×

Hata

Yayınlanmamış

diyet

  • 11 Diyet Tavsiyesi

    1. Herkes çok farklıdır, vücutlarımız, zihnimiz ve en önemlisi ruhlarımız. Sakın başkalarının yapabildiği diyetleri 'Ben neden yapamıyorum' diyerek kendinizi suçlamayın.

    2. Tamam anlıyorum, etrafta herkes vücudunuzla, görünüşünüzle ilgili pozitif olun diyor size ve siz de 'Bu o kadar kolay değil' diyorsunuz. Çok haklısınız. İnsan kendini aynanın karşısında iğrenç görürken nasıl 'Çok güzelim' diyebilir ki? Ben de sizlere diyorum ki: Kendinize yalan söylemeyin ama en azından negatif kelimler de kullanmayın. Şöyle düşünelim: Ben sizi yolda gördüm ve dedim ki 'Ayy ne kadar iğrenç gözüküyorsun, acayip kilo almışsın, her tarafından yağ fışkırıyor, halin felaket!' Ne yaparsınız? Hemen defansa geçersiniz, ya bana karşı negatif bir şeyler söylersiniz ya da benimle bir daha hiç konuşmazsınız. Ama aynısını siz kendinize yapıyorsunuz ve ruhunuzun size iyi davranmasını bekliyorsunuz. Hayır, mümkün değil. Kendinize yalan, güzel sözler söyleyin demiyorum ama negatif kelimeler de lütfen kullanmayın.

    3. Kendiniz dinlemeyi öğrenin. Acıktığınızda yiyin. Bırakın artık medyada sürekli söylenen 6 öğün, 8 öğün, 10 öğün tavsiyelerini. Siz ne zaman acıkıyorsunuz, ne kadarla doyuyorsunuz ona kulak verin. Japonlar günde üç öğün yiyorlar, üstelik en sağlıklı ve uzun yaşayan toplumlardan birisi onlar. Başkalarını dinlemek yerine artık kendinizi dinlemenin zamanı geldi.

    4. Kendinize yasaklar, kurallar koymayın çünkü kurallar çiğnenmek, yasaklar kırmak içindir. Yasak koyduğunuz her şey size çok daha cazip gelecektir. Şunu hep kendinize tekrarlayın: 'Eğer canım çok isterse tadına vararak istediğim şeyden yiyebilirim.'

    5. Eğer sürekli tatlı yemek istiyorsanız, hayatınızda ne gibi bir tat eksik, onu bulun ve hayatınızı tatlandırın.

    6. Basit karbonhidrat tüketiminde (meyve, kuru meyve, şeker ve türevi gıdalar) mutlaka yanında protein ağırlıklı bir gıda tüketin (badem, ceviz, yoğurt, süt vs). Kan şekeriniz daha stabil olacaktır ve hemen acıkmayacaksınızdır. Tek başına elma yiyin, yarım saat sonra karnınız guruldamaya başlar. Ama yine kendinizi dinleyin. Bana gelip 'Bir elma yiyorum, sonra çok tıkanıyorum ve saatlerce acıkmıyorum' diyen danışanlarım da oldu Smile

    7. Delicesine aç bir halde ne süpermarkete gidin, ne de dışarıda yemeğe. İster istemez çok yiyeceksiniz, çünkü gözünüz dönmüştür.

    8. Ruhunuzu doyurursanız daha az açlık çekersiniz. Eğer sürekli acıkıyorsanız ve fiziksel olara yeterli gıda alıyorsanız o zaman ruhunuzu bir yerlerde aç bıraktınız demektir. Ruhunuza ne iyi geliyorsa onu yapın. Ben müzik dinleyip dans etmeye bayılıyorum. Haaa, bir de ablamlardan birisiyle konuşmaya. Ehh, insanın üç ablası olunca birinden birini muhakkak telefonda yakalıyor.

    9. Spor yapın. Ama sporu kilo vermek için değil, hakikaten ruhunuza ve bedeninize iyi geleceği için yapın. Ve her spordan sonra spor yapabildiğiniz için şükredin. Ne büyük bir hikmettir ki spor yapacak enerjiye sahipsiniz.

    10. Zamanla kendinizi daha çok sevin ve kendinize değer verin. Kendinize verdiğiniz değer kadar değerlisiniz bu hayatta...

    11. Benim ne dediğimin çok bir önemi yok. Size hayatta ne iyi hissettiyorsa onu yapın ve mutlu olun. Kimse siz değil ve siz olamaz. Mevlana'ya sormuşlar: 'Aşk nedir?' diye. 'Ben ol ki bilesin' demiş. Artık kendinizi dinlemenin vakti geldi de geçiyor bile...

