nur pınar doğan

  • Alerjik Bebekler ve Margarinler

    Alerjik Bebekler; Margarinler, Şehirleşme, Sezaryen Doğumlar...

    Çevremizde ne kadar da alerjik bünyeye sahip çocuk var değil mi?? Bunların hiç margarinler ve sebze yağlarına bağlı olarak meydana gelebileceği aklınıza gelir miydi? Yeni bir çalışma ile neden kırsal kesimde yaşayan çocukların şehir hayatı yaşayan çocuklara göre daha az alerjiye yakalandığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın hedefine  göre düşük margarin ve çoklu doymuş yağ tüketiminin alerjik bünye oluşumuna etkisini bulmayı amaçlamışlardır.

    Çalışmada süt veren anneler ve süt kompozisyonları değerlendirilmiş ve annelerin tükettikleri besinlerin kayıtları alınmıştır.

    Kırsal kesimde yaşayan anneler daha çok tereyağ, tam yağlı süt ve doymuş yağlı besinlerle beslenirken; şehirde yaşayan anneler daha çok margarin, bitkisel yağlar ve az yağlı süt tükettiği ortaya konmaktadır.

    Çalışma sonucuda şehirde yaşayan bireylerin kırsal kesimde yaşayanlara göre 7 kat daha fazla alerjiye yatkınlıkları olduğu bulunmuştur. 

    Şehirde yaşayan çocukların kötü hava şartları, radyasyona maruz kalmaları; doğal besinlere olan ulaşımın güçlüğü gibi bir çok alerjik etmenler ile yüz yüze kalmalarıda alerjik bir bünyeye yol açabileceği üzerinde de durulabilir.

    Tüm bunlara ek olarak kırsal ve şehir üzerinde yapılan geniş kapsamlı araştırmalar sonucunda; normal vajinal doğumla dünyaya gelen çocukların, sezaryen doğum ile dünyaya gelen çocuklardan daha az alerjik olduğu görülmüştür. Bunun sebebi ise normal vajinal doğumun sonucunda çocuklarda anne sütünden bile daha kuvvetli bir bağışıklık sisteminin oluşmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. Sezaryen ile doğumların kırsala göre şehirlerde daha sık olduğu göstermektedir. Şehirde yaşayan çocukların alerjik bir bünyeye sahip olmasının bir diğer sebebi de 'sezaryen doğumlar' olarak gösterilebilir.

  • Chia Tohumu ‘Kilo Verdirir’ mi?!

    Günümüzün popüler besinlerinden birisi de chia tohumu..
    Bugünlerde kafelerde, restaurantlarda  sıkça gördüğümüz chia tohumu gerçekten denildiği gibi süper besin mi? Sizce kilo verdirebilen bir besin olabilir mi?

    Didem Hocam ‘Sana yeni ödev dedi, bu sefer ki araştırma konun CHİA TOHUMU, bak bakalım neler bulabileceksin? :) dedi. Bunun üzerine ben de araştırmaya başladım. Peki ne görsem beğenirsiniz, ‘Kilo Verdiren Chia Tohumu’ adı altında bir sürü yazı.. Bilimsel olarak hiçbir besin kilo verdirmez. Tabii bunu bilimsel bir çalışma ile size anlatmak istiyorum. Atatürk ne demiş: "En hakiki mürşit ilimdir" yani en doğru klavuz ilmin ışığında olandır. Bundan dolayı yorum yapmak yerine bilgi vermeyi tercih ediyorum.   

     
    Chia tohumunun içindeki lif içeriğinden dolayı tokluk hissini arttırıp iştah metabolizmasında etkili olabileceği öne sürülmektedir. Yapılan bir çalışmada 12 hafta boyunca günlük 50 gram chia tohumu tüketmesi sağlanan bireylerin, iştah metabolizmalarında, beden kitle indekslerinde ve hastalığa yatkınlıklarında herhangi farklılık gözlemlenmemiştir(1). Tabiki de beklenen bir sonuçtur. Bir besinin, hem de kaloriye sahip bir besinin kilo verdirmesi nasıl mümkün olabilir ki?!

