.Ü- Evlenirken kilo vermek istediniz mi? Yani gelinlik giyeceğim daha zayıf olayım gibi bir his oldu mu?

    A.E- Hayır, daha önceden de söylediğim üzere ben kendimle barışık bir insanım. Eşimin de böyle bir takıntısı olmadığından hiç sıkıntı olmadı. Hatta bazen düşünürüm belki arada birkaç rahatsızlık ima eden lafları ya da hareketleri olsaydı acaba daha mı az kilo alırdım diye.

    D.K.Ü- Kendinizle barışık olduğunuzu söylüyorsunuz. O zaman sizi kilo vermeye ne motive etti acaba? Neden bir beslenme uzmanı eşliğinde kilo vermeye başlamak istediniz?

    A.E.- Beden ölçüm büyüdükçe, bir baktım giyim zevkim de otomatikman değişmek zorunda kalmış. Beğendiğim kıyafetler benim ölçülerimde yoktu. Olanlar da durması gerektiği gibi durmuyorlardı. Genelde büyük beden kıyafetler daha yaşlı kimseler için oluyordu, ben de mecburen onlardan alıyordum. Bu da zamanla mutsuzluk yaratmaya başladı. Bu durumu, en çok kilo vermeye başlayıp istediğim şeyleri giydiğimde farkettim. Yani kiloluyken bunun ben de ne kadar mutsuzluk yarattığını ancak kilo verdikten sonra anladım.

    D.K.Ü- Başka ne motive etti?

    A.E.- Bugüne kadar yaptığım her işi en iyi şekilde büyük başarıyla ve disiplinle yaptım ve yapıyorum. Kendime bir gün şöyle dönüp bir baktım ve dedim ki: “Herşeyi mükemmel bir şekilde götürüyorsun ama kendini ne kadar ihmal ediyorsun, aynı özeni niye kendine göstermiyorsun?”

    D.K.Ü- Tipik bir koç burcu hareketleri ve düşüncesi, doğru mudur?

    A.E- Evet tipik bir koç burcuyum.

    D.K.Ü- Hedef olarak kendinize kaç kiloyu belirlediniz?

    A.E- 55 kiloya kadar düşmek istiyorum.

    D.K.Ü- 25 kilo verdikten sonra hayatınızda hiç belirgin değişiklikler oldu mu?

    A.E- Olmaz olur mu? En güzeli çok daha enerjik bir insan oldum. Eskiden ne kadar çok yersem o kadar daha çok enerjim olacağını düşünürdüm. Fakat doğru beslenmeye başladıktan sonra gördüm kü az ama doğru gıdaları tükettiğim zaman enerjim çok daha fazla oluyor. Geçen sabah arabama gitmek için çitin üzerinden atladım. Eskiden hep arka taraftan yolu dolanıp öyle arabama giderdim. Fakat hafiflemiş olmanın verdiği rahatlıkla çok kolay hemen atlayıverdim. Pencereden beni izleyen kocamla göz göze geldik. İkimizde gülümsedik, çünkü benim ne hissettiğimi o da ben de çok iyi biliyorduk. Kiloluyken hayatta o çitten atlamak için en ufak bir girişimde bile bulunmazdım.

    D.K.Ü- Kıyafetler?

    A.E- İşin en güzel kısmı sabahları uyandığımda ne giyeceğimi düşünmemem, çünkü artık kilomu kapatmamı gerektiren bir durum söz konusu değil ve dolabımdaki herşey üzerime rahat rahat oluyor. Büyük gelen kıyafetlerimin çoğunu da keyifle başkalarına verdim.

    D.K.Ü- İnsanların tepkileri nasıl oluyor?

    A.E- İnanılmaz!!! Her gören çok şaşırıyor ve bu tamamen bir başarı hikayesine dönüştü. Herkes nasıl verdiğimi merak ediyor. Bense hep şunu söylüyorum: Bu tamamen insanın kendisinde bitiyor. Eğer hakikaten kafanıza koymuşsanız bu iş oluyor. Yoksa benim geçmişte başka bir diyetisyen tecrübem de olmuştu ama verememiştim, çünkü şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki kafamda bu olayı bitirememişim o zamanlar. Benden dolayı birçok insan motive oldu ve onlarda kendi beslenmelerinde değişimler yapmak için harekete geçtiler. Birçok insan için motive kaynağı olmak ta beni çok mutlu ediyor. Dolaylı olarak başkalarına yardımcı olduğumu düşünüyorum.

  • Açık Büfelerde Nelere Dikkat Etmeli?

    Açık büfelerde neyi, nasıl ve ne kadar yiyeceğimize karar vermek birçoğumuzun korkulu rüyasıdır. Çok seçenek çok yiyeceğimiz anlamına gelmemelidir. Akıllı seçimleri gelin birlikte öğrenelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=XJzglIpaQDU

  • Anaokullarında Sağlıklı Beslenme

    Geçen sene ablam, yeğenimin yuvasındaki okul menüsüne göz atmamı rica etti. Ben de bazı değişimler gerektiğini gözlemledim. Bu konuda çok duyarlı olan okul yönetimi de benim hazırlayacağım okul menüsünü bu sene 2010 sonbahar döneminde uygulamaya geçirmekten büyük mutluluk duyacağını dile getirdi. Fakat bazı velilerden menü ile ilgili sorular gelince, ben de SAYASA'da veliler için bir toplantı düzenledim. Katılamayanlar için de oturup bir yazı yazmaya karar verdim. Bu yazımı da sizlerle burada paylaşmak istiyorum:

    Sevgili ve Saygıdeğer Ebeveynler,

    Birkaç hafta önce SAYASA'da sizlerden bazılarınızı okul menüsü ile ilgili sorularınızı ve sorunlarınızı dinlemek üzere ağırladık. Gelemeyenleriniz için konuşmada geçen bazı görüşleri ve detayları sizlerle özet olarak paylaşmak istedim.

    Bizlerin sahip olduğu, beslenme alışkanlıklarını çocuklarımızın da bir ömür boyu devam ettireceğine emin olun. SAYASA'ya kilo vermek için gelen 25, 30, 40, 50, 60... yaşlarındaki kişilerin kurtulmak için çaba sarf ettikleri alışkanlıklardan bazıları şunlardır:

    1. Tabağımdakini muhakkak bitirmem gerekiyordu, çünkü bitirmeden masadan kalkmam yasaktı.

    2. Yemekten sonra tatlıya her zaman yer var, doysam bile yiyorum, çünkü annem hep: 'Yemeği bitirirsen dondurma yiyebilirsin' derdi.

    3. Akşamüstleri canım kek, poğaça gibi birşeyler çekiyor, çünkü biz okuldan eve geldiğimizde annem muhakkak bize bunları hazırlardı. Olmazsa çok bozulurduk.

    4. Annem hep derdi ki: 'Ye oğlum ye, nişanlın güzel olur'.... gibi saymakla bitiremeyeceğim kadar çok yanlış mesajlar ufak yaşlarda zihinlere kazınıyor ve alışkanlık haline geliyor.

    Atalarımız boş yere 'Ağaç yaş iken eğilir' dememişler.

    Bazı ebeveynler 'Neden %50 yağlı süt?' diye sormuşlardı. Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin son açıklamalarına göre yağ alımına en fazla ihtiyaç duydukları zaman 0-2 yaş arasıdır. Ondan sonrasında çok fazla yağ tüketmelerine ihtiyaçları yoktur. Yemeklerden ve diğer gıdalardan yeterince yağ alınıyor. Bugün zayıf olan çocuğunuzun yarın zayıf olacak diye de bir garantisi yok. Yükselen obezite trendini düşünürsek sizin zayıf olan çocuğunuzun da bir gün bu istatistiklerin içinde olmayacağını nereden biliyorsunuz? Bu konuyla ilgili olarak, az yağlı sütün hiçbir besin değeri, tam yağlı süte göre daha düşük değildir. Tek fark yağ oranıdır. Vücutta açılan yağ hücreleri hiçbir zaman kaybolmaz. Çocuk yaşlarda ne kadar az yağ hücresi açılırsa o kadar iyidir.

    Bana yardım almaya gelen 9-10 yaşlarında kilo sorunu olan çocukların ilkokul birinci sınıfa kadar normal kiloda olduklarını fakat sonra okuldaki yemek düzeniyle birlikte aşırı kilo aldıkları ve iştahlarının açıldıklarını öğrendim. Evde çocuğunuz sizin konrolünüzde olabilir ama okulda değil. Eğer okulda çocuğunuz yanlış besleniyor, yağlı gıdalar alıyor ve çocuğunuz da normal iştahlı bir çocuksa kilo almaması gibi bir olasılık ortadan kalkıyor. Bakın dikkat ederseniz, iştahlı demiyorum, normal seviyede iştahı olan bir çocuksa diyorum. Zaten iştahlı olanlar için bu durumda 'geçmiş olsun' demekten başka birşey kalmıyor, çünkü onlar hayatları boyunda dikkat etmek durumundalar.

    Akşamüstleri çocuklar eve aç gelebilirler. Okulda sunulan meyveyi ya da yulaflı keki yemek istemeyebilirler. Yani çocuğunuz aç kalmasın diye meyve sevmiyorsa o zaman bugün tüm kilinik çalışmaların sonucunda ortaya çıkan 'beyaz gıdalardan uzakta kalın kansere davetiye çıkartıyor' çalışmalarının hepsini bir çöpe mi atalım? Ara öğün açlığı bastırmak için bir öğündür, ana öğün değildir. Zaten çocuklar tıka basa doymasın çocuklar. Ayrıca çocuklar bir çok yeme alışkanlıklarını okulda edinirler. Arkadaşlarına özenirler ve taklit ederler. Bugün yemedikleri bir yemeği, bakarlar ki arkadaşları yiyorlar, onlar da bir süre sonra yemeye başlayabilirler. Kaldı ki çocuğunuz eve aç gelsin. Yemek ile yatma arasındaki ideal zaman 4 saattir. Çocuğunuzun en geç 18:00 gibi akşam yemeğini yemesi gerekir. Çocuğunuz okuldan aç geldiği zaman iştahla sizlerin ellerinden çıkan sağlıklı bir akşam yemeği yiyeceklerdir. Bugün bana gelen birçok danışmanımla en çok zorlandığımız noktalardan birisi yatmadan dört saat önce yemeyi kesmektir. Lütfen, çocuklarınıza bu alışkanlığı edinmesinde yardımcı olun.

    Öğünlerde sadece su içmelerini önerdim, öneriyorum, önereceğim. Bana görüşmeye gelen yüz kişiden 99'u (abartmıyorum) bırakın günde iki litre su içmeyi bir litre suyu bile içmiyorlar. 30'undan 40'ından sonra bu alışkanlığı değiştirmeye çalışıyorlar, ama nafile. Vücudumuzun yüzde 60 ile 70'i arasının su olduğunu ve suyun faydalarının saymakla bitmeyeceğini düşünürsek, bence çocuklarımızı daha fazla su içmeye yönlendirmeliyiz. Farklı içecekler tükettiklerinde su içme ihtiyaçları azalıyor ve suyu içmiyorlar.

    Beyaz ekmek tamamen boş kaloridir. Kana hızla karıştığı için bir anda kan şekerini yükseltir daha sonra aynı hızla düşürür. Bu da çocuklarınıza enerji vermek yerine onların enerjisini düşürüp yorgunluk yaratır, ve akabinde de açlık gelir. Oysa çavdarlı ekmek içinde birçok mineral ve vitamin barındırır. Aynı zamanda da güzel bir lif kaynağıdır. Kepekli ekmek demiyorum, çünkü kepek demir oranını düşürür. Birçok çocukta demir eksikliği görüldüğünden, ekmeklerin tam tahıllı ya da çavdarlı olmasını tavsiye ediyorum. Tüm bunların yanı sıra tahıllı gıdalar kana daha yavaş karıştığından uzun süreli stabil enerji sağlarlar.

    Okul çocuklarınızın en sağlıklı beslendikleri mekan olmalıdır. Zaten haftasonları doğum günleri, dışarıda yemek zamanları oluyor ya da siz okuldan aldığınızda canı dondurma çekiyor ve alıyorsunuz. Çocukların nazı da ebeveynlere daha çok geçer. Haftasonu bir doğumgününe gittiğinizde, pasta, börek, poğaça dışında sizlere soruyorum: Sağlıklı bir gıda oluyor mu? Hayır. Çoğunda meyve bile sunulmuyor. Ne kadar şanslısınız ki çocuklarınız sağlıklı besleniyorlar. Ve ne kadar şanslısınız ki bu konuda duyarlı bir okulunuz var. Ayrıca bu menü hazırlanırken öğlen yemeklerinde sizin farkında olmadığınız ama arka planda hangi yiyecek hangisiyle yenilirse emilimi daha kuvvetli olur ya da yüzde yüz protein olur gibi ayrıntılara da önem verildi.

    Etrafınıza bir bakın lütfen, kaç tane ebeveynin acaba kilo sorunu yoktur? Normal ve sağlıklı bir kilodadır?

    Sağlıklı ve kilo sorunu olmayan bir nesil yetiştirmek için lütfen bizlere ve okulunuza destek olun.

    Ben KEYSTONE International yönetimi ile yeğenim sayesinde tanıştım. Bana sağlıklı bir yemek listesi hazırlamam konusunda yardım için danıştıklarında bu işi seve seve, gönüllü olarak yapacağımız söyledim. Her dört çocuktan birinin obez olma ihtimali olan ülkemizde bir okul yönetiminin bu konuya bu kadar duyarlı yaklaşması beni çok mutlu etti.

    Saygı ve sevgilerimle,
    Didem Kanca Üstay MS, RD

    Konuyla ilgili sorularınızı bana yazabilirsiniz.

  • Anaokulu ve Doğru Beslenme

    Atalarımız 'ağaç yaşken eğilir' demişler. Birçok okulda sadece ticari kazanç düşünüldüğünden, çocukların nasıl beslenildiğine gereken önem verilmemektedir. Gelin çocuklarımıza okullarda bilinçli ve doğru beslenmeyi öğretelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=7FNjTHohjew

  • Ben Ne Giyeceğim Şimdi?

    Size kitabımdan başka bir bölümle merhaba demek istiyorum. Bakalım kendinizden bir parça görebilecek misiniz?

    Nuriş’le (ablam) tekrar Washington’a döndük, 1996’nın eylülü ve okulda üçüncü senem başladı. Yaz sonunda kilom fena değildi; ama bakalım bu dönemin sonunda nasıl olacaktı? Aralık’ta Süheyla ablamın düğünü vardı, güzel olmak lâzımdı. Oysa ben tekrar yavaş yavaş kilo almaya başladım. Yazın 60 kiloya kadar düşmüştüm ama 2 ay içinde yine tartıda 65’i gördüm. Bu 65 sayısı çok sinir bozucu bir durumdu.

    Bu arada okulda çok beğendiğim birisi bir cumartesi akşamı yemeğe çıkmak için teklifte bulundu. Ben çok heyecanlandım, havalarda uçuyordum; ama aynı anda hemen acaba ne giyeceğim telaşına düştüm. Hafta sonuna doğru daha ince olmak düşüncesi beni daha da çok yemeye itti. Cankurtaranım yine Nuriş oldu. Benim için alışverişe çıktı ve kilomu en iyi şekilde kapatacak çok hoş kıyafetler aldı. Nuriş, benim her zaman modacım olmuştur. Ya onun kendine aldığı kıyafetlere sataşırdım veya gidip bana aldıklarını giyinirdim. Parfümüme kadar Nuriş gidip alırdı. Ahh Nuriş nasıl hakkını ödeyebilirim ben senin?

    Yemek keyifli geçti; çünkü kıyafetimin kilomu kapadığını ve beni ince gösterdiğini düşünüyordum. Ben yine de yemeğe gittiğimizde kilom belli olmasın diye üzerimdeki ceketi oturduktan sonra çıkarttım ve yemek boyunca da çok tuvaletim gelmesine rağmen masadan kalkmadım, arkamdan bakıp ne kadar kiloluymuş demesin diye ve yemek bitiminde de ayağa kalkmadan büyük bir ustalıkla ceketimi giyindim. Sanki beni hiç ceketsiz ayakta görmeyecekmiş gibi!!! Şimdi ne zaman bir restauranta gitsem masaya oturduktan sonra ceketlerini çıkartan ve masadan hiç kalkmayan ve kalkarken de oturarak ceketlerini giyen bayanlar dikkatimi çeker. Çünkü onların neden böyle davrandıklarını o kadar iyi biliyor ve anlıyorum ki…. Ahh oysa yaşanan seneler bana şunu da öğretti ki erkekler siz ister oturun, ister ayakta durun, ister amuda kalkın, her halinizden hemen vücudunuzun bir röntgenini çekiveriyorlar. Onlar o kadar farkındalar ki sizin nasıl göründüğünüze dair. Tüm çabalar boş! Keyfinize bakın, rahat edin, strese gerek yok!

    Kasımda tatile, arkadaşımın yanına, Ekvator’a gittim. Herkes ufak tefekti ve ben kendimi çok iri hissettim. Üstüne üstelik daha zayıf gözükeyim diye yanımda sırf yüksek topuklu ayakkabılar götürmüştüm. Arkadaşım da ben gitmeden bir sene önce Ekvator ikinci güzeli seçilmişti. Siz anlayın benim halimi! Kendimi arkadaşım ve ailesinin yanında gezinirken özel korumalarıymışım gibi hissettim; ama bu beni yine de çok yemekten alıkoymadı. Her şeyin tadına doya doya baktım. Tatildeyim ya her şeyi yemek hakkımdı! “Plantain” diye adlandırdıkları kızarmış yeşil muzlarını her gün yemek benim için inanılmaz bir keyifti.

    Birinci dönem sona erdi ve ablamındüğünü için Nuriş’le İstanbul’a gittik. Bu sefer dikilen kıyafetim içime sindi. O kadar da kötü bir halde değildim. Düğünde keyfim yerindeydi. Bu tüm resimlerde de yansımıştı. Ne ilginç, insan kendini iyi hisetti mi hemen gözlerinin içi parlıyor.