  • 11. Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansı

    En son Kopenhag'da 3 sene önce gittiğim Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansına (Nordic Nutrition Conference) bu sene Helsinki'de katıldım. Konferanstan öğrendiklerimi özet halinde kısaca sizlere bildirmek istiyorum. Ama ilk olarak benim için en can alıcı yerinden başlamak istiyorum. Bu yazıyı özellikle ufak çocukları olanların okumalarını tavsiye ediyorum.

    Konferansın son günü beslenme bozuklukları üzerine olan 200 kişilik yatılı bir merkeze gittik. Sadece  hastaların dördü erkek, diğerleri hep kadındı. Genelde kadınlarda yeme bozuklukları daha sık görülüyormuş. Malum erkekler görüntüleriyle ilgili daha az takıntılı oluyorlar. En azından benim ve Finlandiyalıların gözlemlediği kadarıyla böyle Smile

    Bu merkezin açılma sebebi, hastanelerin bu tip hastaları iyileştirmede yetersiz kalmalarındandır. Özellikle anoreksik olanlar hiçbir şekilde tam anlamıyla psikolojik olarak iyileşemediklerinden, hastanede kendilerine damar yolundan verilen besinler sadece kilo almalarına yarıyor, ama zihinlerini değiştirmelerinde yardımcı olamıyor. Wikipedia'da anoreksiya nervoza rahatsızlığı için şöyle bir açıklama yapılmaktadır: 'Özellikle genç kadınlarda görülebilen, yemek yememek, çok az uyumak, buna rağmen çok aktif olmakla beliren psikolojik bozukluk.'

    Hastalar, merkezde iyileşebilmek için ortalama üç sene kalıyorlar. İlk bir sene dışarı çıkma izinleri yok denecek kadar az oluyor, çünkü dış dünyaya açıldıklarında eğer tam anlamıyla kendilerini hazır hissetmezlerse hastalıkları başladıkları noktalara geri dönebiliyor. Bu hastalığın tam anlamıyla nasıl olduğunu, ilerlediğini ve kişide ne gibi hasarlar bıraktığını anlayabilmemiz için 10'ar kişilik gruplara ayrıldık. Her grup için iki tane anoreksik olan kişi bizlerle hastalıklarını, neler yaşadıklarını ve hissettiklerini paylaştılar. İşte o anda bugüne kadar hep kilo sorunu olan kişilerle ilgilenen ve o tarz yerlerde çalışan ben, ilk defa gerçek hayatta anoreksik bir kişinin ağzından birebir neler yaşadığını duyuyordum. Adı Martta'ydı. O konuştukça benim gözlerim doldu. Nasıl yani? Nasıl olabilir böyle bir şey? dedim.

    Martta beş yaşındayken doktora gidiyor. Doktor, annesine dönüp 'Kızınızın biraz kilo vermesi gerek' diyor. Kötü niyet yok tabii, kim der ki doktor böyle dedi diye bir çocuk anoreksik olacak? Ama Martta çok hassas bir çocuk. O andan itibaren hep aynanın önüne geçip karnına bakıyor: 'Karnım çok büyük, ufalmalı' diyor kendi kendine. Daha sadece beş yaşında! Sonra normal yediğinden az yemeye başlıyor kendince. 8 yaşındayken ailecek bir tatile gidiyorlar. Eve döndüklerinde Martta'yı tartıya çıkarıyorlar. Martta tatilde iki kilo almış. O akşam ailesi pizza yerken o sadece havuç yiyor. Sonra Martta kendine söz veriyor: 'Ben artık hiç çikolata, dondurma gibi tatlıları tüketmeyeceğim.' Eve bu tip gıdalar alınırsa kıyameti koparıyor. 8 yaşından itibaren bir daha hayatında ağzına bunları koymuyor. Ailesi ilk seviniyor: 'Ne güzel, dikkat ediyor' diye. Nereden bilebilirdiler ki Martta anoreksik olma yolunda?

    Okulda ve diğer aktivitelerde çok başarılı olan Martta tam bir mükemmelliyetçiydi. Her şey ama her şey vücudu dahil olmak üzere mükemmel, kusursuz olmalıydı. Gittikçe daha da az yemeye başlıyor Martta. Sonra yatmak dışında oturamaz oluyor. Televizyonu ayakta izliyor, kitaplarını ayakta okuyor, çünkü oturursa pişmanlık duyuyor. Hareketsiz kalmak ona kilo aldırıyor diyor içindeki anoreksik Martta. Yedikleri o kadar azalıyor ki 10 yaşında hastaneye yatıyor. Orada zorla besliyorlar ama çıkınca yine yememeye başlıyor. En son tekrar hastaneye yattığında 15 yaşında. Boğazından boru geçirerek beslemeye başlıyorlar. Borular boğazını o kadar acıtıyor ki, borulardan kurtulmak için zorla yemek yemeyi kabul ediyor. Hastaneden çıkar çıkmaz tekrar yemeyi kesiyor. Günde 20 kez 30 kez tartılmaya başlıyor. En sonunda 16 yaşında okuldan ayrılıp bu merkeze gelip yatıyor, çünkü kim ne derse desin o kendini hep ŞİŞMANgörüyor.