    Susam ‘diyet’te olan herkesin korkulu rüyasıdır. ‘Aman çok yağlı, susam tüketmeyin’ deriz değil mi, simitten korkarız; ama ‘diyetteyim o yüzden ara öğünümde chia puding yedim’  ne kadar havalı ve sağlıklı değil mi?!

    Proteinden zengin diye sunulan chia tohumuna göre susamın içinde daha fazla protein olduğunu biliyor muydunuz? 

    Chia tohumunun vitamin değeri yokken; susam B1, B3 ve B9 açısından oldukça zengin bir yağlı tohumdur.

    Susamın yağlı bir tohum olduğu su götürmez bir gerçektir. 25 gramında 15 gram yağ bulunmaktadır; fakat chia tohumunun da 25 gramında 8 gram yağ bulunmaktadır.

    Demir eksikliği bağlı anemisi olanlar için önerilen chia tohumunda  demir minerali bulunmazken, 25 gram susam günlük demir ihtiyacımızın %10’unu karşılamaktadır.

    Ben susam chia tohumundan üstündür, ya da susam en sağlıklı besindir demiyorum. Anlatmak istediğim hiç bir besin bir diğerinden üstün değildir. 

    Doğa bize yaşadığımız bölgelere uygun vitamin ve mineral ihtiyacımızı karşılayacak tüm besinleri sunmaktadır. Bizim ülkemizin toprakları oldukça zengindir. Biz kendi topraklarımızda yetişen bitkilerin kıymetini bilmiyoruz. 

    Örneğin yine susamdan bahsedecek olursak; Türkiye Ziraat ve Odalar Genel Başkanı “Üreticilerimiz ithal susam fiyatlarıyla rekabet edemediği, pazar problemi ve fiyat tedirginliği yaşadığı için üretim düştü” açıklamasında bulunmuştur.  Oysa ki Türkiye susam üretiminde Dünya’da 3. sırada yer almakta idi. Bizim ülkemizde yetişen susamın daha kaliteli olmasına rağmen fiyat yüzünden yeterince değer görmemesi oldukça üzücü bir durumdur. Değerlerimizin kıymetini bilmeliyiz, ülkemizdeki besinlere sahip çıkmalıyız. Hiçbir besinin bir diğer besinden üstünlüğü ya da eksikliği yoktur, önemli olan ne zaman, nerede, ne kadar yediğiniz diyerek sözlerimi bitiriyor, sağlıklı günler diliyorum. 

     

     

     

    Değerler günlük ortalama 2000 kkal ihtiyacı olan bir bireye göre hazırlanmışır

     

    SUSAM

    (25 gram)

     

    CHİA TOHUMU

    (25 gram)

    TOPLAM KKALORİ

    157 kkal

    137 kkal

    PROTEİN

    5 gram (günlük ihtiyacın %10'u)

    4 gram

    YAĞ

    15 gram yağ (günlük ihtiyacın %23'ü)

    8 gram

    DEMİR

    Günlük ihtiyacın %9'u

    DEMİR İÇERMEZ

    SELENYUM

    Günlük ihtiyacın %35 'i

    SELENYUM İÇERMEZ

    B VİTAMİNLERİ

    B vitaminlerinden ZENGİNDİR

    B VİTAMİNLERİNİ İÇERMEZ

    KARBONHİDRAT

    3 gram (günlük ihtiyacın %1'ini)

    12 gram


    1.Nieman DC, Cayea EJ, Austin MD, Henson DA, McAnulty SR, Jin F. Chia seed does not promote weight loss or alter disease risk factors in overweight adults. Nutr Res. 2009;29:414- 41

     

     

  • Hangi Tuz Daha Sağlıklı?