    Tatil sona erdi ve başka bir ikinci dönem daha başladı okul hayatımda. Hoşlandığım birisi vardı, hani I. dönem yemeğe çıktığımız … Ama kiloma takılmış durumdaydı. Ben yine kilo vermek sevdasına 70 kilo olmuştum. Onun uğruna her gün üç saat gym’de egzersiz yapıyordum. Hatta soğukta onunla koşmak sevdasına bronşit oldum. Aşk insana neler yaptırtıyor? Bir gün yemeğe çıktığımızda: “Didem, seninle yemekteyken kendimi erkek arkadaşlarımlaymış gibi hissediyorum.” dedi. Şaşırdım ve neden, diye sordum. Çünkü ben de en az onlar kadar çok hatta daha fazla yiyormuşum. Çok üzüldüm, kalbimin acıdığını hissettim ve üzerimde yarattığı baskıdan dolayı, ne zaman etrafımda olmasa kendimi yemeğe verdim. En sonunda bu kişiyi unutup kilolu; ama daha az stresli hayatıma geri dönme kararını aldım. Onun en yakın erkek arkadaşıyla çok iyi arkadaş olduk. O da yemek yemeyi çok seviyordu. Kendisi İtalyandı. Bir gün iddiaya girdik, kim daha çok yiyecek diye. O akşam bir İtalyan restaurantına gittik, ve acayip yemeye başladık. Kaybeden hesabı ödeyecekti. Ama yemeğin ortasında inanılmaz doymuş bir haldeyken, birbirimize bakıp: “İkimiz de kilo vermek istiyoruz, neden böyle bir şeyi yapıyoruz kendimize?” deyip yemeyi orada bitirdik. Zaten gereğinden fazlasını yemiştik bile.

    Ne yorucu birşeydir esasında 24 saat insanın kilosunu düşünmesi. Hep kafasının bir yerine meşgul eder durur. Neden böyle birşeyi kendimize yaparız, hiç düşündünüz mü? Bu yazımı okuduktan sonra sizden ricam, eğer kendinize bu eziyeti çektirtiyorsanız neden bunu yaptığınızı düşünmenizdir. Frakındalığınızı artırmadığınız sürece kilo sorununuz sizinle bir bütün olmaya devam edecektir. Hep bu sorundan kurtulmaya çalışır gibi görünürüz ama bir tarafımız da ona o kadar bağlıdır ki… Neden? Bunun cevabı sizde saklı.

  • Bir Diyetisyen Nasıl Beslenir?

    Bana gelen danışanlarımın çoğu zaman aynı soruyu sordukları dikkatimi çekmiştir. Ben de sizlerle hem bu soruyu hem de cevabını paylaşmak istiyorum.

    Danışan: Peki siz nasıl besleniyorsunuz, Didem Hanım? Hiç artık tatlı, pizza, mantı vs yemiyor musunuz? Nasıl bu kadar ince kalıyorsunuz? Günde muhakkak 6 öğün mü yiyorsunuz?

    Benim cevabım: HAYIR, HAYIR, HAYIR...

    Ben, her şeyden istediğim zaman istediğim kadar yiyorum. Tamamen kendimi dinliyorum. Asla 'kahvaltı etmem şart' diyerek kahvaltı etmiyorum. Eğer acıktıysam yiyorum ve acıkmadıysam yemiyorum. Hep derler ya, 'İşte kahvaltı etmezsen metabolizman yavaşlar, kilo veremezsin, ya da alırsın.' Ben bu görüşe katılmıyorum. Birçok şey insanın zihninde bitiyor. Eğer siz öyle şartlarsanız kendinizi sonucu da tamamen sizin istediğiniz gibi olacaktır. Ben insanların farkındalıklarını yükseltmelerinden yanayım, kendilerine değer vermelerinden yanayım. Siz oysa başkalarının dediklerine kulak veriyorsunuz. Birisi çıkıyor ve diyor ki günde muhakkak 6 kere yiyin. Aç olmasanız bile 6 kere yemeye başlıyorsunuz. Düşünsenize ufacık bir çocuk sizinleyken ona soruyorsunuz değil mi?: Acıktın mı yavum? Çünkü sizin için onun acıkıp acıkmaması önem taşır. Oysa aynı hassasiyeti kendimize göstermekten kaçınırız. Birisi birşey dedi mi, özellikle diyetle ilgili, hemen yapmak isteriz. Uzak doğu kültürüne bakın, onlar da ara öğün olayı yoktur, ve birçok batılıya göre de daha sağlıklı yaşarlar. Kahvaltı konusunu fazla dağıtmadan tek cümleyle bağlamak istiyorum. Ben eğer aç kalkarsam kahvaltı ediyorum ama aç uyanmazsam etmiyorum.

    Günün ilerleyen saatlerinde açlık durumuma göre yiyorum. Eğer canım o gün dürüm çekiyorsa buna karşı koymak yerine gidip yiyorum. Fakat hiçbir suçluluk duymadan, tadına vara vara, ağzımda hissedip uzun uzun çiğneyerek. Madem kalorili bir şey yiyeceğim o zaman ondan keyif alarak bunu yapmalıyım. Bunu öğlen saatlerinde yemişsem o zaman akşam acıkırsam salata veya sebze tarzı birşey yiyip günü öyle kapatıyorum. Hiçbir zaman'battı balık yan gider'düşüncesine kapılmadan. Bunu söylüyorum, çünkü eskiden 80'li kilolarımda bu psikolojiyle yediğimden hep normalde yiyeceğimden çok daha fazlasını yiyordum. Bugün de mahvoldu, hadi bari dürümün üstüne tatlı da yiyeyim, akşam da yiyeyim, yarın dikkat ederim. Hayır, bunlar tamamen eski günlerde kaldı. Eğer sizlerde bu duygulara ve düşüncelere kapılıp yiyorsanız lütfen bundan arınmaya çalışın.Kilo vermenizde en büyük adım başkalarının sizlere söylediği değil sizin kendinize değer vermenizden başlar.

    Hayat bir dengedir, bir öğün çok yerseniz, diğer öğün az yersiniz ya da hiç yemezsiniz. Bir gün çok yerseniz diğer gün az yersiniz ya da hiç yemezsiniz. Ben, hayatımda bu dengeyi yakaladım. Eğer dışarıda sosyal bir ortamda bulunmayacaksam evdeyken daha sağlıklı, özellikle sebze yemekleri tüketmeye çalışıyorum. Besin değeri yüksek gıdalar tüketmeye gayret ediyorum ki hücrelerim doysunlar ve bana sürekli açlık çektirmesinler. Eskiden kiloluyken çoğu zaman sırf hamur işleri veya ıvır zıvırlar yerdim. Durum böyle olunca vücut hiç adam gibi vitamin ve mineral alamadığından sürekli aç kalırdı ve beni daha çok yemeye iterdi.

    Benim felsefemvücudumu her zaman doyurmak, ruhumu da istediği zamanlarda doyurmaktır!!!Lütfen kendinize, içinizdeki açlığa ve tokluğa ve de ruhunuza kulak verin. Onlar sizi doğru yola götüreceklerdir. Farkındalık, esasında bizim sahip olabileceğimiz en muhteşem güzelliktir.

    Lütfen yemek yerken daha farkındalıkla yemeye çalışın. Sadece yemiş olmak için yemeyin. Hem ruhunuzu hem de vücudunuzu doyurun.

  • Buchinger Klinik, Almanya - 2007

    Buchinger, annem ve arkadaşıyla en son gittiğim merkezdi. Buraya gitmeden önce 4 gün İtalya’da tatildeydim ve 4.5 kilo almıştım. Ama tabii yerken içimde “nasıl olsa 10 gün Buchinger’de kalınca veririm” hissi vardı. Nitekim de hislerim de yanılmamıştım!!!

    Buchinger’e vardığımızda kesinlikle meşhur Alman disiplini ve ciddiyetini gördüm. Buraya gitmeden önce sizden belirli tahlillerinizi istiyorlar. Eğer yanınızda götürmezseniz muhakkak orada yaptırtıyorlar. Doktor görüşmeleri tam vaktinde oluyordu.

    Annemin arkadaşına Türkiye’de iltihaplı romatizma teşhisi konulmuştu ve bunun için ağır ilaçlar alıyordu. İlaçların yan etkilerinden birisi olarak ta şekeri daha yükselmişti. Bu yüzden şeker ilaçlarının yanı sıra insüline de başlamıştı ve morali çok bozuktu. Daha doktorla ilk görüşmemizde “Yanlış teşhis sizde böyle bir romatizma yok, olamaz” dedi. Hemen bir hastaneye gönderip röntgen çekilmesini istedi. Nitekim hastanedeki doktorlarda röntgenden sonra bunun imkansız olduğunu belirtince doktorların İstanbul’da tamamiyle yanlış teşhis koyduğunu öğrenmiş olduk. Yine aynı doktor ilk görüşmemizde annemin arkadaşına şeker ilaçlarını ve insülini hemen bırakmasını söyledi. Şekerinde iniş çıkışlardan korkup kesinlikle karşı çıkınca doktor öyle güzel yumuşak ikna etti ki kendisini, o bile şaşırdı. Fakat sonuçlar mükemmeldi. Bir ay boyunca hiç ilaç kullanmadı ve şekeri normale döndü. İnanılmaz değil mi? Esasında yediklerimiz bizi nasıl da kontrol ediyor!!! Merkezden döneli 2 sene oldu ve hala insülin kullanmıyor.

    Buranın en güzel kısmı bence öğlen 14:00 civarı bizi dağlara tırmanmaya götürmeleriydi. Temiz bol oksijenli havada iki saat hareket ediyorduk. A’dan D’ye kadar 4 ayrı seviye vardı, en ağırlar D grubuna, en hızlı olanlarda A’ya katılıyordu. Her grubun başında deneyimli bir eğitmen bulunuyordu. Gün içinde de istersek çeşitli egzersiz derslerine katılabiliyorduk.

    Yemekte iki alternatifimiz vardı, ya belli kaloride vejetaryen menüden alabilirdik, ya da “fasting” (sadece sıvı tüketme) yapabilirdik. Esasında oradaki tüm doktorlar sistemin temizlenmesi ve daha hızlı kilo verebilmemiz için “fasting” yapmamız taraftarıydı. Hepimiz ilk dört günden sonra fasting’e başladık. Ben zaten 4 günde 1200 kalorilik yemek yiyerek hemen 3 kilo vermiştim. Fasting’de sabah sıcak bir bitki çayını odaya getiriyorlardı. Öğlen ufacık bir kasede sebze çorbası, akşam yine aynı şekilde sebze çorbası vardı. Ben ikinci günden sonra çok zorlandım, çünkü sanırım verecek çok bir kilom yoktu. Zaten oradan 49.9 kilo çıktım. Fakat annem ve arkadaşı zorlanmadan yaptılar. Diğer katılımcıların da çok zorlanmadıklarını gördüm. Sanırım insanın çok kilosu olunca rezervden harcadığı için daha rahat fasting’e adapte olabiliyor.

    Geceleri burada vakit çok zor geçiyordu. Akşam 18:00’de çorbamızı içtikten sonra yapacak hiçbir şey olmuyordu. Bazı geceler ufak konserler ve yemek yapma dersleri dışında başka aktivite yoktu. Az yediğimiz için uykuya dalmamız da zor oluyordu. Bundan dolayı hazırlıklı gitmenizi tavsiye ederim, kitaplar, dvdler, vs...

    Odaların olduğu her katta sabahları tansiyon ve kilo ölçümü vardı. Söylentilere göre eğer kilo alırsanız ve birkaç gün aynı şekilde devam ederseniz sizi gözünüzün yaşına bakmadan programdan atıyorlarmış.

    Burayı tavsiye eder miyim? Kesinlikle çünkü kilo vermenin yanı sıra sağlınızı da geri kazanıyorsunuz.

  • Buğday Çimi Suyu

    Bu hafta sizin gibi duyarlı ve bilinçli okuyucularıma çimen suyunun faydalarını anlatmak istiyorum. Esasında çimen suyu dediğimiz şey buğday suyudur. Ufak tepsilere ekilen buğday tohumları aşağı yukarı 15-20cm uzadıktan sonra kesilir ve suyu çıkarılarak içilir. Peki çimen suyu neden son zamanlarda bu kadar popüler oldu, nedir bu normalde alt tarafı çim diye baktğımız bitkinin içindeki özellik? Çimen suyunun saymakla bitiremeyeceğim faydalarından en önemlilerini sizlerle bu yazımda paylaşacağım.

    Çimen suyu, tepsisinden taze, kesilir kesilmez içildiğinden klorofil yoğunluğu inanılmaz derecede yüksektir. Bitkilerin çoğunda bulunan klorofil güneşten gelen enerjidir, ve biz çimen suyunu içerek direk bu enerjiyi kendi hücrelerimize veririz. Klorofilin içinde yüksek miktarda vitaminler, mineraller ve protein bulunur. Klorofili esasında bitkinin kanı olarak ta adlandırabiliriz, çünkü klorofil olmadan birçok bitki hayatta kalamaz. Klorofil tüm hücreleri kuvvetlendirdiği gibi aynı zamanda karaciğeri ve kanı temizleme gibi bir özelliğe de sahiptir. En önemli bir diğer özelliği ise anemik (kandaki demiri düşük) olan kişilerde bu rahatsızlığı, yeteri derecede tüketildiğinde ortadan kaldırmasıdır. Klorofil aynı zamanda diş çürüklerini önler, ve diş etlerini sağlamlaştırır. Birçok cilt rahatsızlığına da iyi gelir.

    Eğer bugünkü şehir yaşamımızı göz önüne alırsak hiçbirimiz doğal ortamlarda yetişmiş çiğ sebzelerden oluşan günlük bir menü tüketmiyoruz. Aksine yiyecekleri bakteri ve virüslerden arındırmak için normalde daha fazla pişirdiğimiz bile oluyor. Böylelikle de gıdalardan aldığımız besin değerini inanılmaz derecede düşürmüş oluyoruz.
    Çimen suyunda likit oksijen bulunur. Bu oksijen, gıdaların daha iyi metabolize olmasını ve daha net ve açık düşünmeyi sağlar, çünkü beyin sağlıklı fonksiyon gösterebilmek için vücutaki oksijenin yüzde 25’ini kullanır. Bunun dışında daha iyi bir kan dolaşımı da sağlar ki bu da hücreleri çok daha iyi bir biçimde besler.
    Günde iki kahve fincanı kadar çimen suyu tükettiğinizde günlük ihtiyacınız olan tüm A,C,E ve B-vitaminlerini almış olursunuz. Bu vitaminleri çok doğal bir şekilde aldığınızdan alınan vitamin haplarına göre vücut çok daha iyi metabolize eder, ve faydasını görür. Tüm bunların yanı sıra vücudun kalsiyum, demir, sodyum, potasyum ve magnezyum ihtiyaçlarını da karşılar.

    Vücut için gerekli olan tüm amino asitlerde çimen suyunun içinde vardır. Et, tavuk, balık veya diğer hayvansal gıdalardan alabileceğimiz protein iki fincan çimen suyunda yeteri kadar vardır. Özellikle vejeteryanlar için inanılmaz bir protein deposudur.

    Saymakla bitiremeyeceğim çimen suyunun sadece bir özelliğini daha sizlerle paylaşıp ardından nasıl yetiştirildiği ve tüketildiği hakkında bilgi vermek istiyorum. Çimen suyunun içinde inanılmaz derecede enzimler vadır ki, bunlarda tükettiğimiz gıdaların çok daha iyi metabolize olmasını sağlar.

    Bunları biliyor muydunuz?
    • Çimen suyu toprakta bulunan 102 mineralden 92sini içinde barındıyor.
    • Çok yüksek enzim oranı olduğu kadar yüzde 70 klorofil içeriyor.
    • Çimen suyu iki şekilde tüketildiği zaman kişide yüksek enerjiye yol açıyor: 1. vitamin ve mineral eksikliklerini kapatıyor 2. hücreleri, kanı ve organları tıkayan artıkların vücuttan atılmasını sağlıyor.
    • Kilo vermeye çalışanlarda, kan dolaşımını ve metabolizma hızını yükselterek yardımcı oluyor.

    Esasında çimen suyunu yetiştirebilmek insanın kafasında canlandırdığı kadar zor bir olay değildir. Bunun için gerekli malzemeler şunlardır: altında ufak delikleri olan en az 2 tepsi, toprak ve buğday tohumu. Toprak birinci tepsinin üzerine eşit oranda yayılarak konur, üzerine toprağı kapatacak şekilde tohumlar serpiştirilir ve bol su verilir. Birinci tepsinin üstü ikinci tepsiyle kapatılır. Günde iki kez sulanır. Artık tohumlar uzayıp çimen haline geldiklerinde zaten üzerinde bulunan ikinci tepsiyi havaya kaldırmaya başlar. Bundan sonra ikinci tepsi bir kenara konulur ve birinci tepsideki çimenler büyümeye bırakılır. 15-20cm olduklarında içilecek kadar çimen kesilip suyu sıkılır. Bir kahve fincanı kadarı idealdir. Yalnız burada çok önemli bir noktaya değineceğim. Çimen suyunun kendine ait özel bir makinası vardır. Bunun dışında hiçbir makinayla suyu çıkmaz. Kesinlikle evdeki normal sebze-meyve sıkacağı ile bunu denememenizi tavsiye ederim, yoksa aletinizin bozulma riski çok yüksektir. Eğer evde yetiştirmiyorsanız artık dışarıda birçok meyva ve sebze sıkan yerden bunu tedarik edebilmeniz mümkündür.

    İkinci çok önemli hususta, kesinlikle aç karnınıza içmenizdir. Böylelikle direk kana karışır ve etkisini çok daha iyi gösterir. Ama eğer ilk kez çimen suyu içecekseniz bunu boş bir gününüzde evinizde ya da evinize yakın bir yerde içmenizi tavsiye ederim. Vücut anında detoks moduna geçtiğinden mideniz bulanabilir, ya da aşırı baş ağrısı çekebilirsiniz veya bağırsaklarınız bozulabilir. Bunların hiçbirisi de olmayabilir, ama ben sizin yerinizde olsam işimi sağlama alırdım.