    Hangi tuz doğru tuz? Neden Himalaya tuzu, kaya tuzu çok popüler oldu? Sofra tuzuyla diğer “ÖZEL” tuzlar arasında fiyat olarak da dünya kadar fark var. Peki bu sadece kapitalist dünyanın bizlerden faydalanmak için yarattığı bir algı  ve tuzak olabilir mi? Rafine tuz (sofra tuzu) kullanmaktan insanlar neden uzak duruyorlar? gibi bir çok sorunun yanıtını yazının devamında bulabilirsiniz. “Son günlerin en popüler konularından da birisi TUZ; rafine tuzla diğer tuzları karşılaştır bakalım. Sana bir ev ödevi daha” dedi Didem Hocam ve hemen araştırmalarıma başladım 

    Yalnız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, ben araştırma derken sadece internet bilgilerini okumuyorum. Araştırdığım konularla ilgili sıkı bilimsel/klinik çalışmalar arayışına girdiğim gibi beslenme alt yapımla birlikte bilgilerimi sentez ediyorum. Günümüzde maalesef her okuduğu habere inanan ya da sorgulamayan kişilerden dolayı sosyal medyada ve internette bilgi kirliliği inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.   

    Peki hangi tuz?

    Kaya ve deniz tuzunun fazla tüketimi de insan vücuduna aynı oranda tüketilen rafine tuzun verdiği kadar zarar vermektedir! 

    Çoğu kişi kaya tuzunun, rafine tuza (sofra tuzu) göre daha “doğal” ve daha “yüksek mineral”li olduğunu sanmaktadır. Tabii ki de tüm bu ‘havalı’ tuzların da içeriği rafine tuz gibi sodyum ve klor birleşimidir. Ayrıca yapılan çalışmalar kaya tuzunun sodyum ve klor içeriğinin normal tuza göre daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Ve buna ek olarak kaya tuzu kristal görünüşüyle ve daha az tuzlu tat vermesiyle daha fazla kullanıma neden olmaktadır. Unutmayınız ki, fazla tuz tüketimi hipertansiyon, felç ve kalp hastalıkları ile ilişkilidir. Otoriteler bireylerin günlük 1 gram tuz tüketimini azaltması ile felç ve kalp krizinden meydana gelen 6 000 ölümün önüne geçilebileceğinden bahsetmektedir. 

    Bizim ülkemizde günlük 15 gram tuz tüketimi ile oldukça tehlikeli alarm çanları çalmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre günlük tuz tüketimi 5-6 gram olarak belirtilmektedir. 

    Sofra tuzu diye marketlerden aldığımız rafine tuz da, rafine edilmesi sırasında mineral kayıplarına uğramaktadır. Fakat rafine tuzunun en önemli özelliği İYOT ile zenginleştirilmesidir. Bunların yanı sıra halk arasında doğal tuz diye adlandırılan kaya tuzu düşünüldüğü gibi bir mineral kaynağı değildir. Gerçekten tuzun içindeki mineralden faydalanmak için oldukça büyük miktarlar tüketilmesi gerekmektedir. 

    Rafine tuzlar iyot ile zenginleştirilmektedir fakat tuz, iyot kayıplarına da uğramaktadır.

    -Üretim ve paketleme kısmında ortalama%20 iyotunu kaybetmektedir.

    -Pişirme sırasında ortalama %20 iyot kaybına uğramaktadır.

    -Güneş ışığına maruziyet iyot kaybına yol açmaktadır. 

    Tüm bu nedenlerden dolayı saklama koşulları da oldukça önemlidir.

    Şimdi de neden iyot bu kadar önemli bir mineral ondan bahsetmek istiyorum. Bu sayede devlet politikası olarak tuzların neden iyot ile zenginleştirildiği daha anlaşılır bir hale gelecektir diye düşünüyorum.

    Şekli nedeniyle ‘Hayat Ağacı’ olarak adlandırılan tiroid bezi vücudumuz için oldukça önemli bir organımızdır. Didem Hocam’ın da hep söylediği gibi “ana şalter”dir. Tiroidlerde sıkıntı demek ana şalterin inik olduğu ve vücuttaki diğer tüm sistemin etkilenmesi demektir. Vücudumuzda bazal metabolik hızının ve vücut sıcaklığının artışından, karbonhidrat, yağ ve proteinlerin metabolizmasından tutun da hormonların üretimine kadar daha birçok önemli mekanizmadan sorumludur.