    Sağlıklı ve bol oksijenli günler dilerim…

  • Canyon Ranch, Arizona - 2014

    "CANYON RANCH" anlatılmaz, yaşanır. O yüzden ne yazarsam yazayım eğer imkanız varsa gidin bizzat kendiniz tecrübe edinin derim.

    Temmuz'un sonunda Bayram tatilinde Mart ayından büyük bir heyecanla ayarladığımız Arizona seyahatimize gitmek benim için Temmuz ayında bayağı meşakkatli ve zor bir karar oldu. Mart ayında henüz hamile olmadığımdan başıma geleceklerden habersiz güzel bir program yaptığımı düşünüyordum. Fakat gelin görün ki hamilelik sonrası mide bulantıları, migren atakları, mide yanmaları beni hayatımdan bezdiğim bir noktaya getirmişti. Annem ve eşim Murat ısrarla gitmemem konusunda beni ikna etmeye çalıştılar. Fakat ben 5 gün öncesinden New York'a uçarak çok iyi Çinli bir akupunktur uzmanına her gün gittim. Tabii o uçak yolcuğunu ve uçaktan iner inmez otele bile gitmeden direk gittiğim Çinli Doktora kadar neler çektiğimi bir ben bir de Allah bilir sealed Ama iyi ki gitmişim çünkü New York'ta kaldığım süre zarfında hiç kusmadım ve de baş ağrılarım çok hafifledi. Ardından Muratla New York'ta havaalanında buluşup Arizona'ya uçtuk. İstanbul'dan 11 saat uçan Murat, alanda 7 saat bekleyip ardından 4,5 saat Arizona'ya uçuyor olunca bayağı bir söylendi. Bir de üstüne üstelik Arizona'dan gideceğimiz merkeze tam 2 saat araba yolculuğu yaptık. Sürekli bana "Didem, seni dinledim geldim, bakalım nasıl bir yer olacak, niye geldim ki, bu kadar yol, bu kadar para, hadi bakalım" diyip durdu. Haaa bir de Houston'a direk uçup gelseydik yolda geçirdiğimiz zaman yarıya inecekti. O da ayrı bir mesele tabii. Murat'ın böyle bir merkeze ilk seyahatiydi. Onu tam olarak neyin beklediğini bilemiyordu. Benim de Canyon Ranch'e ilk gidişimdi.

    Wowwwwww................ Canyon Ranch, hayallerimin de ötesinde bir yer yaratmıştı. Yatılı bir sağlık merkezi açmak istesem herhalde bu kadarını düşünemezdim. Uzun bir yolculuktan sonra midem ve migrenim yine tetiklenmişti. Fakat bana bir egzersiz uzmanı ile görüşme ayarladılar. Bu kişi hamilelikte ne kadar çok hareket edersem benim ve bebeğin o kadar iyi hissedeceğini, kardiyo yapmamın çok önemli olduğunu söyledi. Sabah 8:00'de gittiğim görüşmenin çıkışında o motivasyonla kendimi zumba dersinde buldum. Spor yaparken mide bulantılarımın azalacağını ve mutlu olacağımı söylediğinde kendi kendime, "iyi de ayakta kaldığım her an midem bulanıyor, nasıl hareket edeceğim ki" diye düşündüm. Ama zumba dersinde herşeyi unutup müzik eşliğinde ne kadar mutlu olduğumu fark edince ben de şaşırdım. Derse canlı müzik grubu getirilmişti, davul, tef... Afrika, Latin müzikleri ve iki eğitmen eşliğinde dans dersimizi yaptık. Hocalardan birisi hızlı ritimde yaparken diğeri de yetişemeyenler için daha yavaş ritimde dans ediyordu.  Anlayacağınız her şey itinayla düşünülmüştü. Bir başka zumba dersinde canlı DJ vardı. Müzikler yıkılıyordu. Hocalar ise dehşet iyiydi. Zumba ve havuzda egzersiz dersleri orada kaldığım sürece vazgeçilmezlerden oldu benim için.

    Peki neden Canyon Ranch'i seçtim? Murat'ı tanıyanlar ne kadar yüksek enerjisi olduğunu ve spordan ne büyük zevk aldığını bilirler. Merkez ararken spor aktivitesinin çok olduğu bir yer istedim ki Murat tüm enerjisini atabilsin ve mutlu olsun. Yoksa sonra bana saracaktı laughing Aman Allahım sabah 5:30'ta doğada bisiklet, dağa tırmanış ya da trekking ile güne başlayan Murat'ın programı o kadar yoğun oluyordu ki ancak öğlen ve akşam yemeklerinde bir araya gelebiliyorduk. Kahvaltılarımızı bile ayrı yapıyorduk. Ve gittiğimizin ikinci günü Murat bana teşekkür etti. Çok mutluydu, onun memnun kaldığını görünce tabii ben de çok mutlu oldum. 

    Hamile olduğumdan masajları çok limitli denedim ama hamile masajı ve havuzda yapılan Watsu masajı yıkılıyordu. Giderseniz muhakkak bir kez Watsu masajı yaptırın derim. Diyelim spor istemediniz, masajlar da sizi açmadı o zaman kolye yapma dersinden tutunda fotoğrafçılıktan doğada nasıl hayvanları takip ederseniz gibi saymakla bitiremeyeceğim derslere katılabilirsiniz. Ha o da olmadı o zaman spiritüel alanda tarot kartı, numeroloji, astroloji... gibi farklı görüşmelere girebilirsiniz. Bu da mı kesmedi, değişik saatlerde alanlarında uzman yazarlar, doktorlar ve daha birçok değerli kişinin konuşmasına katılabilirsiniz. Anlayacağınız bu merkezde "Yok yok!" Biz Muratla keşke iki hafta kalsaydık dedik. Ve de en güzeli ilk defa böyle bir merkeze gitmeye ikna ettiğim kocamın bundan sonra beni yalnız bırakmayacağını ve peşime takılacağını, takılamasa da aklının bende kalacağını biliyorumwink 

    Yemekler mi? Üç öğün size garsonların servis yaptığı restaurantlarında istediğiniz her şey var. Menüde tüm yemeklerin kalorileri, ve diğer besin değerleri yazıyor. Siz ona göre istediğinizi seçip sipariş veriyorsunuz. Ama kimse size ne kadar yediğinizle ilgili karışmıyor. Amaç sağlıklı yaşamayı zihninizde oturtmak. Yani kendi kararlarınızı kendinize verdirtmek ki buradan çıktığınızda "Peki, ben şimdi ne yiyeceğim" olmayın. Böylelikle yemeklerin üç aşağı beş yukarı kalorilerini de öğrenmiş oluyorsunuz. Diyet hiçbir ürün yok, diyet kola ya da tatlandırıcı gibi. Her yerde sürekli taze organik meyve var. Yani "YASAK" mevhumu yok ama diyelim ki nasıl besleneceğinizi bilmiyorsunuz, o zaman da beslenme uzmanlarından biriyle görüşüp güzel bir yönlendirme alabiliyorsunuz. 

    Birçok arkadaş 40 yaşlarını, 50 yaşlarını kutlamak için toplanıp buraya gelmişti. Yeni bir yaşa girerken insanın kendine bundan daha güzel verebileceği bir hediye düşünemiyorum: SAĞLIK! 

    Bu arada tüm tesiste bahşiş verilmesi yasak. Cüzdanınızı sadece merkezi terk ederken son gün yanınıza alıyorsunuz. Cep telefonlarının kullanımı da belli alanlar ve kaldığınız odalar dışında YASAK! Ve en güzeli herkes bu kurala uyuyordu. Tam bir HUZUR! 

    Zamanınız var ve de bütçeniz uygun mu? O zaman daha ne duruyorsunuz? Hayatınızın en güzel günlerinden bazılarını burada yaşayacağınızı size garanti edebilirim. Ben de buradan bana tüm bu imkanları sunan biricik eşim Murat'a teşekkür ediyorum. Onun sayesinde böyle bir güzelliği yaşamış oldum. 

     

  • Capri Palace, İtalya - 2010

    Geçtiğimiz Mayıs ayında senelerdir kilolarıyla savaş veren annem ve sürekli insülin kullanarak şeker hastalığını kontrol altında tutmaya çalışan annemin zayıflama merkezi partneri Sevgi teyzenin acilen bir merkeze daha gitmeleri gerektiğini gözlemledim. İnsanın annesi ya da çok yakını oldu mu sanırım söz geçiremiyor ya da yüz göz oluyor. Bir de para faktörü var tabii. Onlara diyorum: 'Şu işler için para vermeden kilo veremiyorsunuz.' Kilo başına kaç euroya geldiğinden bahsetmeyeceğim bile!!! Gerçi onların bu kilo ve diyabet sorunu benim de değişik tecrübeler kazanmama yol açıyor. Bundan dolayı da onlara buradan teşekkür ediyorum. Herşey ve herkes birşeylere vesiledir.

    Uzun araştırmalarım sonucunda İtalya'da Capri'de 5 yıldızlı bir otelin aynı zamanda zayıflama programı olduğunu da gördüm. Bu sefer de burayı deneyelim dedik. Ben, bu hazırlıkları yaparken annem 89 kiloydu ve ona dedim: 'Anne'ciğim, ne olursun en azından gidene kadar alma ki oraya gidince bu noktadan başlarız.' Ama sanki bunu söyleyen ben değilmişim gibi annem oraya gittiğimizde tartıda 94.5kg çıktı. Bu tamamen 'Pazartesi diyete başlayacağım, şimdi istediğim kadar yiyeyim nasıl olsa sonra yemeyeceğm' tarzı bir psikolojidir. Çoğu kişi elinde olmadan bu ruh haline girer ve rejim öncesi daha da çok kilo alır.

    İlk gün tartıya çıktığımızda doktor benim kilo vermemem gerektiğini söyledi. Ama ben de muhakkak düşük, 800 kalorili bir diyet programına katılmak istedim, çünkü bu bir grup işidir. Her öğün gidip tek başıma yemeyeceğime göre annem ve Sevgi teyzenin karşısında daha çok yiyip onları özendirmek istemedim.

    Gelelim programa: Genelde burası spa programı ve 2 Michelin'li restaurantı ile bilindiğinden gelenler ya yemek için ya da vücut bakımı için burayı tercih ediyorlar. Zaten sabah kahvaltısı açık büfe olduğundan kahvaltıyı odamıza getiriyorlardı ki canımız diğer yiyecekleri görüp çekmesin diye.

    Gittiğimiz günün ertesi sabahı aç karnına hemen metabolizma ölçümü ve kan tahlili yaptılar. Ardından doktor ve diyetisyen görüşmelerimiz oldu. Diyetisyen neleri sevip sevmediğimizi sordu ve ona göre 800 kalorilik bir menü hazırlandı. Doktor da, spa bir diğer adıyla 'güzellik çiftliğinde' hangi tip masajların ve aletlerin vücudumuza iyi geleceğini vücutlarımızı inceleyerek karar verdi. Oradan çıktıktan sonra her gün verilen aquagym adlı 'havuzda jimnastik' dersimize katıldık. Dersi veren eğitmen çok kilolu bir bayan olduğundan biraz hayal kırıklığına uğradık. Burada da insan görüyor ki görsellik çok önemli. Bundan dolayı eğitmenlerin fit görüntüsü karşısında spor yapan insanın çok daha fazla motive olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. En azından benim, annemin ve Sevgi teyzenin görüşü böyle. Esasında eğitmen dersi güzel yaptırıyordu, yine de ne bileyim şöyle taş vücutlu birisiyle yapsak ta fena olmazdı hani yaniLaughing İnsanın kendini öyle hayal etmesi bile çok güzel. 

    Sabah aquagym'den sonra muhakkak ya masaj oluyorduk ya da vücut inceltici toparlayıcı bir makinaya giriyorduk. Arada Sevgi teyzenin şekeri olduğundan spa'nın oraya onun ara öğünü olan taze meyve geliyordu. Terapilerden sonra üzerimizi değiştirip yemeğe iniyorduk. Yemekte elimize o gün öğlen ve akşam yiyeceğimiz yemeklerin listesi veriliyordu. Yemeklerimizin kaç kalori olduğu da yazılıyordu. Kahvaltı odamıza geldiğinden onun bilgisi verilmiyordu.

    Yemekten sonra arada Capri'nin yokuşlu yollarında bir saatlik yüryüşümüz oluyordu. Haftada 2 gün kişisel eğitmenle spor salonunda bir saatlik çalışmamız vardı. Burada eğitmen hem fiziki görüntüsü hem de çalıştırma tazrıyla dört dörtlüktü ve bizlerle çok ilgileniyordu. Günde en az 3 ama genelde daha fazla spa'da randevumuz oluyordu. Bundan dolayı da zaman nasıl geçiyordu anlamıyorduk. Çoğu zaman saat 19:30'da başlayan akşam yemeğine ancak 20:30 gibi gidebiliyorduk. Genelde bu tarz yerlerde insan acıktığından saat gibi hemen yemek başlar başlamaz kapısında olur, ama bizleri oyaladıklarından yemek saatimiz bile gecikebiliyordu.

    Haftanın bir günü de mutfakta sağlıklı yemek pişirme dersi vardı. Şef, bizlere menüde çıkan bazı yemekleri nasıl yaptığını gösterdi. Bazılarının tariflerini de elimize yazılı olarak verdi.

    Ben gittiğimizin 5. günü artık çok acıkmaya başladım. Hatta son gün restaurantta güzel farklı birşey yemek istiyordum. Çarşamba akşamından cumartesi öğlen yiyeceğim yemeğin siparişini verdim. Garson ilk olarak restaurantın kendi menüsünü istediğimde çok şaşırdı, ardından cumartesi öğlen için 2 ana yemek siparişi verdiğimde daha da çok şaşırdı ve de güldü. Ben de 'çok açım' dedimWink Annem ve Sevgi teyze zorlanmadılar. Sanırım ekstra kilo olunca vücutta, 'az yemek' insanı o kadar çok etkilemiyor, çünkü depodan kullanacak enerjileri olabiliyor. 

    Yemeklerin lezzetlerine gelince tek kelimeyle MUHTEŞEM, MUHTEŞEM, ve yine MUHTEŞEM! Genellikle deniz mahsülleri ağırlıklı menüde herşey inanılmaz lezzettliydi. Hele sunumlar ayrı güzellikteydiler. O zaman diyorsunuz ki tevekkeli değil bu restaurant 2 Michelin almış diye. Hani diyet menüsünün sunumu ve lezzeti böyle olursa diğer yemekler kim bilir nasıldır diye geçiriyor insan. Gümüş çaydanlıklarda çay servisimizden tutun da her yemek ayrı bir tabakta yemeğine göre sunuluyordu. İlk olarak insanın zaten gözü doyuyordu.

    Yurtiçi ve yurtdışında bir çok 5 yıldızlı yerlerde kalmış olmama rağmen Capri Palace'taki servisi ben başka hiçbir yerde hayatım boyunca görmedim. Hiçbir şey eksik ya da yanlış gitmez mi ama gitse bile hemen sizi sinirlendirmeden telafi edilebilir mi? Wowwww.... Tekrar tekrar söyleyeceğim, ben böyle hizmet veren başka hiçbir otel ya da merkez görmedim.

    Diyetisyenimiz Cinzia çok sıcak, içten ve de en önemlisi işini severek yaptığını size her an hissettiren birisiydi. İlk hafta bitiminde ben döndükten sonra her 2 günde bir annemlerin kilolarını, kandaki şeker seviyelerini ve programı nasıl takip ettiklerine dair bana bir rapor yolluyordu. Hatta annemler döneli 2 aydan fazla olmasına rağmen geçenlerde bana bir e-mail göndererek onları ve beslenme düzenlerini sordu.

    3 haftanın sonunda Sevgi teyze insülin kullanımını tamamiyle bıraktı. Annem ve kendisi 7 kilo verdiler. Bir de spor artı inceltici makinalara girdiklerinden, döndüklerinde verdikleri kilodan daha da incelmiş duruyorlardı. Umut ediyorum ki bu verişleri uzun ömürlü olurKiss

    Kısacası biraz Capri'de gezineyim, biraz da kiloma dikkat edeyim ve de güzelleşeyim diyorsanız burasını muhakkak tavsiye ederim. Tabii ücret olarak gittiğimiz yerlerin arasında en pahalısıydı. Maddi durumunuz el veriyorsa hiç düşünmeden kalkın gidin derim. Haaa bir de en önemli husus İtalya gibi bir yerde kendinizi tutup o güzelim yemeklerden yemeyecek ve şarap içmeyecekseniz!!! 

  • Çocuklarda Astım ve Diyet

    Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre çocuklarda astım geçtiğimiz son 10 senede hızla artmış. Özellikle obez çocuklar ve astım arasında sıkı bir ilişki görülmektedir.

    Fazla kilolu astımı olan çocuklarda astımın semptomlarını azaltmak için neler yapılabilir?

    1. Fazla kilolar verilmelidir.
    2. Yüksek dozda steroid (kortikosteroid) alanlar yeterli derecede kalsiyum ve D vitamini almalılar. Arada bunların seviyelerini ölçtürmek için kan tahlilleri yapılmalıdır.
    3. Akdeniz tipi diyet programı takip edilmelidir: sebze, meyve, balık, az yağlı kırmızı et, tam tahıllı gıdalar, çerezler ve zeytinyağı ağırlıklı.
    4. Yüksek dozda steroid'den dolayı sodyum oranı vücutta fazla olacaktır. Bundan dolayı tuzu azaltmak ve sodyumu yüksek olan özellikle hazır tuzlu gıdalardan uzak kalmak gerekir. Aynı zamanda sodyum yüksek olup vücuttaki sodyum-potasyum dengesi bozulacağından yüksek potasyumlu (domates, kavun, muz, patates, kayısı gibi) gıdaların tüketilmesine özen gösterilmelidir. 
    5. Yüksek proteinli gıdalar tüketilmelidir.

  • Czapielski Mlyn, Polonya - 2012

    Bu sene Polonya'da Gdansk'a bir saat uzaklıktaki bir merkezi ziyarete geldim. Ormanın içinde gölün kenarına kurulmuş bu merkezde isteseniz de istemeseniz de içiniz huzurla doluyor, çünkü başka seçeneğiniz yok Smile Çalışanlar gayet güler yüzlü ve işlerini ellerinden geldiğince iyi yapmaya çalışıyorlar. Masözleri muhteşem iyi. Sadece buraya masaj yaptırtmak için bile gelinebilir, o kadarını söyleyebilirim size. Diğer gittiğim merkezlere göre fiyatlar inanılmaz uygun. Eğer bir programa dahil olmazsanız haftalık ücret yemek ve yatma dahil 350 Euro'ya geliyor. Ama lüks bir merkez beklemeyin sakın. Ayda iki hafta İzlandalı bir bayan İzlanda'dan buraya 10 kişilik gruplar getiriyor. Geri kalan buraya gelen herkes ama herkes Polonyalı. Masajların ücretleri 30 ile 45 euro arası değişiyor. Çok güzel selülit masajları ve bakımları da mevcut. 

    1200 kalorilik, 800 kalorilik ve 460 kalorilik diyet programları var. İlk hafta 800 kalorilik menüden yedim. Yemekler çok lezzetli mi? Hımmm.... pek değil ama idare eder. Polonya mutfağına göre hazırlanan yemeklere belki benim damak tadım alışık olmadığından da yemekler çok lezzetli gelmemiş olabilir. Bilemiyorum Embarassed Ama ikinci hafta denediğim sebze-meyve menüsü hakikaten çok sıkıcı ve lezzetsizdi.

    Arzu ederseniz doktor görüşmeleri de var. Ama ben ihtiyaç duymadığımdan katılmadım. 

    Her gün ormanın içinde kahvaltı ve öğlen yemeği sonrası birer saatlik Nordic yürüyüşü var (kayak batonlarına benzeyen iki batonla beraber yürümek). Yürüyüşlerin dışında spor salonunda zumbadan pilates kadar çeşitli grup dersleri yer alıyor. Tüm eğitmenler işlerini büyük bir ciddiyetle yapıyorlar. 

    Her akşam saat 20:00'de gölün kenarındaki saunaya girip orada biraz kaldıktan sonra göle girme ritueli var. Bunu yaz-kış demeden uyguluyorlarmış. Kışın eksi 20 derecede göl donduğundan, büyükçe bir delik açıp insanlar oradan giriyorlarmış. Saunadan sonra buz gibi göle girmenin insanda yarattığı hazzı size sözlerle tarif edemem. Adeta şoka uğruyorsunuz ama bir anda vücut kendini inanılmaz dinç hissediyor. Bir de sabah 7:30'ta saunaya girmeden göle girme ritueli var. Ama ben dışarıda 12 derecelik bir havada 15 derecelik bir göle girme cesaretini gösteremedim. Her sabah uyandığımda 'Tamam, bugün yapacağım, göle gireceğim' diyip odamın kapısını açıp dışarı çıktığımda 'Yok ya, yapamayacağım, çok soğuk ama' dediğimi hatırlıyorum Sealed

    Buraya gelirseniz VIP odalarından ya da orman evlerinden birisinde kalmanızı tavsiye ederim. Eğer sağlıklıysanız, kafanızı dinlemek, kilo vermek  ve daha sıkı, daha az selülitle eve dönmek için ideal bir merkez. Haaa bu arada sakın yanınıza böcek ilacı almayı unutmayın. Ormanın içindesiniz, hatırlatırım!!!

     

  • Danimarka'da Beslenme Konferansı

    Bu yazımı ağırlıklı olarak Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka'dan katılımcıların olduğu 9. Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansı'nin (9th Nordic Nutrition Conference) yer aldığı Kopenhag'dan yazıyorum.
    Biz hala tereyağı mı yoksa margarin mi diye tartışırken Avrupa ülkeleri çoktan daha derin konularla ilgili çalışmalar üzerine yoğunlaşmış durumdalar. Bu çalışmaların birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

    1. EGZERSİZ ve İŞTAH
    Aşağıdakilerden hangisi doğru?
    • Egzersiz iştah açar
    • Egzersiz iştahı azaltır
    Bu çalışmayla ilgili olarak ilginç bir sonuca varılmış, sonuçların kişiye göre değiştiğini görmüşler. Kimilerinin istahı azalırken, kimileri daha çok acıkmışlar. Bundan dolayı bu konuyla ilgili insanları tek bir tarafa yönlendirmek yanlış olur. Kişinin deneyerek bunun kendi üzerindeki etkisini görmesi en doğru davranış olacaktır.
     
    2. HAMİLELİK SIRASINDA YAPILAN EGZERSİZİN POST-PARTUM (HAMİLELİK SONRASI) DEPRESYONA FAYDASI VAR MIDIR?
    Yapılan klinik çalışmaların sonucuna göre hamileliğin ilk 6 ayında düzenli egzersiz yapan bayanlarda %20 oranında daha az post-partum depresyonu gözlemlenmiştir. Aynı zamanda bu çalışma esnasında beslenme bozukluğu olan bayanların kesinlikle post-partum depresyonu için daha fazla risk taşıdıkları da ortaya çıkmıştır.
     
    3. LİKİT ŞEKER VE OBEZİTE
    Son 30 yılda çocuklar arasında obezite çok daha fazla görülmeye başlanmıştır. Bununla doğru orantılı olarak yüksek şekerli içeceklerin tüketimi de son 30 yılda çoğalmıştır. Arada potansiyel bir bağlantı olup olmadığı araştırılıp şöyle bir sonuca varılmıştır: Sık tüketilen yüksek şeker içeren içecekler obeziteyi tetiklemektedir.
     
    4. PROTEİN AĞIRLIKLI BESLENME DÜZENİ TEHLİKELİ MİDİR?
    Hayır. Son yapılan araştırmalara göre protein ağırlıklı beslenmenin vücutta herhangi bir yan etkisi görülmemiştir. Bilakis düşük yağ içeren diyetlere nazaran kişi protein ağırlıklı yiyecekler tükettiğinde daha fazla kilo verebilmektedir (tabii aldığı kalori miktarını da gözardı etmemek gerekir).
     
    Konferanstan ilginç notlar:
    1. Yeni Zelanda'da doğal koyun çiftlikleri kapatılıp yerlerine inek çiftlikleri yapılıyormuş. Neden mi? Çünkü Çin'e süt ihracatı yapacaklarmış.
     
    2. Norveç hükümeti yüksek şekerli ve yüksek yağlı yiyeceklerin tüketiminin daha az olması için bu tip gıdaların vergi oranını yükseltirken, sebze ve meyvadaki vergi oranını düşürmüş. Bu sistem işe yaramış ve Norveç halkı şimdi yüksek yağlı ve şekerli gıdaları eskiye oranla daha az tüketiyormuş.
     
    3. TELEVİZYONUN ETKİSİ: Avusturalya'da yapılan bir araştırmada televizyonda yiyecek reklamları izletilmesine izin verilmeyen kilolu çocukların zamanla kilo verdikleri gözlemlenmiş.
     
    4. Avrupa Birligi Komisyonu gıdayla ilgili reklamlarda herhangi bir kısıtlama getirilemeyeceğine karar vermiş. İspanya, Almanya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde çocuk programlarında her 5 dakikada bir gösterilen yiyecek reklamlarına karşı çıkan sağlık kurumları bu karar karşısında çaresiz kalıp ne yapacaklarını şaşırmışlar.
     
    5. 3 gündür sabahtan akşama kadar katıldığım konferans sırasında hiç kimse "cep telefonlarınızı lütfen kapatınız ya da sessize alınız" demediği halde kimsenin telefonu çalmadı. Gelişmiş ülkelerin hali bir başka oluyor

  • Detoks Merkezinde 4 Hafta

    Noel tatilinde annem ve bir arkadaşını (teyzemlerden çok daha yakın gördüğüm), Nuriş’le (ablam) birlikte Florida’da bir sağlık merkezine gitmeye ikna ettik. Gerçi annem uzun bir müddet “Ben hiçbir yere gitmem” diye tutturdu. Ama emrivaki yapıp herşeyi ayarlayınca gitmek durumunda kaldı. Annemler direkt New York’a uçtular ve ben onlarla havaalanında buluşup Miami’ye uçtum. Orada o akşam en yakın arkadaşlarımdan biri olan Adil’le buluştuk. Hep beraber akşam yemeğine çıktık. Ben yine deli gibi yedim, ertesi gün sağlık merkezine gidip bir ay kalacaktık ya, iyice depolamak lazımdı. Sabahta kalktığımızda yine Adil’le buluşup brunch yaptık. Annemler de benimle aynı fikirdeydiler, hepimiz acayip yedik. Hatta Adil: “Ya, ben merkeze falan da gitmiyorum, ben niye çok yiyorum” dedi ve hep birlikte güldük. Gerçi ben buraya gitmeden son iki hafta iyice abartmıştım, gelsin çikolatalar gitsin dondurmalar…  Ama sanırım bu merkeze gitmeden önce kendim için bir tek faydalı değişimde bulunmuştum o da su niyetine içtiğim diyet kolayı bırakmak olmuştu. Ağzıma bir damla bile koymuyordum, çünkü koyarsam tekrar geri başlamaktan korkuyordum. Bu sayede artık diyet kola sadece tatillerde birkaç bardak içtiğim ufak bir zevk olarak kaldı, kendimi tamamen çok daha sağlıklı olan suya yönelttim.

    Annem, arkadaşı ve ben merkeze doğru yola koyulduk. Merkeze vardığımızda biraz hayal kırıklığı yaşadık; çünkü burası, genelde çok hasta kişilerin iyileşmek için gittiği bir detoks merkeziydi ve enerjisi biraz ağırdı. Her gün birçok ders vardı. Ben bu derslere girip sonra gidip annemlere özetliyordum. En önemli yapmamız gereken sabah-akşam aç karnına çimen (buğday) suyu sıkıp içmekti, aralarda bir sürü değişik sebze suları… Kan tahlillerimiz oldu, benim kolesterol yüksekti, karaciğerde yağlanma vardı. Tabii gitmeden insan bu kadar abartırsa! Annemin bile tahlil sonuçları benden daha iyiydi. Utanç verici bir durumdu.
    Derslerin biri kolon hidroterapiyle ilgiliydi. Daha önce hiç duymamıştım. Derse katıldım ve pür dikkat dinledim. Odaya gidip annemlere söylediğimde önce “Biz yaptırtmayız hayatta öyle bir şey” dediler. Sonradan “Peki, o zaman ilk sen yaptırt, biz de ona göre yaptırtacağız.” dediler. Ben, kobay olarak ilk randevuyu alıp gittim. Aman Allahım muhteşem bir olaydı! Lavmandan çok daha faydalı ve rahat bağırsak temizlemesi olan kolon hidroterapiyi benden sonra annemler de yaptırdılar ve biz kaldığımız sürece en az dört beş kez bu işlemi uygulattık. Kolon hidroterapi, kalın bağırsağı filtre edilmiş ılık suyla yıkayan sağlıklı bir arınma yöntemidir. Hem fiziksel, hem de duygusal rahatlama sağlar.

    Orada kaldığımızın dördüncü günü benim acayip midem bulandı ve çok kötü bir detoks moduna geçtim. Odadan çıkıp yemek bile görmek istemedim. O sıralar annemler bana odaya yine çimen suyunu günde iki kez getiriyorlardı. Onu içmeye devam ettim, o kadar. Başka hiçbirşeyi ne yiyebildim ne de içebildim. Fakat bir hafta sonra kendimi çok iyi hissediyordum. Çimen suyu buğdayın henüz tam olgunlaşmamış, aşağı yukarı 15-20 santimetre kadar büyümüş halidir. Bir Türk kahvesi fincanı kadar çimen suyunda çok yüksek miktarda enzimler, vitamin ve mineraller, klorofil ve amino asitler vardır. Besin değeri bu kadar yüksek olan çimen suyu istenilirse evde de yetiştirilip düzenli olarak içilebilir.

    Evlendikten sonra Maryland’e taşınan Nuriş, bizi dört günlüğüne sürpriz yapıp ziyarete geldi. Onu da hemen çimen suyuna başlattık. O da çok kötü oldu. Hatta bir sene sonra bir gün yağmurdan sonra arabasının camını açtığında içeri giren çimen kokusundan dolayı öğürmeye başladığını ve hemen camı kapadığını anlattığında çok güldük. Bir ayın sonunda hepimizin yüzü parlıyordu, bütün sebze sularından acayip oksijen almıştık. Annem ve arkadaşı 10-12 kg  verdiler. Ben de 8kg verdim. Annemin arkadaşı sekiz senedir diyabetti ve orada son iki hafta hiç ilaç bile kullanmadı ve şekeri tabana vurdu. Hepimiz çok mutluyduk.

    Son akşam Adil geldi ve biz hep birlikte oradaki bir aylık bitişimizi kutlamak için yemeğe gittik . Yine yemekle kutlama! Gerçi hiçbirimiz çok fazla yiyemedik; çünkü bir ay çok sağlıklı yedikten sonra yemekler ağır geldi, ve sürekli çiğ sebzeler tükettiğimizden ağzımıza attığımız her lokma inanılmaz lezzetli geldi.

     

  • Didem Kanca Üstay Nasıl Kilo Verdi?

    12 hafta boyunca NTV kanalında yayınlanan 5 kere 5 programında yer alan diyetisyen Didem Kanca Üstay nasıl kilo verdiğini anlatıyor. Nasıl kilo verilir?

    https://www.youtube.com/watch?v=7eiBDlhMxx0

  • Diyet Psikolojisi

    Hep içimde inanılmaz bir heyecan duyuyorum, acaba ne ile ilgili yazabilirim diye. Bu sefer sizinle diyet psikolojisinin kişiler üzerinde nasıl bir etki bıraktığıyla ilgili izlenimlerimi ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Genelde kilo vermek için diyet stresine girdiğimizde bir an önce fazla kilolarımızdan kurtulmak isteriz. Bunun için de yapmayacağımız hiçbirşey yoktur. Şok diyetler, çeşitli ilaçlar, aşırı egzersiz, kilo verdirdiğini iddia eden içinde ne olduğu bilinmeyen vücuda sıkılan enjeksiyonlar, incelttiğini iddia eden aletler ve daha niceleri…. Kendimizi o kadar çaresiz hissederiz ki, ne olsa yapmaya hazırızdır. Hiçbirşeye para harcamaz ama bu tip şeylere bir ton parayı gözümüzü kırpmadan veririz, hatta ruhumuzu bile satabiliriz. Kilo vereceğiz ya, herşeye değer! Ve ne acıdır ki çözümü hep dışarıda bir yerlerde birilerinde ararız. Aradığımızı bulamayınca da hayal kırıklığına uğrarız. Ama hep bakmayı unuttuğumuz bir yer vardır, o da “İÇİMİZ”dir.

    Kendimizi dinlemek yerine başkalarını dinlemeyi tercih ederiz. O başkası, bize bir kibrit kutusu kadar peynir yiyin der, ya da iki salatalık 150 gram yoğurt! Biz de hemen uygulamaya koyuluruz. Kendimize hiç sormayız bile, “acaba ben peynir yemek istiyor muyum, ya da kibrit kutusu kadar ile doyacak mıyım?” Çünkü o kadar çok umudumuzu dışarıda başkalarının iki dudağının arasından çıkacak kelimelere bağlarız ki, içimizdeki sesi bırakın duymayı, varlığını bile unuturuz. Oysa karşımızdaki kişi nasıl bilebilir, bizim ne zaman acıktığımızı, ne kadar ile doyacağımızı, canımızın ne çektiğini…? Hiç eliniz yemeğe uzandığında kendinize soruyor musunuz, “Ben neden şimdi yiyorum, hakikaten fiziksel olarak aç mıyım, yoksa başka duygularımın açlığını bastırmak için mi yiyorum?

    Ben kilolu zamanlarımda hep şöyle derdim: “Ama ben yemek yemekten çok büyük keyif alıyorum.” Taa ki master programında beslenme derslerimden birinde profesörlerimden birisi bir gün sınıfa bir kutu çikolatayla girene kadar… Sınıftaki herkese ufak bir parça çikolata verdi ve “haydi yiyin” dedi. Biz de şaşkınlıkla, acaba bunun arkasından ne çıkacak merakıyla yedik. Ardından elinden eşarplar çıkardı ve herkese dağıttı. Bir parça daha çikolata verdi. “Şimdi gözlerinizi kapatın, öyle yiyin” dedi. Aman Allahım, ne kadar lezzetli geldi o çikolata. Oysa biraz önce de aynısını yemiştim ama hiç böyle hissetmemiştim. Bunun üzerine kulağımıza takmamız için tıkaç verdi. Bu sefer hem gözlerimiz kapalı hem de kulaklarımız tıkalı yedik. Size yediğim çikolatadan aldığım hazzı anlatamam. İki duyum birden sistem dışı bırakılınca bu sefer yediğim şeye çok daha fazla odaklanmıştım. İşte o anda gördüm ve anladım ki, ben yemek yerken keyif almak ne demekmiş bilmiyormuşum. Çoğumuz yemek yerken farkına bile varmayız, ne zaman başladık ne zaman bitirdik. Sinirle yenilen tatlılar, televizyon karşısında atıştırılan çerezler, üzüntüyle tüketilen bir tencere makarna, yarın diyete başlayacağım stresiyle bitirilen kutu kutu çikolatalar, sohbet esnasında ağzınıza attığınız mezeler… Sizce bunları böyle yerken hakikaten keyif alıyor musunuz, ne yediğinizin farkında mısınız?  Yoga öğretmeni ablam yurt dışındaki merkezlerde yemeğe oturduklarında ilk 20 dakika konuşmanın yasak olduğunu söyledi. Herhalde boşuna bu yasak konulmadı diye düşünüyorum. Beyine tokluk hissi 20 dakikada gittiği gibi aynı zamanda kişi duyarlılığı çok daha yüksek bir şekilde yemeğini yiyerek hem vücudunu hem de ruhunu doyuruyordur.