    İyot, tiroid bezinin T3 ve T4 dediğimiz hormonlarının oluşumunun önemli bir parçasıdır. İyot içeriği zengin olan besinlerin başında deniz ürünleri, sebzeler ve süt ve süt ürünleri gelmektedir. Fakat  çoğu yiyecek ve içecekte iyot içeriği oldukça azdır. Bu yüzden Dünya’da insanların çok kullandığı besinlerde (ekmek, tuz..) zenginleştirilmeye gidilmiştir. Dünya’daki tuzların %70’ine iyot takviyesi yapılmaktadır. Bu sayede iyot eksikliğine bağlı hastalıkların görülme sıklığıda azaltılmıştır.  

    Hamilelik ve emzirme dönemlerinde iyot ihtiyacı artmaktadır. Ayrıca yenidoğan bebekler, çocukluk ve yetişkinlik dönemindeki bireylere göre iyot eksikliğine karşı daha  hassastır. İyot ile zenginleştirilme bu dönemlerde daha önemli hale gelmektedir. 

    Bu kritik dönemlerde iyot eksikliği görülen bireylerde;

    *Anne karınında yaşanan iyot eksikliğinde geri dönüşümsüz zeka gerilikleri veya beyin hasarları görülebilmektedir.

    *Bebekler, anne karnında ve sonrasında, kronik orta veya şiddetli iyot eksikliği ile karşılaştığında yaklaşık 12-13,5 puan IQ’larında azalma görülmektedir. 

    *İyot eksikliği hipotiroide yol açmaktadır. 

    *Guatr rahatsızlığı genellikle iyot eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Yapılan çalışmalarda bireylerin diyetlerine iyot eklendiğinde olumlu sonuçlar alınmaktadır.

    DİKKAT! 

    Graves Hastalığı, Hashimoto Tiroidi ve sıcak nodülü olan bireylerin tuzlarını mutlaka İYOTSUZ kullanması gerekmektedir.

    Tiroid türüne göre iyot ihtiyaçları değişmektedir. İyot seviyelerinizi muhakkak kan tahlili yaptırarak takip edin ve muhakkak doktorunuza danışın. Sonuçta sizin tiroid hastalığınızı en iyi doktorunuz bilecektir. Sakın ezbere bir yerlerde okuduğunuz bilgilere dayanarak iyotu tamamen kesme ya da beslenmenize ekleme yoluna gitmeyin

     

  • Kahve Severlere, Kafein Geni Bulunmuş!

    Kafeini gün içinde yiyecek ve içicekler ile birlikte sıkça tüketiyoruz. Kafeinin Dünya çapında bu kadar popüler olmasının sebeplerinin başlıcaları; insanın modunu yükseltmesiyle, uyanık kalmayı sağlaması.. gibi bir çok özelliğini sıralanabilir. Gün içinde kafeini en çok aldığımız besinlerin başında kahve geliyor.

    ‘Gün içinde kahve, çay ya da çikolata tüketiyor musunuz?’ ‘Evet’ seslerini duyar gibiyim.. Komşumuz çağırıyor sabah kahvesine, arkadaşımız çağırıyor iş çıkışında bir kahve içmek için.. Kahve bahane sohbet şahane değil mi? Aranızda çok kahve tüketenler var mı? Cevabınız ‘Evet’ olanlar, acaba 2 bardakla mı sınırlanmalı 3 bardak ile mi sınırlanmalı diye düşünenleriniz var ise gelin yazıyı okuyun! Bilim adamları kafein genini bulmuş.

    Kafein tüketiminin etkili olduğu bu genin (CYP1A2) kafein tüketiminin miktarına bağlı olarak, hipertansiyon, kalp krizi ve bebek düşüklerine neden olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda CYP1A2 genini test ederek, kafeini yavaş ya da hızlı metabolize ettiğiniz anlaşılabiliyor. Kafeini yavaş metabolize eden bireylerin, kafeinin tüketiminden kaynaklanan sağlık risklerini arttırdığı görülmektedir. Bunun sebebi ise yavaş metabolize oluşu ile vücutta daha uzun süre kalmasından kaynaklanmakta olduğu belirtilmektedir.