    Siz belki benim yazılarımda okumaktan sıkılacaksınız ama ben yazmaktan yorulmayacağım. Lütfen, lütfen, lütfen çözümü dışarıda değil, kendi içinizde arayın. Farkındalığınızı artırın. 2010 sizin, bizlerin, hepimizin farkındalığımızın en dorukta olduğu sene olsun…

  • Duke Üniversitesi Structure House, North Carolina - 2004

    (Kilo sorunu yaşayan ve diyabet hastaları için özel program)

    Ben New York’ta kilolarımla savaş halindeyken annem ve yakın bir arkadaşı da  İstanbul’da aynı savaşı veriyorlardı. Uzun araştırmalardan sonra Structure House’un zayıflama konusunda çok başarılı olduğunu öğrendim. Hemen bir aylığına burada bir yer ayarladık. Ufak apartman dairelerinde kalma gibi bir seçeneğimiz olduğundan, biz iki oda bir salondan oluşan bir daire seçtik kendimize. Dairemiz gayet komforluydu ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Gittiğimizin ertesi sabahı aç karnımıza hemşirenin yanına kan vermeye gittik. Tiroidlerimizden kolesterole kadar tüm tahlillerimiz yapıldı. Gün içinde çıkan sonuçlara ve kilomuza göre beslenme uzmanı bize kaç kalorilik neler yiyebileceğimizi anlattı.

    Haftabaşında elimize verilen yemek listesinden tüm hafta kahvaltı, öğlen ve akşam ne yiyeceğimizi kalori limitimize göre seçiyorduk. Verdiğimiz listeye bakılarak her öğün önümüze seçtiğimiz yemek konuluyordu. Araöğünler yoktu. Ama işin en komiği eğer birimiz diğerine göre daha lezzetli bir yemek seçtiyse çok bozuluyorduk ve gözümüz ondakinde kalıyordu.  Genelde yemek sonrası bir meyva veriyorlardı. Biz o meyvayı acıktığımız başka saatlere saklıyorduk.

    Herkesin kendine ait bir kartı vardı ve lobide duran tartıda her sabah gidip kartımızı geçirip tartılıyorduk. Kart günde sadece bir kere tartılmamıza izin veriyordu. Sanırım tartılmayı saplantı haline getirmemiz için bu yapılmıştı. Malum insan kilo verme odaklı oldu mu, tuvalet öncesi, sonrası, yemekten önce-sonra, sabah uyanınca, akşam yatmadan gibi gün içinde 500 kez tartılmak isteyebiliyor.Smile

           

    Her sabah 7:00’de ormanda bir saatlik sabah yürüyüşümüz vardı. Temiz havada kahvaltı öncesi yürüyüş iyi geliyordu. Hava sabah saatlerinde daha nemli olduğundan ufak incecik yılanlar yürüyüş yaparken önümüzden kıvrılarak geçiyorlardı. İlk sabah çok korktum ve yadırgadım ama sonrasında alıştım, onların geçmesini bekleyip yürüyüşüme öyle devam ediyordum. Gün içinde çeşitli egzersiz dersleri vardı. Canımız isterse sevdiğimiz yapabileceğimiz derslere katılıyorduk.

    Bir hafta sonra ablam da Washington DC’den bizi ziyarete gedi ve 10 gün kaldı. 3 kişiden 4’e çıkmış olduk. Arabayla gelmesi çok iyi oldu, çünkü yoksa sırf merkezde kalınca insanın canı çok sıkılıyor. Gerçi haftanın belli günleri bazı geziler oluyordu, ama yine de her akşam saat 6:00’da yemek bittikten sonra canımız sıkılıyordu. Altımızda araba olunca gezmeye başladık.

    Eğer buraya gidip programa uyup size verilen besinler dışında başka birşey yemezseniz muhakkak kilo verirsiniz. Yemekler fena değil, sabah yürüyüşleri muhteşem, fakat egzersiz dersleri biraz zayıf, çünkü seviye farkları yok. Aşırı kilolularla aynı derste olunca insanın temposu ona göre düşebiliyor. Yürüme mesafesinde hiçbir şey yok, araba şart. Kilo vermek için merkez arayan kişilere kesinlikle tavsiye edebileceğim bir yer. Uzman doktor ve hemşireler kontrolünde tüm görüşmeler ve toplu konuşmalar gerçekleşiyor.

  • Ekran Yasağı!

    Uzman Diyetisyen Didem Kanca Üstay ve Diyetisyen Pınar Doğan çocuklardaki ekran yasağını ve beslenmeye etkisini anlatıyor.

  • Green Mountain at Fox Run, Vermont - 2004

    (Sadece bayanlara yönelik diyabet ve zayıflatma programı)

    Yine verdiğim kiloları yavaş yavaş almaya başladığım dönemlerden birini yaşıyordum. Panik oldum ve hemen tekrar bir zayıflama merkezi araştırmaya başladım. O sıralar New York’ta yaşadığım için bulabildiğim en yakın merkez Vermont’taydı. Hemen ilk iş rezervasyon yaptırdım ve gittim. Sadece bayanlar programa katılabiliyordu ve merkezde çalışanlar da bayandılar. Bir haftalığına gittiğim bu yerde kimse benim neden katıldığımı pek anlayamadı, çünkü herkes obez denecek derecede kiloluyken benim ise ekstra 5 kilomdan başka ortada görünen vahim bir durum yoktu. Ama vahim durum şuydu: İpin ucu kaçmıştı ve ben bunun farkındaydım, kendi başıma bir türlü aşırı yememi durduramıyordum.

    Oraya gece vardığımda çok mutluydum, çünkü kafaya koymuştum, son aldığım 5 kiloyu hemen bir haftada verecektim. Sabah uyandığımda kahvaltıya gittim. Açık büfeydi ve istediğimiz kadar herşeyden yiyebiliyorduk. Gerçi sağlıksız bir şey yoktu ama hepsi de aşırı tüketildiğinde kilo yapabilirdi. Şaşırmıştım, çünkü açık büfe bana göre değil diye düşünüyordum. Gün içinde uzman bir terapist kadınları toplayıp sohbet havasında herkesi konuşturuyordu. Kadınlar neden orada olduklarını anlatıyorlardı. Kimisini kocası ailesi zorlamış, esasında hiç orada olmak istemiyordu, kimisi kendi isteğiyle gelmişti. Ama herkesin gözleri benim üzerimdeydi: Bu zayıf kız neden buradaydı? Ben de suçlanarak esasında beslenme masterı yaptığımı ve sadece bu tip merkezleri gezerek tecrübe edinmek istediğimi belirttim.

    Kış ortası olduğundan dışarıda kar ayakkabılarıyla yürüyüşler, cross-country skiing gibi açık hava sporları mevcuttu. Benim dışımda bu sporlara katılım çok azdı, çünkü herkes çok kilolu olduğundan katılmak istemiyorlardı. Hatta birkaç kişi cross-country yaparken düştüler ve kalkamadılar. Başımızdaki eğitmen, ben ve bir kişinin yardımıyla ancak onları kaldırabildik. Bunun üzerine utanıp pes ettiler ve kayakları çıkartıp ellerine alarak merkeze yürüyerek geri döndüler.

    Gün içinde de sürekli egzersiz dersleri vardı. Ben hepsine katılıyordum. Hatta bir iki dersi sadece eğitmen ve ben yapmıştık. En az kilo vermeye ihtiyacı olan bendim ama en çok spor yapan ve açık büfede en az yiyen bendim.

    Kaldığım bir hafta boyunca kendim dışında kimsede çok fazla bir kilo kaybı görmedim. Açık büfe olduğundan insanlar kendi limitlerini bulmakta zorlanıyordu. Akşamları yapacak hiçbir şey olmadığından genelde arabası olanlar başkalarını da ayartıp yakındaki bir bara gidip orada içip yiyorlardı. Ben gayet disiplinli akşam yemekten sonra odama çekilip ablamı arıyordum ve ona  telefonda söyleniyordum: Ben açım, çok açım, bu gece nasıl uyuyacağım?

  • Herkes Kilosuyla Boğuşmaya Devam Ediyor!

    İlk olarak size muhteşem öğretilerle dolu renkli bir 2010 dilerim. Bana gelen danışanlarım için kilo açısından 2009'un son devreleri bayağı zorlu geçti. Herkesin içinde önüne geçemedikleri bir yeme hissi oluştu. Ben dahil olmak üzere!. Bana göre bunun nedenlerinden biri de dünyada oluşan negatif enerjilerin insanlara vermiş olduğu ağırlıktı. Umut ediyorum ki yeni yıla, yeni ve hafif enerjilerle girip tüm bu ağırlığı üzerimizden atabiliriz.

    Sizlerle bana gelen danışanlarımın bu süreçte bana yazmış oldukları bazı e-mailları paylaşmak istiyorum. Bunun nedeni de eğer siz de geçtiğimiz aylarda kendinizi kilo problemiyle ilgili umutsuz vaka olarak görüyorsanız belki bu yazışmalar size yardımcı olur ve bu yolda yalnız olmadığınızı görürsünüz.

    Sevgili Didem, bu aralar oradan oraya çok misafirliğe gidiyoruz, holiday zamanı da olduğu için dört tarafta kekler, kurabiyeler var, hiç dayanamadığım yiyecekler. Çok yiyorum bu aralar Didemcim. Pilatese de gidemiyorum bir haftadır, gelene kadar da gidemem herhalde. Pantolonlarım sıkmaya başladı, ne yapacağımı bilemiyorum ama bu aralar iştahım çok açık ve durduramıyorum kendimi. Yine o kısır döngüye girmek istemiyorum. Annemin burada olmasının tadını çıkartmak yerine çok üzülüyorum bu aralar. Hiç kendimi, bedenimi dinlemiyorum. Aç değilken bile hala tıkınıyorum. Sana da yine söyleniyorum Didemcim ama şu aralar tam bir panik halindeyim. O, yazın tutturduğum çizgiyi yakalayamıyorum ve sürekli kendimi suçlayıp duruyorum.

    Bakın bir başka danışanım bu dönemde yeme içme ile ilgili önüne geçemediği dürtüler hakkında neler yazmış:

    Didemcim, bu aralar çok yiyyorum sıkıntıdan. Galiba kilo da aldım biraz. Bugün markete gittim ne kadar abur cubur buldumsa aldım. Sonra da hepsini yedim. İşin kötüsü evde hiçbir şey bulamazsam dilim dilim ekmeğe bal sürüp yiyorum gecenin bir köründe. Moralim çok bozuk bu aralar. Yine eski halime dönüyorum galiba. Çok korkuyorum Didemcim.

    Ya kendi hakkında olumsuz duygular üretenlere ne demeli? İşte bir danışanımın e-maili:

    Ben yine bunalımlardayım, kendimi şişko patates gibi hissediyorum. Allah rızası için bana şöyle en 'şok'undan bir liste verir misin? Biliyorum sen diyeceksin ki şok mok olmaz, kontrollü ye falan filan, ama hani bir keresinde de patatesl meyveli, sebzeli 3 günlük bir diyet vermiştin ya, ondan sonra o gazla çok iyi devam etmiş ve kilo vermiştim. Yine kendimi öyle bir şokla dürtmeye ihtiyacım var. Noooooooolluuuuuuuuur acil yardım!!!!!!

    Tüm bu maillara benzer daha birçok maili sizlerle paylaşabilirim. kesinlikle hissettiklerinizde ve yaşadıklarınızda yalnız değilsiniz. Ama sunu bilin ki: çözüm ne ben, ne de dışarıdaki başka insanlar, ilaçlar ya da diyetler değildir. Çözüm tamamen sizin içinizde yatıyor. İçinizdeki egoyu, canavarı susturabilmek ancak sizin elinizde. Lütfen ama lütfen hayatta her ne yaparsanız yapın farkındalıkla yapın. Ben kimseye sakın hamburger, pizza, baklava yemeyin demiyorum. Madem çok istiyorsunuz yemek ve o kaloriyi alacaksınız, o zaman bunu, tadını çıkara çıkara yapın. Keyif alarak yapın. Bizler çoğu zaman hem yiyoruz, hem pişmalık duyuyoruz ve yediğimizin tadına bile varamıyoruz. Güzel bir yemek te yiyecekseniz şayet, hakkını vererek yiyin lütfen.

    Size 2010 için olabilecek en büyük dileğim yüksek farkındalıkla geçireceğiniz ve her şeyin doya doya tadına varacağınız bir sene geçirmenizdir.

  • Hippocrates, Florida - 2004

    Bir insan 11 ay içinde üç kere aynı merkeze gidip senenin 2 ayından fazlasını orada geçirir mi? Eğer burası Hippocrates ise “Evet”

    New York’ta yüksek lisansımı yaparken kronik yorgunluktan şikayeti olan bir arkadaşım buraya gittikten sonra nasıl kendini çok iyi ve enerjik hissettiğini, esasında herkesin oraya gitmesi gerektiğini bana anlatınca ben de hemen ilk fırsatta buraya üç kişilik 4 haftalığına rezervasyon yaptırdım. O sıralar 100 küsur kiloya fırlayan annem ve arkadaşının da acilen kilo vermeleri gerekiyordu. Tabii ben de yine 70’li kilolara doğru hızla ilerliyordum. Bir ayda ancak kiloların bir kısmı giderdi. Annemler İstanbul’dan geldiler. New York’ta buluşup Florida’ya uçtuk.

    Bir gün önceden oraya vardığımız için gece dışarı çıkıp deli gibi yemek yedik, sabah kahvaltıda da yine aynı şekilde abarttık. Sanki bir daha hiç yemek yemeyecekmişiz gibi!

    Hippocrates’e vardığımızda daha kapıdan girer girmez hayal kırıklığı yaşadık. Girişte eski bir salon ve yüzleri soyulmuş minderler… Fiyatı ucuz olmamasına rağmen bu bakımsız görüntü bizi mahsunlaştırdı. Ama İngilizce'de bir deyim vardır ya, bayılırım: Kitabı kapağına göre yargılama!

    İçeride yaşlıcana bir bayan bizi güler yüzle karşıladı ve kalın birer dosya verdi. Dosyanın içinde kaldığımız sürece alacağımız derslerin notları vardı. Sonra odamıza gittik. Üçümüz aynı odada kalıyorduk. Oda hiç güneş almıyordu. Böyle sağlıklı bir yerde bu da neydi? Hippocrates felsefesiyle uyuşmayan bir nokta! Güneş enerjidir ve yiyeceklerimizin hepsinin güneş enerjisi almış olması gerekirdi. Ama odalarda güneş yoktu.

    O gün öğlen açık büfeden istediğinizi yiyin dediler. O da ne, büfede sadece çiğ sebzeler, baklagiller ve çerezler vardı!!! Kabak, karnabahar, brokoli, filizlenmiş mercimek, kereviz, biberler, vs… Evet buraya gelmeden “çiğ” bekliyorduk ama bu kadar da değildi. İlk alırken zorlandık. Ama aç kalmamak uğruna bir şeyler yedik. Derken akşamüstü taze sıkılmış kereviz-salatalık suyu karışımımız geldi. Onu da içtik. Hippocrates’te yemek düzeni şöyleydi: Sabah aç karnına taze sıkılmış çimen suyu, arada salatalık suyu sonra öğlen yemeği, arada kereviz-salatalık suyu ardından akşam yemeği. Her şey çiğ, her şey sebze. Meyve bile yoktu. Konsept vücuttaki alkali seviyesini yükseltip asit seviyesini minimuma indirmekti. Tüm hastalıkların nedeninin vücuttaki fazla asit olduğuna inanıyorlardı.

    İlk başta çok zorlandığımız bu programda gün geçtikçe inanılmaz enerjiyle dolduğumuzu, kilo verdiğimizi ve etrafımızdaki birçok hasta kişilerin iyileştiğini görünce daha büyük bir motivasyonla programa devam ettik. Annemin arkadaşı 8 senedir kullandığı şeker ilaçlarını orada kaldığı sürece bıraktı ve şekeri normal seviyelerde gitti. Düşünsenize ilaç alınmayan bu bir ay boyunca karaciğer ne kadar dinlendi. Annem ve arkadaşı hatırladığım kadarıyla 15 kilo verdiler. Ben de 10 kilo! Ama kilolardan ziyade bol enerjiyle beslendiğimiz bir ay boyunca kendimizi hayatımızda olmadığımız kadar iyi hissettik.

    Buradan döndükten sonra herkes anneme “Sen botoks yaptırdın, bize söylemiyorsun” diye tutturdu. Oysa yiyeceklerden aldığımız oksijen hücrelerimizin en derinlerine kadar işlemişti.

    Programa başlamadan önce kan tahlilleri yapılıyor ve program bitiminde tekrar tahlil yapılıp başlangıç ve bitiş değerleri karşılaştırılıyor. Aynı zamanda lavman, mikroskopta alınan ufacık kandan hücre analizi yapılmakta ve kişi ona göre yönlendirilmektedir. Gün içinde çeşitli dersler verilmekte ve kişiler bu tarz beslenme ve hastalıklarla ilgili bilgilendirilmektedirler. Burada kilo vermeye yönelik kalori hesaplarının hiçbirisi yoktur. Size söylenilen tek şey, sağlıklı yerseniz vücut otomatik olarak gerektiği kiloya düşecektir.

    Sabah erken saatlerde ağaçlıklı bir alana yürüyüş parkuruna götürüyorlar. Akşamları saat 18:00’de yemekten sonra yapacak hiçbir şey olmuyor, ve insanların canları çok sıkılıyor. Şiddetle araba kiralamanızı tavsiye ederim. Biz kiraladık ve akşamları çok daha rahat geçti.

    Bu kadar memnun kaldıktan sonra babamın da buradan faydalanmasını çok istedim. Ocak’tan sonra Mayıs’ta babam ve annemle 2 haftalığına gittik. Çok memnun kalan babam, sadece 2 hafta kaldığına pişman oldu ve aynı sene Kasım ayında üç haftalığına gittik. Bu gidişimizde çok yakın bir arkadaşım da bize eşlik etti. Bizden sonra kime tavsiye ettiysek gidenlerden herkes çok memnun kaldı. Kanserden şekere kadar birçok hastalığa çok iyi geldiğini bizzat gözlerimle gördüm. İlk geldikleri gün zorla yürüyen odalarından çıkmakta zorlanan hasta kişiler 3. haftanın sonunda abartmıyorum spor derslerine katılıyorlardı. Biliyorum çok kuvvetli bir söz ama mucizelere inanmam fakat Hippocrates’e inanırım.