    Yapılan başka bir çalışmada CYP1A2 geninde ki T alelinin C alelinin daha fazla olduğunda kahve tüketiminin daha fazla olduğu görülmüştür. Şimdi bunu bir örnekle açıklayacak olursam.. Dünya genelinde %10’luk bir kesimde T değişkenin varken, Avrupalılar da bu oran %25’tir. Peki Avrupalıların kahve tüketiminin kişi başına kahve tüketiminde lider olduğunu söylesem çok da şaşırmazsınız o zaman..

    Genler ve kahve tüketimi çalışmalarında incelenen başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, o da ‘Kahvenin ne kadarını tolere edebiliyoruz?’ sorusuna cevap olabilir. Kimi insana bir kahve bile fazla gelirken kimisine 3 kahve yetmemektedir. Bunu genlerimiz de inceleyen bilim adamları günlük içtiğimiz kahve miktarını arttırdıkça tolerasyon düzeyimizinde arttığını belirtmişlerdir. Ne kadar çok içersek zamanla o kadarını tolere edebiliyormuşuz.

    Kısacası kimseyi kalıplara koymamak gerekli, hepimiz tek ve özel olarak yaratılmışız. Hepimizin genetik kodu farklı.. Ben kahve cidden sevmiyorum ve bir bardak bana yetiyor kimi zaman bitiremiyorum bile.. Kimi insan da çok seviyor günde bir çok kez içiyor. Beslenme tarzı kişiye özeldir kalıplara sokmamak gerektiğini düşünüyorum. Didem Hocamın da sıkça bahsettiği gibi kişinin kendini tanıması ve ona neyin yarayıp yaramadığını anlaması için yediklerinin ‘farkına varması’ gereklidir.

    Yazımın sonunda gün içinde tükettiğimiz bir fincan ‘Türk Kahvesi’nin besin değerlerini eklemek istedim. Merak edenlere..

    1 fincan şekersiz Türk kahvesi; *6 kkal enerji  *4 mg magnezyum *4 mg fosfor*35 mg potasyum *1 gram lif  *0.2 gram karbonhidrat *0.5 gram protein içermektedir.

     

     

  • Kinoa Sizce Mucize Yiyecek mi?

    Kinoa Sizce Mucize yiyecek mi? Her derde deva mı? 

    Obezite Vakfı'nın Kinoa kilo verdirir(!) ‘Kamu Spotunu’ gören Didem Hocam hemen beni arayıp heyecanlı bir ses tonuyla şöyle dedi: "Pınar bir yazı yazmalıyız. Araştır bakalım kinoanın yetiştiği ülkelerde obezite oranı nedir? Kinoa eğer zayıflatıyorsa bu ülkelerde herkesin incecik olması gerekir!" Onun üstüne çok detaylı araştırmaya başladım. Hatta sırf hocamın sorduklarıyla kalmayıp kinoayı bizim ülkemizde yetişen başka gıdalarla da karşılaştırdım.

    Kinoa, And Dağları üzerinde yetiştirilmektedir.  Bu dağlar Venezuela'dan başlayıp Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya üzerinden devam ederek Arjantin ve Şili'nin Patagonya topraklarında sona erer. Bu kadar uzakta yetişen bir bitki nasıl olur da biz Türklerin doğasına uygun olup bizi zayıflatabilirdi, özelliği neydi Kinoanın?

    Peki kinoa yetişen ve bu besin ile beslenen ülkelerdeki insanlar acaba bizden daha mı zayıflar?

    Örneğin aşağıdaki görsellerde de gördümüz gibi kinoa ile beslenen ülkelerden biri olan Şili bizden daha çok obez bireyi barındıran bir ülkedir. Kilo vermemizi etkileyecek tek bir besin grubu olması mümkün değildir. Hiç bir besin mucizevi değildir.