    Önerilen minimum kalma süresi 3 haftadır. Eğer gidecek olursanız lütfen en az 3 hafta kalmaya özen gösterin. Hiçbir lüksü olmadığı gibi biraz eski de gelebilir. Hatta ilk gittiğinizde “Bu kadar para verdim, bu da ne?” diyebilirsiniz. Program daha ucuz olsun diye genelde tanımadığınız kişilerle aynı oda da kalabilirsiniz. Eğer maddi durumunuz el veriyorsa ayrı odalarda kalmanızı tavsiye ederim.

    Hippocrates benzeri bir yer de Ann Wigmore Institute Puerto Rico’da yer almaktadır. Sanırım Kaliforniya’da da benzer yerleri bulunmaktadır. Eğer “raw food centers” diye internette araştırma yaparsanız, daha detaylı bilgilere ulaşacağınıza inanıyorum.

    ***Bu arada Hippocrates merkezi ile hiçbir bağlantım yoktur. Yazılarımın hepsi sizleri bilgilendirmek, doğru bir şekilde yönlendirmek ve sizlere yardımcı olabilmek amaçlıdır. Lütfen yazılarımı okurken içinizde en ufacık bir şüpheniz olmasın. Amacım reklam yapmak değildir.

  • I. Uluslararası Fiziksel Aktivite, Beslenme ve Sağlık Kongresi

    Kongre'de konuşulanlar:

    1. Yetişkinlik çağından itibaren kişiler her 10 yılda ortalama 2.5 kg alıyorlar.

    2. Psikolojik problemlerden kaçmak için bazı kişilerde fazla egzersiz yapma eğilimi olabiliyor ve bu insanlar bir süre sonra egzersiz bağımlısı haline gelebiliyorlar. Vücut spor esnasında endorfin adlı kendimizi iyi hissettiren hormon salgılandığından, spor yapan kişi de bu hormonu özlüyor ve aşırıya kaçabiliyor.

    3. Egzersiz için genelleme yapmak çok zor. Yapılan 12 haftalık düzenli egzersiz üzerine bir araştırmada herkesin vücudunda farklı değişimler ortaya çıktığı gözlemlendi. Bundan dolayı kişileri egzersiz konusunda belli bir kategoriye koymak çok zor. Her vücut çok farklı.

    4. Egzersiz daha fazla açlığa yol açabiliyor ve dolayısıyla spor yapan kişiler de daha fazla yemek yeme eğilimi olabiliyor.

    5. Düzenli egzersiz yapıldığı takdirde bir süre sonra vücut bu egzersiz temposuna alışıyor ve açlık hissi kaybolabiliyor.

    6. İki grup arasında karşılaştırma yapmak için klinik bir çalışma yapılıyor. 1. Grup Diyet + Egzersiz yapıyor (haftada 3 yürüyüş) 2. Grup sadece diyet yapıyor. Bu araştırmanın sonucuna göre iki grup arasında kas kaybı, vücut ağrılığı, yağ yüzdesi ve bel çevresi incelmesinde belirgin bir fark görülmüyor. Sadece kalça çevresinde egzersiz ile daha fazla incelme görülüyor. 1. Grupta 7.15 cm kalçada incelme görülürken 2. Grupta bu oran sadece 4.84 cm'dir. Bu çalışmaya göre bölgesel zayıflamada egzersizin daha etkin olduğu gözlemlenmektedir.

    7. Çocukların gelişiminde egzersiz beslenmeden daha önemli bir yer tutmaktadır.

    8. İstanbul okullarında yapılan araştırmalarda çocukların %41'inde obezite görülmektedir.

    9. Türkiye'de obezite oranı %35'tir.

    10. Post menopoz zamanı kilo alımının önüne geçebilmek için mutlaka egzersiz ve diyet yapmak gerekiyor.

    11. Kemik erimesinin önüne geçebilmek için Harvard maksimum 1 bardak süt önerirken Amerikan tarım bakanlığı her öğün bir bardak süt tavsiyesinde bulunuyor.   

  • Kadın, Şiddet, Kilo

    KADIN ve ŞİDDET denilince akıllara genelde hemen fiziksel şiddet gelir. fakat çoğu zaman insanlar söz ile yapılan şiddetleri şiddet olarak algılamazlar, algılayamazlar ya da algılamakta zorluk çekerler.

    Ben sizlere bu yazımda beslenme ile ilgili kadınlara, erkekler ve kendileri tarafından uygulanan şiddetten bahsetmek istiyorum. Evlenirken çok sevdiği karısı kilo almaya başladıkça kimi erkek bu durumdan aşırı rahatsız olur. Bu sefer sürekli karısına 'hadi kilo ver, ne zaman kilo vereceksin, şu haline bak, evlendiğimizde ben seni alırken böyle miydin? Böyle olacağını bilseydim almazdım!...' Sanki manavdan iki kilo domates almıştı. Karşında duran bir insan var, senin de bundan haberin var mı peki? Ya da başka bir konuyla ilgili karısına çok kızmıştır, ve onun canını nasıl acıtacağını o kadar iyi bilir ki, hemen şöyle der: 'Sen ne kadar spor yaparsan yap, bacakların kalın ve hiçbir zaman Ayşe'nin bacakları gibi ince ve düzgün olmayacaktır.' İşte o an kadının bittiği andır!

    Biz kadınlar ise bu konuda o kadar hassas ve kırılganızdır ki, karşımızdaki böyle davranınca hemen suçlanarak: 'Evet biliyorum, bir an önce vermeye çalışacağım, elimden geleni yapacağım' deriz. Ya da içten içe kızar, her ne kadar kilo vermeyi kendimiz de istesek tepkisel olarak daha fazla yer, kilo almaya devam ederiz. Hatta şöyle erkekler bilirim, tanırım ki karısına sözleşme imzalatır: 'Eğer altı ay içinde karım Necmiye 10 kilo verirse ona istediği arabayı alacağım.' Karısı kilo vermediği sürece de araba alınmaz. Kilo verememiş olmanın cezasını kadın çekmelidir. Her an karısını ufacık birşey yerken görürse de hemen hatırlatır: 'Arabayı unut, sen bu gidişle duba gibi olacaksın şu haline bak, bırak araba almayı yakında kendine elbise almakta zorlanacaksın.'

    Eğer bu yazıyı yazarken abarttığımı düşünenler varsa yanılıyorlar, bilakis burada birçok başkalarından tecrübe etmiş olduğum ağır sözler de yer almamaktadır. Bir de kilolu eşlerini aldatan erkekler vardır. Bunlar esasında bitmiş bir ilişkinin ardından eşlerini aldattıklarını kabullenmek yerine sürekli eşlerine son senelerde ne kadar kilo aldıklarından, bakımsız ve sıkıcı olduklarından ve daha birçok başka konulardan şikayette bulunurlar. Amaç eşlerine kendilerini iyice kötü hissettirmektir. Esasında ha dayak atmışsın ha da bu sözlerinle kadınları dövmüşsün ne fark eder? hatta kimi zaman bir kadın için söylenen bir sözün yarası öyle ağırdır ki tokat atarak yapmış olduğunuz kızarıklık, morluk geçse bile kalpte açılan bir yara hiç kapanmamak üzere oracıkta kalıverir. Erkekler kendilerini suçlu hissetmek yerine karısını suçlu hissettirmeyi tercih eder. Bunu da sözsel tacizlerle çok güzel yerine getirirler.

    Bir de kadınlar vardır ki kendi kendilerine tacizde bulunurlar. Başkalarının bu işi görev edinmesine gerek yoktur. Kilolarından ve görüntülerinden o kadar muzdariplerdir ki, her an beyinlerinde bir ses: 'Bak, iğrenç oldun, şu haline bak, her tarafından yağlar fışkırıyor, kilo verene kadar hiç elbise almayacağım, haa tabii sen öyle deli gibi yemekler ye, ondan sonra da üzül, yok almayacağım hiçbir şey ve hiçbir yere de gitmeyeceğim, gör bakalım...! 'Daha geçen sene ne iyi duruyordum, offf selülitlerim felaket oldu, bu halde tabii kimse seni beğenmez, bu yaz kilo vermeden sana tatil filan yok, al bakalım cezanı.' Bu insanın kendine uyguladığı taciz değildir de nedir? Aynı zamanda sürekli hayatı ertelemekten başka birşey değildir. Biz kendimizi o kadar beğenmeyip sevmeyiz ki sonra da başkaları bizi beğenmeyip sevmedi mi üzülür söyleniriz. Kendimize o kadar ağır konuşuruz ki ruhumuzu en derinlerinden incitiriz. Sonra bekleriz ki başkaları bize iyi davransın. Tüm bunların üzerine en büyük cezayı da daha fazla yiyerek veririz.

    Artık bence uyanış zamanı geldi. Erkekler, kadınlara yapacağınız en acıtıcı tacizlerden birisi onun görüntüsüyle ilgili ağır konuşmanızdır. Kadınlar, kendinize yapacağınız en büyük taciz, ruhunuza ilettiğiniz negatif mesajlar ve duyarsızca yediğiniz bir ton yemektir. Artık kendinize ve etrafınıza daha iyi olmanın zamanı geldi de geçiyor bile... Şiddetli kadınlar en büyük şiddeti kendilerine uygularlar. UYANIN!!!

    Sevgililer Gününde, kendinize vereceğiniz en büyük hediye lütfen kendinizi SEVMEKolsun.

    (Her erkek veya her kadın yazdığım gibi değildir, çok anlayışlı olanları da vardır tabii ama ben sadece burada öyle olmayanlara değindim)

  • Kan Grubuna Göre Diyet

    Son senelerde herkesin kafasını karıştıran kan grubuna göre beslenme düzeni acaba ne kadar doğru diye hep düşünmüşümdür. Bu konuyla ilgili fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Bu diyete göre sağlığınızın daha iyiye gitmesi, kilonuzu kontrol edebilmeniz ve yaşlanmayı önlüyor olmanız gerekiyor. Kan grubunuza göre bazı yiyecek türlerini tüketirken bazı türlerini tamamen diyetinizden çıkartmanız gerekiyor.

    Tüm dünyadaki değişik yemek kültürlerine, coğrafya yapılarına ve ekolojiye bakacak olursak bunun doğruluğunu tartışmak çok daha rahat olabilir. Kimi insanlara et çok dokunurken “ama kan grubuna göre dokunmaz o yüzden daha fazla ye” demek ne kadar doğru olabilir ya da kolesterolü yüksekse? Kan grubuna göre diyet tüm dünyadaki en sağlıklı en uzun yaşayan insanların beslenme tarzlarını tamamen gözardı etmektedir. Okinawa’daki Japonlara bakarsak tüm halk aşırı şekilde balık tüketirler ve de pirinç ve buna rağmen çok sağlıklı ve uzun yaşarlar. Bu nasıl oluyor peki? O zaman halkın en az yarısının farklı şekilde besleniyor olması gerekirdi.

    Esasında değişik diyetlere baktığımız zaman ortaya çoğu zaman şöyle bir senaryo çıkıyor:  O kadar çok kilo vermek istiyoruz ki, ne olsa yapmaya denemeye hazırızdır. Sunulan hiçbir diyetin arkasında acaba klinik çalışma var mıdır yok mudur demeden hemen üstüne atlarız. Benim, siz okuyuculardan ricam, herhangi bir diyete başlamadan önce, o diyetle ilgili ciddi araştırmalar yapmanızdır. Ama en azından yapacaksanız daha bilinçli bir şekilde yapmanızı tercih ederim. Gerçi ben diyetlere inanmıyorum. Tüm dünyada diyet yapanların yüzde 98’i kilolarını fazlasıyla geri alıyorlar. Eğer diyet doğru bir şey olsaydı ve işe yarasaydı bu kadar insan tekrar kilo almazdı. Kişi diyet psikolojisine girdiği andan itibaren sürekli “diyetim bitince istediğim herşeyi yiyeceğim” hayaliyle yaşar, ve nitekim “DİYET” bittikten sonra da saldırmaya başlar, çünkü bir müddet kendine yasaklar koymuş ve aklı ruhu hep o yemediği yemeklerde kalmıştır. Sonra da hepsine saldırır.

    Kilo vermenin ilk yolu kendimizi sevip ona değer vermemizden geçer. Şöyle düşünün bazen sahip olduğumuz çantamız ayakkabımız bile çok daha değerli oluyor. Kirlenmesin, pislenmesinler diye yere koymayız, yağmurlu havalarda bazen daha eskimiş ayakkabılarımızı giyeriz. Oysa sıra kendimize geldiğinde düşünmeden çöp kutusu gibi vücudumuza yükleniriz.

    Bu yazıdan sonra sizden ricam, her sabah uyandığınızda aynanın karşısına geçip 21 kere “Seni Çok Seviyorum” demenizdir.

    Sevgi ve ışık daima sizlerle olsun.

  • M'nin Diyet Maceraları

    Aşağıdaki yazının orijinalini okumak ve resimleri görmek için:

    www.caferuj.com.tr/saglikli_yasam/Diyet_Gunlugu/2010/11/09/mnin_diyet_maceralari

    Selam Smile

    Dün sizlere 60 kiloda takılıp kaldığımı, bu yüzden bir beslenme uzmanıyla görüşeceğimi söylemiştim.

    Aslında bu kararımı vermemin çeşitli sebepleri var. Yıllardır diyet yapıp duruyorum kilo alıyorum, kilo veriyorum, tekrar kilo alıyorum tekrar veriyorum. Tam bir kısır döngü yani. Dolabımda her beden kıyafet var. 74 kilodan 63'e indikten sonra daha fazlası için kasmadım. Ama sonradan düşündüm, aslında bu kiloda mutlu değildim.

    Şimdi burada oldukça hassas bir nokta var. Birkaç gündür epey mail aldım sizlerden. Beni destekleyenlerin yanı sıra kilomun normal olduğunu, diyet yapmamın delilik olduğunu, hatta fazla kilolu insanlar için kötü bir örnek olduğumu yazanlar da oldu. Kimseyi üzmek, kırmak gibi bir amacım yok. Bu diyet günlüğü bir arkadaş sohbeti sırasında diyet yaparken yediklerini yazmanın motivasyonu artırdığını konuşmamız üzerine ortaya çıktı. Yazdıklarım aslında sadece diyetimi değil, günlük yaşamımın her anını kapsıyor.

    Bu ufak açıklamadan sonra bugün neler yaptığıma gelelim Smile

    Sabah uyanıp evime çok yakın olan Didem Kanca Üstay'ın 'Sayasa-Sağlıklı Yaşam Merkezine' doğru yürürken kafamdan milyonlarca düşünce geçiyordu. Çünkü daha önce de diyetisyenlere gitmiş, ancak hiçbir sonuç almamıştım. Dragos'un yeşil yollarından geçerek Sayasa'ya ulaştığımda farklı birşeyler yakalayacağımı hissetmiştim. Kapıdan içeri adım attığımda koskocaman bir bahçe ve güzel bir mandalina ağacı karşıladı beni. Nedense aklımdan burada güzel rakı balık yapılır diye geçti. Zayıflama hayalleriyle gittiğim Sayasa'da aklıma ilk gelenin rakı-balık olması rezaletti Smile Hemen bu düşünceleri kafamdan kovaladım. Daha sonra beni güler yüzüyle karşılayan Didem Hanımla koca koca kırmızı koltukların olduğu bir odada konuşmamıza başladık. Ben biraz meraklı olduğum için Didem'in hikayesini daha çok merak ettim. Çünkü üniversitedeyken onun da başı kiloları ile dertteydi ve bu dert ona mesleğinin kapılarını açmıştı. Yemenin %50si psikoloji diyen Didem Kanca Üstay'ı diğer diyetisyenlerden ayıran en önemli nokta sıcaklığı. Sizinle konuşurken hiçbir çekinceniz kalmıyor, yani gece oturup bir tencere makarna yedim deseniz bile sizi asla yargılamayacak birisi. Çünkü ne yaşadığınızı kendi deneyimleriyle anlıyor. Boş bir empati kurmuyor yani. 

    'Üniversitede 80 kiloyu gördükten sonra tartılara küstüm ve zayıflamaya karar verdim' diyen Didem'in şu an 50 kilo olduğunu ve oldukça hoş bir kadın olduğunu söylemem gerek Wink Sohbetimiz devam ettikçe kendime inancım arttı dersem abartmış olmam. Ne de olsa karşımda 30 kilo vermiş iradeli bir genç kadın duruyordu. Bu keyifli sohbet sırasında Didem bana diyette (ki kendisi bu sözcüğe inanmıyor) en önemli şeyin farkındalık duygusu olduğunu anlattı. Farkındalık duygusunu yakalayamadığınız bir yiyeceğin bizi asla doyurmayacağını öğrendim. Şimdi işin en keyifli kısmına geliyoruz. Farkındalık duygusunun öneminden bahsederken Didem bana çikolata sevip sevmediğimi sordu. Tabii ki seviyordum ve bir paket çikolatayı 1 dakikada yiyebilme yeteneğine sahiptim Kiss Ne de olsa çikolata hazzın diğer adıydı.

    İşte sevgili okur biz o hazzı tamamen yanlış algılıyormuşuz. Didem bir kaşık Nutellayı önüme koyarak: 'Şimdi bu çikolatayı gözlerini kapatıp, hissederek yemeni istiyorum' dedi ve odadan çıktı. Önümde tanıdık bir lezzet vardı. Kim bilir kaç gece televizyon karşısında Nutella kaşıklamıştım.

    Nutella'ya baktım, o bana baktı ve gözlerimi kapatıp yavaşça hissetmeye çalıştığım o çikolatadan bugüne kadar hiç almadığım bir tat aldım. İlk defa çikolatanın içindeki kakao ve yağ tatlarını bu kadar keskin hissediyordum.

    Çok keyifli geliyor değil mi?

    İkinci bir kaşık ister miydiniz? 

    Evet mi?

    Ben ikinci bir kaşığı yiyemedim Smile

    Hadi canım evde olsan kesin yerdin mi diyorsunuz? Evde denemesi bedava. Hadi siz de deneyin Laughing

    Bu eğlenceli test sonrasında Didem bana yeme isteğinin psikolojik boyutlarını anlattı. Yani o Nutellayı kaşıklamanızın sebebi patronunuza kızmanız, yalnız hissetmeniz ya da sevgilinizden ayrılmış olmanız olabilir. Farkettim ki ben de birilerine kızınca yemek yiyorum.  

    Kilomun sabitlendiğini anlattığımda ise bana 5 günlük bir tek gıda diyeti uygulamamı söyledi. Bu tarz diyetler kilonuz sabitlendiğinden vücuda 'Hadi devam ediyoruz' mesajını vermek için yapılıyrmış. Yani 5 günden fazla uygulamak yok. Ben bu tek gıda diyetine bayram tatilinde evde olunca başlamayı düşündüm. Çünkü iş yerinde bütün gün haşlanmış patates ya da sebze çorbası yemem çok zor. Metabolizmamı uyarma programım dışında protein ağırlıklı bir beslenme programı yaratmaya karar verdik.

    Bu arada Didem'in burçlara göre diyet tavsiyeleri de var. Burçlardan hiç anlamayan sadece Koç burcu olduğunu bilen benim bile ilgimi çekti anlattıkları. Ama bunları yarın anlatıcam, şimdi yemek yemem lazım.

    Ne mi yiyeceğim? Nutella olmadığı kesin Smile

    Sevgiler

    M*

  • Malezya'dan Diyetlerdeki Son Yenilikler

    Sevgili okurlar, bu ay sizlerle yeni dönmüş olduğum Malezya’daki uluslar arası diyetisyenler birliği konferansında geçen konuşmaları paylaşmak istiyorum.

    Yine en çok konuşulan konu dünyadaki artan obezite sayısı ve bu sorunun üstesinden nasıl gelebileceğimizdi. Son 10 senedir gittiğim tüm konferanslarda hep aynı konudan bahsediyoruz ve sorun aynı büyüklüğüyle katlanarak devam ediyor. Peki nerede yanlış yapıyoruz acaba?

    Ben bu konferansta en sonunda dayanamayıp bir konuşmacıdan sonra söz aldım. Gelen herkese şunu söyledim: Biz insanları 2 kere 2 dört eder gibi hesaplıyoruz. Oysa bu insanlar ruh, beden ve zihinden oluşuyor. Sürekli onlara bizim dediğimiz, şu kadar kalori alın, egzersiz yapın, az yiyin ama peki tüm bu söylenenler işe yarasaydı, o zaman bugün obez/kilolu sayısı yükselmek yerine azalırdı. Salonda herkes söylediklerimi onayladı.

    Artık bu konuya farklı bir bakış açısı kazandırmamız gerektiğine inanıyorum. Bir de harekete geçmemiz gerektiğine. Örneğin sürekli olarak çocuklar için televizyonda yiyecek reklamı çıkmasın diyoruz ama bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Oysa Norveç ve İsveç, 12 yaşına kadar olan çocuklara hitap edecek tüm reklamları televizyonlarında yasaklamışlar. Meşhur bir söz vardır: ‘Söyleneceksen harekete geç, harekete geçmeyeceksen söylenme.’

    Hong Kong’lu bir konuşmacı özellikle dünyadaki inanılmaz et/tavuk tüketimine dikkat çekti ve git gide dünyadaki karbon oranının yükseldiğini söyleyerek konuşmasını şöyle kapadı: ‘Hasta bir dünyada sağlıklı insanlar olamaz!’ Bir kilo etten dolayı dünyaya yaydığımız karbon uçakta yaptığımız bir seyahatten çok daha fazlaymış. www.earthlab.com da bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi bulabilirsiniz.

    Esasında anlatacak çok konu var ama bunlardan en önemlilerinden bir tanesi de şöyle: 70 yaş ve üzeri insanlara diyet yaptırtarak kilo verdirtmeyiniz, çünkü kilo veren her 10 kişiden 9’u birkaç sene içinde hayatlarını kaybediyorlar. Neden olarak ta kilo kaybından dolayı ortaya çıkan kas kaybı ve bağışıklık sisteminin çökmesi gösteriliyor.

  • Neden Sarelle'yi Ziyarete Gittim?

    Yazıma başlamadan önce şu noktayı vurgulamam gerektiğine inanıyorum: Bugüne kadar hiçbir markayla çalışmadım, ürünlerini satmadım, ya da kaldığım detoks/zayıflama merkezlerinin ücretlerini kendi cebimden ödedim ki kimseye borçlu hissetmeden dilediğimce, özgürce bireylerin ve toplumların sağlığını düşünebilecek şekilde fikirlerimi dile getirebileyim.

    Son zamanlarda sürekli her yerde Sarelle'nin "Siz ne yerseniz çocuğunuz onu yer"reklamlarını gördükçe bu nasıl bir mesajtır acaba diye düşünmeye başladım. Doğru, çocuğunuz siz ne yerseniz onu yer ama acaba siz Sarelle mi yemelisiniz sorusunu aklımdan geçirmeden edemedim. Kalktım Sarelle'nin sahiplerinden Zafer bey ile görüşmeye gittim. Sağolsun beni kırmadı ve büyük bir sabırla "Ama çocuklara yönelik olmamalı bu reklam" diye defalarca aynı konuyu dile getirmemi dinledi. Hatta eğer Sarelle ile ilgili negatif birşey yazarsam da bana karşı dava açmayacağını söyledi  Malum dikkatli olmam gerekir.

    Zafer bey, kendisinin de çocukları olduğunu ve Sarelle'yi satın aldıktan sonra içindeki malzemeyi baştan aşağıya değiştirdiklerini çünkü kendi ailesinin de bunları rahatlıkla tüketmesini istediğini belirtti. Piyasada katkı maddesiz fındık/kakao ezmesi olmadığını, kendilerinin tamamen doğal ve içinde palm ya da trans yağ olmadan ve hiçbir GDO'lu ürün kullanmadan üretim yaptıklarını, hatta reklam filmlerinde "doğal" kelimesini kullandıkları için rakip firmaların dava açtıklarını söyledi. Dava sonucu ne mi olmuş? Kaybetmişler çünkü tarım bakanlığı tarafından "haksız rekabet" olarak belirlenmiş, piyasadaki diğer ürünler doğal olmadıkları için. Ne kadar acı değil mi? Tamamen doğal birşeyi de dile getiremiyoruz esasında... Firmanın prensibi şöyle: "Gıda işinde olunca hassas davranmak gerekiyor, hem de çocuklar da olunca işin içinde, insan kendine kötülük yapabiliyor ama çocuklara göz göre göre yanlış yapmamak gerek diye düşünüyoruz." 

    Şimdi bana sorarsanız, ben yine de reklamlarına takıldım, sonuçta çocuklar sarelle mi yemeli diye düşünüyorum. Onların da bakış açısı şöyle, nasıl olsa çocuklara piyasadaki diğer içinde kötü malzemeler olan ürünler veriliyor, satın alınıyor, en azından bizimkisi alınsın. Hımmm.... bana göre tabii ki hiç alınmasın! İçerikler kısmında ilk sırada şeker sonra bitkisel yağ ve 3. sırada yüzde 13'lük bir rakamla fındık geldiğini belirtip sonuçta çocuklar şeker alıyor diyorum. Uluslararası gıda kodeksine göre tüm dünyada "İÇİNDEKİLER" kısmında kullanılan malzemeler en fazladan en aza doğru gitmek zorundadır. Bu tüm ürünler için geçerlidir. Ben en fazla şeker olduğunu ve çocuklar o zaman sırf şeker mi yiyecekler diye sorduğumda, Türk halkı tatlı sevdiğinden diğer opsiyonlarımız da var diyor. Hangi halk tatlı sevmiyor ki?  Hemen içeriğinde yüzde 45 fındık olan ürününü gösteriyor. "Bu daha sağlıklı ama genelde insanlar şeker oranı yüksek olanı daha çok seviyor" diyor. Şu noktada bu yazıyı okuyan herkese şunu tavsiye edebilirim, FINDIK oranı en yüksek olanı ve içinde PALM yağı kullanılmayanı alın çünkü hepimiz insanız ve yeri geldiğinde kaşık kaşık bu tarz gıdaları tüketebiliyoruz. Hatta bazen çocuklar mazeretimiz olabiliyor, "Çocuklar istiyor diye alıyoruz yoksa biz eşimle pek yemeyiz"  Peki, öyle olsun...

    Bu anlamda o zaman sizlere, diğer ürünlerle karşılaştırırsak Sarelle'nin daha iyi olduğunu söyleyebilirim çünkü markete gidip hepsinin içeriklerini tek tek inceledim. Eğer birşey yazacaksam sizlere doğru mesajı verebilmeliydim. Hatta benim bile bazen çikolata, kakaolu fındık ezmesi krizlerimin tuttuğu oluyor. Bundan sonra diğer markaların içi kimyasal ve şeker dolu ürünlerini almak yerine Sarelle almayı tercih edebilirim. Fakat yine de bitkisel yağ olarak tam olarak ne kullandıklarını belirtmediler. Bundan dolayı sizlere yüzde yüz gönül rahatlığıyla bu markayı alın diyemeyeceğim. Amerika'da yaşarken yüzde yüz fındık ya da badem ezmesi yiyordum, o da ayrı bir konu tabii. Keşke Türkiye'de de olsa, o zaman içine "Nasıl bir yağ girdi?!" diye düşünmeyiz.  

    Son söz olarak, Zafer bey belki kızacak ama, ben yine de reklamlarına takıldım ve onaylamıyorum. İşin içine çocuklar girince çok hassas oluyorum da!!! Ürünlerini farklı reklamlarla dile getirebilirler. Sonuçta şeker sadece çocuklar için değil, hamileler ve yetişkinler için de çok zararlı.  

     

     

  • Obez Çocuklar

    Hani derler ya, 'Elime doğdu' diye, benim yeğenim Sunaz da aynen öyle elime doğdu. Ablam Nesrin Amerika'da normal doğum yaparken ve acılar içinde Sunaz'ı dünyaya getirmeye çalışırken, ben işte o anda odadaydım. Sonra da onlar İstanbul'a temelli dönene kadar sık sık onları ziyarete gittim. Nesrin bazen bütün gün Sunaz'ı bana bırakırdı. Ben de sabahtan akşama kadar onunla vakit geçirirdim. Bundan dolayı Sunaz'cığa çok yakınımdır. Sunaz ilk doğduğunda ismi Su'ydu. Sonradan Naz'ı eklendi. Ben de doğar doğmaz onu Su'cuğum diye sevmeye başladım. Derken adı 'Sucuk' olarak kaldı.Ayaklarından dolayı da babaannesi onu 'börek ayaklım' diye severdi. Yani anlayacağınız üzere daha doğduğu andan itibaren biz Sunaz'ı yemekle bütünleştirdik.

    Sunaz şimdi 5.5 yaşında. İki hafta önce annem ve babam Bodrum'a gitmeden Nesrin'e, Sunaz'ı onlarla yollaması için yalvardılar. Ama Nesrin izin vermedi. Neden mi? Bizim Sunaz çok iştahlı bir çocuk, iştahlı doğdu ve iştahlı da yaşamına devam ediyor. Daha anne sütü emerken bile tombiş birşeydi. Geçen yaz annemlerle gittiği tatilden kilo alıp döndi. Bu kış ta Ankara'da babaannesine dört günlüğüne gittiğinde iki kilo alıp geldi. Çocukluğunda hep kilolarıyla savaş veren Nesrin'in en büyük kabuslarından birisi kendi çocuğunun da onunla bir gün aynı kaderi yaşamasıdır. Bundan dolayı Nesrin, Sunaz konusunda hep dikkat ediyor. Sunaz, az ve sağlıklı yesin diye, yuvasındaki menüyü okulun müdürüyle görüşerek bana değiştirtti. Anneanne ziyaretlerine ve doğumgünülerine sıkı yönetim geldi. Bir ara her gün Sunaz ve kilosundan bahseder olduk.

    Annemlerin Bodrum'a gittiği hafta eşim Murat ta Ağrı dağında zirve yapmaya gitti. İşten ayrılamayan Nesrin'le telefonda konuşurken 'Eğer Sunaz Bodrum'a seninle gider ve dönerse o zaman izin veririm. Sana yemek konusunda güveniyorum Didem. Annemler Sunaz'a kıyamıyorlar.' dedi. Ben de altı günlük yeğenimle bir seyahat için 'Olur, tabii ki de' dedim. Sunaz ve benim için bilet alındı ve annemlere sürpriz yapmak üzere yola çıktık. Sabah 8:00'deki uçağımıza Nesrin bizi bıraktı. Daha uçağa binmeden Sunazcık: 'Teyzeciğim, Bodrum'a varınca dondurma yeriz değil mi?' diye sordu. Ben de 'Bakarız Sunaz'cığım, daha şimdiden bunu konuşmaya gerek yok.' dedim. Uçağa bindik ve aynı soruyu hiç abartmıyorum belki 5-6 defa daha sordu. Bunun üzerine yanımızda oturan bayan Sunaz'ın aç olduğunu düşünerek ona çantasından çıkarıp bir sandviç vermek istedi. Sunaz aç olmadığından sandviçi istemedi. Ben de teşekkür ettim.

    Uçaktan indik, arabaya bindik ve yine aynı soru: 'Teyze, annem dedi ki bir tane çubuklu dondurma hakkım varmış, onu ben bugün yiyeceğim, tamam mı?' Bazen Nesrin beni gün ortasında arayıp ağlamaklı bir sesle: 'Didem, bu çocuk hep yemek düşünüyor, ben ne yapacağım?' dediğinde abarttığını düşünüyordum. Ama haklıymış. Sunaz yemekle ilgili soru sordukça ben de geçiştirmeye çalıştım. Sonra arabada uyuyakaldı.

    Annemlerin kaldığı yere varınca plajda yanlarına gidip sürpriz yaptık. Bizimkiler çok sevindi. Ben yukarı odaya eşyaları bırakıp gelmeye Sunaz anneannesine dondurmasını aldırtmıştı bileSmile Annem de hemen suçlanarak Embarassed: 'Annesi bu hafta için bir çubuklu dondurmaya izin vermiş, onu da şimdi aldık teyzesi.' dedi.

    Üç öğün açık büfe olan bir yerde tabii ki sürekli çocuğa 'Hayır' demek o kadar zor ki. Sabah kahvaltıya iniyoruz, Sunaz simit ve nutella yemek istiyor. 'Sunaz'cığım, daha sağlıklı birşeyler yesek' dediğimde, 'Olur teyze ama öğlen makarna yerim değil mi?' diye soruyor. 'Öğleni, öğlen gelince düşünürüz Sunaz'cığım' diyorum. Öğlen biraz makarna alıyor. Makarnası bitince, yüzüme masum bir şekilde bakıp 'Teyzeciğim, azıcık daha makarna alsam olur mu?' diye soruyor. Ayy Allahım içim gidiyor. Ne zor birşeymiş bu. Hani derler ya 'Bekara karı boşamak kolay' diye. Aynen o hesap, ben de kilolu çocukları olan ailelere: 'O zaman almayacaksınız, vermeyeceksiniz, yapmayacaksınız çocuğunuzun iyiliğini düşünüyorsanız' diyordum. Ama akıl ve kalp aynı işlemiyormuş, bunu öğrendim. Allahtan Sunaz çok söz dinleyen bir çocuk ve hiçbir şekilde tutturan bir çocuk değildi de işimi daha da zorlaştırmadı. Yumuşak bir şekilde 'Hayır'larımı dile getirdim. Sunaz'cığın aklını başka yönlere çekmeye çalıştım.

    Bir gün Nesrin'le telefonda konuşurken 'Bak kızına fazla yedirmiyorum. Hatta kilo bile verdi sanırım.' dediğimde, 'Ayy Didem, iyi sen kıyabiliyorsun, bazen ben kıyamıyorum ona.' dedi. Ahh o kadar zordu ki oysa, ama Nesrin'e söz verdiğim ve bana güvenerek gönderdiğini bildiğim için çok dikkat ettim. Ayriyetten hakikaten Sunaz'ın plajda karnı, bacakları daha 3-4 yaşından selülit kaplamış çocuklara benzemesini istemiyorum. Hatta dört yaşında bir çocuk vardı ki, durumu içler acısıydı. Resmini çaktırmadan çekmek istedim ama beceremedim. Yoksa yüzünü göstermeden o resmi buraya koymak istedim.

    Bir gece saat 23:00 civarında Sunaz çocuklarla çimde oynarken, her bireyini obez olarak nitelendireceğim derecede kilolu bir aile, çocuklarının yanına bir paket en büyük boy panço cips koydu. Sunazcık ta yazık, hem elini paketin içine sokup bir tane alıyor, hem de yan gözle ona bakıyor muyum acaba diye bana bakıyordu. Ayy, kıyamam ben ona. Ama kıymakCry zorunda kaldım. Gece olmuş 11 ve o yağlı sağlıksız cipsler. Arkadaşlarının yanında kesinlikle bir şey diyip Sunaz'ı utandırmayacağımdan ve onda kötü bir his bırakmak istemediğimden, beş dakika sonra yanıma çağırdım. 'Sunaz'cığım, anneannen ve benim çok uykumuz geldi, artık yatsak diyoruz.' dedim ve de odaya gittik. Akşam yatmadan önce Sunaz yine 'Teyze, yarın dondurma yesem olur mu'' diye sordu. Ben de bu kez 'peki olur, belki ben de yerim seninle Sunaz'cığım.' dedim. Sabah daha gözünü açar açmaz Sunaz'ın sorduğu ilk soru şu oldu: 'Teyze, sen bugün neli dondurma alacaksın?'!!!Cry O gün ben dondurma yemedim.

    Doğduğu günden beri yiyecek isimleriyle çağırılan Sunaz'ın bu tatildeki ismi de zeytindi. Güzel zeytin gibi gözlerinden dolayı çocuklar onu 'ZEYTİN'diye çağırıyorlardı.