    Kinoanın besin değerleri açısından oldukça zengin bir besin olduğu tabii ki de bir gerçektir ama buğday, bulgurdan farkı nedir, ya da nohut ondan daha fakir bir besin midir diye baktığımda işte sonuçlar şöyle;

    1 porsiyon kinoa (185 gram)  157 kkal karbonhidrat, 32 kkal yağ ve 32 kkal protein

    1 porsiyon buğday tohumunda (115 gram) 225 kkal karbonhidrat, 93 kkal yağ ve 95 kkal protein

    1 porsiyon bulgur (182 gram) 127 kkal karbonhidrat, 3.7 kkal yağ ve 20 kkal protein

    1 porsiyon nohut  (165 gram) 183 kkal karbonhidrat, 35.6 kkal yağ ve 50.4 kkal protein içermektedir.

     

    Nohut ile kinoayı karşılaştırdığımızda 1 porsiyon nohut günlük lif ihtiyacımızın %50 sinden daha fazlasını 1 porsiyon buğday tohumu %61ini, 1 porsiyon kinoa ise günlük lif ihtiyacımızın sadece %21 karşılamaktadır.

    Başlıca vitamin, mineral içeriği olarak karşılaştırıldığında 1 porsiyon nohut folik asit ihtiyacımızın %70i ni  1 porsiyon buğday tohumu %81ini karşılarken, kinoa sadece %19unu karşılamaktadır. Ya da B1 vitamininden zengin olan buğday 1 porsiyonunda günlük ihtiyacımızın %144 karşılarken, kinoa günlük ihtiyacımızın %13’ünü karşılamaktadır

    Peki tüm bu değerlere bakınca neden bizim topraklarımıza ait olan besinler varken başka ülkelerde yetişen besinlerin mucize olduğunu düşündüğümüzü anlamış değilim. İnsanın yaşadığı bölgede tüm isteklerini karşılayacak kadar besin sunulmuştur. Tekrarlıyorum hiç bir besin bir diğerinden üstün ya da mucizevi değildir. 

    Kinoa üretimi artık iç piyasaya giriş yaptığından bunun bir türlü reklamını yapıp pazarlamaları gerekiyor. En güzel ve insanların en zayıf noktası olan "kinoa kilo verdirir" ile herkesin gönlünü fethetmeye hazır bir pazarlama tekniği ile karşı karşıyasınız. 

    Zaten ülkemizde yetişen kinoa da melezlenip yetiştirilebiliyor çünkü bizim ülkemizde And Dağlarındaki koşullar bulunmamaktadır. Kinoa, doğal haliyle Türkiye'de yetişememektedir. Oysa dünya üretiminde üçüncü sırada yer aldığımız nohutun kinoadan eksik kalır yanı yoktur.

    "Kinoa yağ yakar" diyor kamu spotunda. Peki bununla ilgili bilimsel makale ve çalışmalar var mı? Tabii ki hayır. Zaten lütfen bu tür söylemleri kulak ardı ediniz. Hiçbir gıda yağ yakmaz. Biraz anatomi bilen herkes insan vücudunun böyle işlemediğini bilir. 

    Bilinçli tüketiciler olalım ve Didem Hocam'ın dediği gibi "satır aralarını iyi okuyalım. Neden sürekli bir gıdanın reklamını yapıyorlar?" diye sorgulayalım.

    Herkese sağlık dolu günler dilerim.

     

     

     

  • Sağlıklı Balık Tercihleri

    Türkiye'deki Balıklar ve AĞIR METAL 


    Denizlerin, göllerin, akarsuların kirletilmesiyle ağır metal birikmeleri tüm deniz canlılarında görülmektedir. Sularımızı boyalar, petrol atıkları, endüstriyel ve tarım atıklarıyla oldukça zehirli hale dönüştürmekteyiz.
    Ağır metaller hayvanların özellikle iç organlarında birikmektedir. Bu yüzdendir ki balıkların iç organları iyice temizlenmelidir ve asla temizlenmeden yenmemelidir. Çünkü hayvanlarda olan bu ağır metal birikimi, tüketildiğinde insana da geçmektedir.

    Balık yüksek ve kaliteli protein içeriği ve vitamin ve mineral içeriği bakımından oldukça zengin bir besin türüdür. Haftada en az 2 gün tüketilmesi gerekmektedir. Başlıca kalp ve damar hastalıkları ve daha bir sürü hastalıkta koruyucu etkisi bulunmaktadır.