    Hepimiz Sunaz'ın canı çekmesin diye hem az yedik, hem de normalde tailde yiyeceğimizden daha da sağlıklı yedik. Bu bir grup işidir. Hem siz çocuğun yanında sağlıksız şeyler tüketin, fazla yiyin, hem de çocuğunuzun az ve sağlıklı yemesini isteyin. Denklem böyle işlemiyor. Eğer çocuklarınız sağlıklı yesin istiyorsanız, ilk adımı sizler aile olarak atmak zorundasınız. Çocuklarınızın sizin aynalarınız olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Aynı zamanda Sunaz hareket etsin diye, bir ben bir annem sürekli onunla denize girdik durduk.

    Sunaz'a hiçbir şekilde kilosuyla ilgili en ufacık bir yorumda bulunmadım. Bazı şeyleri yemek istediğinde sadece onların çok sağlıksız olduğunu belirttim. Bizler bu yaşta 'Kilo alacaksın yeme' dendiğinde tepki verip daha çok yemek istiyoruz da çocuklar mı tepki vermeyecek. Bundan dolayı kilolu çocuklarınız varsa sizden ricam yanında kilolarından bahsetmemek ve 'kilo alırsın, yeme evladım' şeklinde söylemek yerine sağlıklarına zararlı olduğunu belirtmenizdir.

    Dikkatimi çeken en üzücü konu ise kilolu çocukları olan ailelerin bu konuda ne kadar duyarsız davrandıklarıydı. Gözlerime inanamadım dersem yalan olmaz. Hem kendileri çok yiyorlar, hem de çocuklarının tepelemesine tabaklarını doldurmalarına izin veriyorlardı. Görüntüden vazgeçtim ama bu çocuklar bir topun peşinde dahi koşturamıyorlar, nefes nefese kalıyorlardı. Allahım, büyük konuşmak istemiyorum ama bence anne-babalar, özellikle okul çağına gelmemiş çocukların kilolarından sorumludurlar. Eğer çocuğunuz iştahlıysa o zaman siz de Nesrin gibi çocuğunuzu spora yazdıracaksınız, yemekli ortamlardan uzak tutacaksınız ve evde abur cubur bulundurmayacaksınız. Kısacası çok dikkat edeceksiniz. Çocuğunuzun karşısında sağlıklı yiyeceksiniz. Ha diyebilirsiniz ki, kendini düşünmeyen insan çocuğunu nasıl düşünsün. O zaman da 'Niye çocuk yapıyorum?' ya da 'Niye çocuk yaptım?' sorusunu kendinize tekrar hatırlatmanızı isterim.

    Tatilimizin bir gününde, babaannesinde kalan 14 yaşındaki diğer yeğenim Yaren (Yaroşcuk) geldi. Akşam dışarıya yemeğe çıktık. Esasında yediklerine çok dikkat eden ve zayıf olan Yaroş, o gün Mc Donald's'ta yemek istedi. Ama o da Sunaz'ın durumunu bildiğinden ona kötü örnek olmak istemedi. Bizimle beraber ızgara köfte yedi. Hatta gün içinde aldığı dondurmasını da Sunaz'dan gizli yedi. Onunla sohbet ederken, çocukken tatlıya çok düşkün olan Yaroş, 'Teyze, iyi ki bana dikkat etmişsiniz ve o zamanlar çok yememişim, teşekkür ederim.' dedi. Yaroş'la da beş sene önce yelken okuluna gidip bir hafta beraber kalmıştık. Yeğenlerim diye söylemiyorum ama hangisiyle tatile gittiysem ve başbaşa kaldıysam beni hiç üzmediler ve her zaman sözümü dinlediler. Umarım ileride kendi çocuklarım da onlar gibi olurlar ve teyzelerini üzmezler.Smile

    Annem ve babam benden çekindiklerinden Sunaz'cığa bir şey alıp veremediler. Ama benden sonra kalması için o kadar ısrar ettiler ki, ben de Nesrin'e 'Ya, babam 75 yaşına geldi, annem de 62. Belki birkaç sene daha Sunaz, anneanne ve dedeliği yaşayacak, tadını çıkartsın.' dedim. O da 'Haklısın.' dedi. Sunaz benden sonra 10 gün daha kaldı. Sunaz'ın ben döndükten sonra ertesi günkü kahvaltısı ne mi olmuş? Dedesiyle gittiği kahvaltıda 'simit ve nutella' almış. Babamla o gün telefonda konuştuğumda: 'Çocuktur, hep hayır demek olmaz kızım.'diyerek kendini savunmaya geçti. Anneanne ve dedeler torunlara kıyamıyorlar. Ahhh, anne'ciğim ve baba'cığım, sizler zamanında bizlere çok kolay 'hayır' diyebiliyordunuz. Şimdi ne oldu sizlere böyle???Sealed

    Dönüşte Nesrin'e Sunaz'ın resimlerini gösterdim. 'Ben kızına iyi baktım ve böyle bıraktım. Gerisini bilmem.' dedim. Görevimi hakkıyla yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla içim çok rahat ve eminim ki seneye yaz Nesrin, Sunaz'ı benimle tatile gönderecektir. Ama Sunazcık benimle gelmek ister mi orasını bilemem!!!

  • Obez Çocuklarda Depresyon

    Çocukluk Çağındaki Obezite, İleriki Dönemdeki Depresyona Neden Olabilir Mi?

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), son verilerine göre Dünya’da yaklaşık 350 milyon insan depresyonla baş etmektedir. Yine aynı zamanda, kronik hastaların oluşmasına ‘depresyon’un sebep olduğunu belirtilmektedir.

    Küçük kilolu bir çocuk görürüz ve onun kilolu olması hoşumuza gider çünkü kilolu olması onun annesi tarafından çok iyi beslendiğini düşündürtür. Çoğu alışkanlığımızı çocukluk döneminde edindiğimiz gibi, beslenme alışkanlıklarımızıda hayatımızın ilk yıllarında ediyoruz. Peki bu öğrendiğimiz ama iyi ama kötü alışkanlıkların ileri dönemdeki hayatımızı etkileyeceğimizin farkında mıyız??

    Çocukluk çağındaki obezitenin ileri ki dönemde karşımıza depresyon olarak ortaya çıktığını savunan makaleler olduğunu söylersem ne düşünürsünüz!! Çalışma depresyon tanısı koymuş bireylere 5 ile 20 yaş arasındaki vücut ağırlıkları ve şekilleri sorulmuştur. Ve anlamlı bir şekilde çocukluk çağı ve ergenlik döneminde obez olan bireylerin ileri dönemde depresyona daha yatkın olduğu bulunmuştur.

    Kaynak:Sánchez-Villegas APimenta AMBeunza JJGuillen-Grima FToledo EMartinez-Gonzalez MAChildhood and young adult overweight/obesity and incidence of depression in the SUN project.Obesity (Silver Spring) 2010 Jul; 18(7):1443-8 

  • Obezite

    CNNTürk'te “Gündem Özel” adlı Deniz Bayramoğlu’nun sunduğu programda Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Türkçapar, Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Yörükoğlu, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Gürkan Kubilay, Kalp ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Kınıkoğlu ve Karboksipunktur Tedavisi Uzmanı Dr. Fevzi Özgönül ile obezitenin sebepleri, obezite cerrahisi ve beslenme üzerine çeşitli konular canlı yayında tartışıldı.

    Programda ele alınan konular özetle:

    1. Sabahları kahvaltı etmek şart mı?

    2. Obezite bulaşıcı bir hastalık mı?

    3. Bariyatrik cerrahi (mide ufaltma) obezite için bir çözüm mü?

    4. Ara öğün tüketmemiz şart mı?    

    5. Bebeklikten doğru beslenme ile obezitenin önüne geçebilir miyiz?

    6. İnsülin direnci obeziteyi tetikliyor mu?                    

  • Plastikler ve Çocukluk Çağı Obezitesi

    Çocukluk Çağı Obezitesi ve Besinleri Tüketirken Kullandığımız Plastikler..

    Günümüzde artan çocukluk çağı obezitesinin önlenmesinde çocukların tükettiği besinler kadar nerede, ne ile, nasıl kullandıkları da oldukça önemlidir.

    Çocuklarımızı sağlıklı biberon, tabak, kaşık ile mi besliyoruz acaba yoksa plastik şişelerde, kaplarda mı? Karşımıza çıkabilecek ciddi sağlık problemlerinin farkında mıyız?

     Peki bu büyük problemin ismi ‘BPA’ (Bisfenol A) desem. BPA hormonal olarak zarar verebilen oldukça tehlikeli bir birleşiktir. Aklınıza bu kötü düşmanın anne karnındaki bebeğin bile ileriki dönem yağ dokusuna etkisi olabileceği gelir miydi? 2016 yılında tamamlanan uzun yıllar süren bir çalışma ile plastiklerin içinde yer alan BPA birleşiğinin, anne karnından 7 yaşına kadar takip edilen 1200 çocuk üzerindeki etkileri gözlemlenmiş. Çalışmada çocukların ve gebe annelerin idrar tahlilleri ile BPA olan maruziyetleri ölçülmüş. Çalışma sonucunda anne karnından 7 yaşına kadar olan dönem içinde BPA maruziyetinin doğrudan bel çevresi, vücut yağ oranı artışı ile ilişkili olabileceği görülmüş. Ayrıca bu durumun kız çocuklarında daha etkili olduğu da belirtilmiş.

     

    Mayo Klinik verilerine göre BPA korunmak için;

     1) Plastik alırken etiket okumak önemli bir yer tutuyor; 3 ve 7 numaralı geri dönüşüm işareti olanların BPA içerme olasılığı bulunmaktadır.

    2) Plastik kap, kase, şişe.. mikrodalga ya da bulaşık makinasına konulduğunda BPA ortaya çıkabilmektedir.

    3) Son olarak da konserve besinlerin BPA içeriği yüksektir, olabileceğinden uzak durulması iyi bir tercih olacağı belirtilmektedir.

  • Zayıflık = Mutluluk?

    Yazılarımın bazılarında sizlerle yakında sunuma çıkartmaya hazır olduğum kitabımdan kısımlar sunmak istiyorum. Kitabımın konusu benim kendi kilomla nasıl bir ömür savaş verdiğim ve seneler sonunda kazandığım zafere ulaşmak için hangi yollardan geçtiğimdir. Belki yaşadıklarımı okurken kendinizden birer parça bulursunuz.

    1994 Ağustos’u ve ben, Amerika’ya yolculuk için 52kg’da hazırdım. Önümde beni bekleyen dört senelik bir üniversite macerası vardı. Matematiği sevdiğimden ve de o zamanlar çok moda olan yatırım bankacılığından dolayı finans okumak istedim. Ama açıkcası okumak isterken bunun tam olarak neyi kapsadığının farkında bile değildim. Sadece etrafımdakilerin etkisinde kaldım. Moda finans okumaktı ve ben de yapabileceğim şeyin sevebileceğim bir şey olduğuna kanaat getirdim. Henüz daha 17 yaşında tam olarak ne istediğimin farkında değildim. İlk sene çok istediğim Georgetown Üniversitesine kabul edilmeyince New Orleans’ta Loyola Üniversitesine başlamaya karar verdim. Annem ve ablam okula yerleştirmek için benimle geldiler.

    O yaz ablam çok kilolu ve morali bozuk olduğundan sadece iki tane eteği vardı, onları giyip duruyordu. Ablam hiçbir zaman bize kolusunu söylemezdi ama sanırım 75 kilodan fazlaydı.  Annem, ona birkaç kıyafet almak istedi; ama o şiddetle karşı çıktı, bu kilolarında kıyafet denemek istemedi. Ben ve annem ısrar ettik, ne gerek varsa. En sonunda ağladı, “İstemiyorum hiçbir şey” diye. Şimdi düşünüyorum da hayat ne ilginç, bir yaz öncesinde ben onu New Jersey’de gördüğümde ağlıyordum kilolarımdan dolayı, bir yaz sonrası o ağlıyor, bakalım öteki yaza kim dert edecekti kiloları? Acaba bu kilo derdimiz olmasa hayattaki tüm sorunlarımız çözülmüş olur muydu? Hepimiz hakikaten çok mu mutlu olurduk? Etrafımdaki bir sürü zayıf insan o zaman neden mutlu değiller? Acaba biz mutluluğu yakalamak için sürekli nedenler mi arıyoruz? Neden bulunduğumuz kilodan hiçbir zaman mutlu olamıyoruz? Ya da kiloları verdikten sonra bu sefer selülit, kırışıklık, sarkma gibi olaylara takılıp kalıyoruz? Nedir bizi bu kadar mutsuz kılan kilolarımızla görünüşümüzle ilgili? Peki erkekler neden kadınlara göre çok daha rahatlar bu konuda? Bizim kadar takıntılı değiller? Belki bu kitabın sonlarına geldiğimizde hepimiz kendimiz için farklı nedenler bulacağız.

    Dönelim Amerika seyahatime. Ben her ne kadar kendimi zayıf hissetsem de, moralimi bozacak unsurlar ortaya çıktı. O yaz çok severek aldığım elbiselerimden birini giyindim. Aynı elbiseden çok yakın bir arkadaşımda da vardı. Beni elbisemle gören ablam hemen: “Bu elbise arkadaşının üzerinde çok daha güzel duruyor, Didem, tabii vücut yapısı.” dedi. Benim moral eksilere düştü yine. Ne gerek vardı şimdi böyle bir şeye? Acaba kendisi mutsuz olduğu için mi böyle bir şey demişti? Ya da çok açıksözlü, dürüst bir karakteri olduğundan dolayı mı? Gerçi nedeni çok önemli değildi, ben içten içe yine bozuldum. Esasında o sene o kadar kilo vermeme rağmen, yine de verdiğim kilo çok belli olmuyordu; çünkü göğüslerim çok büyüktü ve sürekli üzerime bol tişört giyiyordum, olduğumdan daha kilolu durduğum kesindi. Ablam ve annem dönüş için benden bir gece öncesinden ayrıldılar. Vedalaştık, ikisi de sıkı sıkı tembih ettiler: “Aman kilolarına dikkat et ne olur, Didem!” diye, ben de söz verdim, “Kesinlikle, artık bir daha almam kiloları.” Bu, başkalarına ve kendime verdiğim kilolarımla ilgili sözlerin sadece başlangıcı oldu.

    Sabah uyandığımda son bir kez daha annem ve ablamı görmek istedim. Sanki bir daha onları hiç göremeyecekmişim gibi hissettim. Hemen tramvaya atlayıp otellerine gittim; ama çoktan çıkmışlardı. İçimde bir burukluk oldu. Gözyaşları içinde okula geri döndüm ve kendime kahveyle birlikte güzel bir tatlı aldım. Okuldaki ilk dönemim başladı.

    Yurtta oda arkadaşım Honduraslı tatlı bir kızdı. Adı Thelma’ydı. O da benim gibi yemeyi çok seviyordu. Gece geç vakitlere kadar ders çalıştıktan sonraki en büyük keyfimiz yukarı kattaki mutfağa çıkıp bir şeyler pişirmek ya da 24 saat açık olan yerlerden birine gidip yemekti. Hiç üşenmezdik, hatta çok da keyif alırdık. Bir de çıkmadan önce hep aynı şeyi derdik: “Bu gece de yiyelim, yarın rejime başlarız.” Hiç gelmek bilmeyen yarınlar!!!

    Okulda günlerden bir gün yürürken daha sonra ev arkadaşım olacak Alisa’yla tanıştım. Benden yedi yaş büyüktü ve bir seneliğine Almanya’ya okumaya gittiğinde bir Türk’le çıkmaya başlamıştı. Okulda bir Türk olduğunu duyunca da hemen beni gelip bulmuştu.

    Alisa: “Parkta birlikte yürüyüşe çıkalım mı?”
    Ben: “Olur.”
    Alisa: “Akşam bana yemeğe gelmek ister misin” 
    Ben: “Tabii.”
    Alisa:  “Kedileri sever misin?”
    Ben: “Daha önce hiç denemedim.”
    Alisa: “İyi, denemediğine sevindim, evimde iki kedim var da, rahatsız olur musun diye soracaktım.”

    Benim aklım hemen yemeğe gitmiş olmalıydı. Hani ne bileyim Çinliler kedi, köpek falan yiyor ya, kıza ayıp olsun istemedim. Gerçi Çinli falan değildi ama. Bu konuşmayı da hatırladıkça kendi kendime gülerim. Demek o zamanlarda aklım fikrim hep yemekteymiş.

    Geçenlerde annem ve ablamın ben New Orleans’tayken bana yazmış oldukları bir mektubu buldum. Annem: “Sevgili Didoş, çikolatayı gönderiyoruz afiyetle ye, sakın hepsini birden yeme……..” Arka sayfada ablamın yazdığı “Didoş, benim üstün ricalarımdan dolayı annem çikolatayı göndermeyi kabul etti. Aman hepsini birden yeme!……” Annem ve ablam beni çok iyi tanıdıklarından bana sıkı sıkı tembih etmişlerdi ama ne fayda!!! Çikolata geldiği gün bir saat içinde bitti.

    Bu anlattıklarım acaba size hiç tanıdık geliyor mu? Bir şey yerken doysanız dahi tabağınızdaki her şeyi bitene kadar yemek, ya da 24 saat boyunca sürekli çok yedim az yedim şimdi yiyeceğim ama sonra hiçbirşey yemeyeceğim,  bugün yiyeyim yarın yemem? Kafamız ne kadar da bu düşüncelerle yoğun bir şekilde meşgul oluyor değil mi? Esasında ne kadar yorucu bir durum. Ruhlarımızı ne kadar yoruyoruz farkında bile değiliz. Hep mutluluğu kendi içimizde aramak yerine belirsizliklerin çözümlerinde bulmaya çalışıyoruz. Mutluluk kilo vermekle, çok beğendiğimiz bir şeyi almakla, istediğimiz tatile gitmekle gelmez. Mutluluk kendimizi sevmemiz ve kendimize değer vermemizle başlar. Diğer etkenler mutluluğumuzu sadece pekiştirir. Diğer yazılarımda bu konuya çok daha fazla değineceğim ve sizlere kitabımdan örnekler sunmaya devam edeceğim. O zamana kadar da sizden ricam gün boyunca bıkmadan usanmadan ne kadar değerli olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.  Sevgiyle kalmanız dileğiyle…