    Türkiye'nin 3 tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen kişi başına düşen balık tüketimi oldukça sınırlıdır. Fakat yapılan çalışmalar balık tüketiminin arttığını göstermektedir. 2004 yılında kişi başına düşen balık tüketimi 5 kg/yıl iken, 2012 yılında kişi başına düşen balık tüketimi 9kg/yıl olarak belirtilmiştir.
    Dünya Sağlık Örgütüne göre ise kişi başına düşen balık tüketimi en az 12 kg/ yıl olmalıdır.

    Türkiyedeki deniz, nehir ve gölde yetişen balıkların Aliminyum, Boron, Baryum,Krom, Manganez, Nikel, Stronyum, Çinko içerikleri kıyaslanmıştır.
    Aliminyum, boron, baryum ve nikel toksik etkileri bulunan metallerdir.
    Çalışma sonucu Sakarya çevresindeki gölleri ve karadenizi incelemiştir ve hayati bir ağır metal birikmesinin olmadığını bildirmiştir.

    Tatlı su balıklarından olan turna, sazan, yeşil sazan gibi balıkların ağır metal içerikleri yüksek olmasından kaynaklı olarak önerilmemektedir.

     

    • Uskumru çinko içeriği açısında en zenginidir ve bu özelliğiyle balık tercihinde başı çeken besinler arasında yer almaktadır.
      Palamut, uskumru, hamsi lüfer, deniz levreği, deniz çipurası, uskumru gibi küçük balıklar omega 3 içeriklerinin fazla olması tüketilecek balıklar içinde yer almasını sağlamaktadır.
    • Balıkların tüketilmesini uygun kılan özellerinde başında denizde yetişmeleri önemli bir yer tutmaktadır, çiftlik balıkları gibi özel yemle beslenen balıklar tercih edilirken bir kere daha düşünülmelidir.
    • Balık tüketiminde balık çeşidi kadar, pişirme yönteminin de önemli yer tuttuğu unutulmamalıdır. Kızartma yerine, haşlama, buğulama ya da fırın gibi yöntemler tercih edilmelidir.


      KAYNAK: Küpeli T, Altundağ H, İmamoğlu M; Assesment of trace element levels in muscle tissues of fish species collected from river, stream, lake and sea in Sakarya, Turkey. ScientificWorldJournal 2014.:496107.
  • Spirulina mı dediniz?

    Son senelerde hep popüler yiyecekler karşımıza çıkıyor; chia tohumlarıyla zayıflayın, spirulina ile protein ihtiyacınızı karşılayın vs gibi. Hatta ben veganlığın bile zaman zaman sırf bu yiyecekleri satmak için  pompalandığına inananlardanım.  Genelde hem protein hem de antioksidan olarak yüksek olduğu iddia edilen spirulina ve benzeri takviyelerin New England Journal of Medicine klinik dergisinde 4.5 sene boyunca 10,000’den fazla kişiyi takip etmeleri sonucunda hiçbir etkisi olmadığı gözlemlenmiş. 

    Mesela havuçtaki beta-karoten piştiği zaman daha etkili olabilirken domatesin içindeki likopen de benzer şekilde piştiğinde ya da zeytinyağı ile birlikte yenildiğinde daha fazla etki gösterebiliyor. Yani doğadaki bir şeyi ham haliyle almak her zaman da çok iyidir diyemeyiz. Kaldı ki tablet haline getirilen bir gıda ister istemez bir işlemden geçirilmiş oluyor, ne kadar yüzde yüz doğal denilse de! Şöyle düşünün bir tablet en az 3 ay kullanılabiliyor oysa dalından kopardığınız bir domates ancak 3 gün dayanabilir. 

    Spirulina ayriyetten yetiştirme çiftliklerinde de özel olarak üretilmektedir ki ben her türlü yetiştirme çiftliklerine karşıyım. Doğal olarak varsa ne güzel ama doğanın tersine hareket ediyorsak o zaman bu işte bir yanlış var diye düşünüyorum. Zaten bugün çiftlik balıklarının ve diğer çiftlik gıdalarının ne kadar zararlı olduklarıyla ilgili birçok klinik çalışma da bulunmaktadır. 

    Bu yazıyı yazarken kendi kendime dedim ki “Didem, sen bazen belki önyargıyla bu tarz takviyelere bakıyorsun. Öğrencin diyetisyen Pınar Doğan’a da araştırma konusu olarak ver, bakalım o neler bulacaktı?!” 

     

    Pınar’ın kaleminden;

    “Evet bir ‘süper besin’ diye adlandırılan spirulina ve karşımıza çıkan gerçekler. Spirulina mavi yeşil algae (yosun) ailesine ait denizlerimizin süpürgeleri diye adlandırılan canlılardır. Bu özelliklerinden dolayı denizlerimizin tüm ağır metallerini üzerlerinde barındırırlar. Yapılan çalışmalarda spirulina’nın denizlerdeki cadmiyum (denizlerde bulunan en tehlikeli ağır metallerden biri) adı verilen ağır metali temizleme de en çok başarılı olduğu görülmüş. Bu temizlik gücü sayesinde de içeriside toksik (zehirli) maddeler bulundurabilme olasılığı yüksektir. Bu yüzden nereden, nasıl elde edildiği, ne şartlarda yetiştiği çok önemlidir. Spirulina’nın yetiştirme çiftliklerinde de yetiştirildiği bilinmekte ama bununla ilgili de kısıtlı bilgiye sahip olduğumuz ve yaşam şartlarını bilmediğimiz için daha çok araştırılması gerektiği konusu göz önünde durulmalıdır.

    Spirulina protein, vitamin, mineral içerikleri açısından zenginliği ile öne çıkmaktadır. Özellikle de yüksek protein içeriğinden bahsedilmektedir. Eczanelerden yaptığım araştırmaya göre, eczanelerin büyük bir kısmında tek bir marka spirulina bulunmaktadır. Günde 4 tablet alınması önerilen bu gıda takviyesi ile günde 2 gram protein almış oluyoruz. Şimdi kabaca bir hesaplama yapacak olursak;  %90 yağsız et, %10 yağ içeren 30 gram etten yapılan 1 adet köfte 7.5 gram protein içermektedir.  Peki sizce 1 köftenin sahip olduğu proteine ulaşmak için kaç tane spirulina tableti tüketilmelidir?? Yaklaşık 15 tablet ediyor! Yorum ve karar sizin. 

    Aynı zamanda yapılan bazı çalışmalarda paketleme ve kapsülleme işlemleri sırasında vitamin ve mineral kayıpları olduğu da görülmektedir.

    ‘Bu ilaç değil ki, sadece besin takviyesi ,tüketilse ne olur ki?’ diye düşünebilirsiniz kimi zaman fakat bu doğru bir yaklaşım değildir. Lupus, romatoid artrit, multiple skleroz (MS) gibi bağışıklık sisteminin baskılandığı hastalıklarda, bireylerin kullanımı uygun değildir ve kullanıldığı takdirde olumsuz etkiler görülmektedir. Ayrıca fenilketonüri hastalarının da kesinlikle uzak durması gerekmektedir.

    Bu tabletlerle aynı zamanda karaciğerinizi de yorduğunuzu bilin çünkü her türlü ilaç ve takviye metabolizması karaciğerden geçiyor. Yani 3-5 gr protein alacağım diye kendinizi ve karaciğerinizi heba etmenin de bir anlamı yoktur!

     

    Yapılan bir çok çalışma Spirulina’nın sağlık üzerindeki olumlu etkilerinin kanıt düzeyinde olmadığının ve daha çok araştırılmaya ihtiyacı olduğu üzerinde durmaktadır.”

    Demek ki sadece benim değil Pınarcığımın da araştırmalarının sonucunda spirulina bahsettikleri gibi “Süper besin” değilmiş. Lütfen paranız cebinizde kalsın ve siz doğal sebze ve meyve tüketiminize devam edin. Bu tarz takviyeler hem sağlığınıza hem de paranıza dokunacaktır, benden söylemesi ☺