    Martta içinde iki kişilik olduğunu söylüyor. Ona hiçbir şey yememesi gerektiğini söyleyen 'anoreksik Martta' ve onunla savaş veren, esasında yemenin çok normal olduğunu söyleyen Martta. 24 saat bu çatışmanın ne kadar yorucu olduğunu, bir kere içinize bu anoreksik Martta girdi mi çıkmasının ne kadar zor olduğunu söylüyor. Birisi ona saçın çok güzel olmuş dediğinde ya da başka bir komplimanda bulunduğunda, anoreksik Martta diyor ki: 'Hımmm, demek kilo aldım, onu söylememek için böyle söylüyorlar.' 'Anoreksik Martta'nın' her söylenene bir cevabı ve yememesi için hep nedenleri var.

    Bu merkezde hastalar tartıya çıktıklarında kaç kilo olduklarını sadece hemşireler görüyor, çünkü tartı onlar için bir kabus. Martta, üç ay sonra ilk defa ailesini ziyarete eve gittiğinde tartıyı arıyor ama bulamıyor. Aile bu sefer hazırlıklı, tartıyı saklıyorlar. Martta sadece merkezde yapılan yemeklere güveniyor. Dışarıda başka hiçbir yerde yemek istemiyor. Aile, merkezden liste alıyor ve yemekler ona göre yapılıyor. Martta tatilden sonra merkeze geri dönüyor. Daha henüz okula dönmeye ve dışarıdaki hayata hazır olmadığını görüyor. 'Bu öyle bir hastalık ki her yere her an taşıyorsunuz ve bir kere içinize girdi mi çıkması imkansız oluyor.' diyor.

    Merkez yetkilisine soruyorum: 'Ortalama ne kadar süre kalıyor gelen hastalar?' Cevabı üç sene kadar oluyor ve merkezden ayrıldıktan sonra hastaların takiplerinin zor olduğundan, iyileştirme başarılarının ne kadar yüksek olduğunu bilmiyor. Hastaların çıkarken iyi hissetiklerini, belirli bir kiloya eriştiklerini ve bayanlarda regli durumunun düzene girdiğini belirtiyor. Fakat anoreksiyanın en ufacık bir sözle, yaşanan olayla tekrar harekete geçebileceğini sözlerine ekliyor. Genelde anoreksik olan kişilerin çok hassas, kırılgan ve mükemmelliyetçi bir yanları olduğunu söylüyor. Onların iyileşmesinde, merkezde psikiyatrist, hemşire, beslenme ve spor uzmanlarının uyumlu bir ekip oluşturması çok önemli rol oynuyor. Eğer etrafınızda anoreksik bir kişi tanıyorsanız, lütfen sadece hastaneye yatırmakla yetinmeyin. Onun iyi bir psikiyatriste, iyi bir beslenme uzmanına ve aynı zamanda da çok iyi bir spor eğitmenine ihityacı olduğunu muhakkak göz önünde tutun.

    Martta'yla resim çektirmeye çekiniyorum. Onu rahatsız etmekten korkuyorum. Ama hayatında ilk defa böyle bir konuşma yapacağını söylediği anneannesi ondan bir grup resmi istiyor. Onun kamerasında resim çekiliyor. Rica ediyorum: 'Martta resimi bana e-mail atar mısın?' diye soruyorum. O da 'Evet' diyor. Gelmez diye beklemediğim resim geliyor. Yazının sonunda bana atmış olduğu maili resmimizi görebilirsiniz. (Benim yanımda inci kolyeli olan kişi Martta) Oradan ayrılmadan bana 'Lütfen başkalarına bu konuyla ilgili yardımda bulun. Bu çok zor bir hastalık' diyor. Hep obezite ile ilgilenen 'ben' için yeni bir ufuk, yeni bir kapı aralanıyor. İşte bu andan sonra 'İyi ki gelmişim bu konferansa' diyorum. Sadece bu konuşma nelere bedeldi benim için...

    Konferansta başka neler konuşuldu?

    • Dietia (Diyet) kelimesinin Yunan orijinli olduğu ve yaşam tarzı anlamına geldiği. Yani diyete kısa dönemli bakmak yerine kelimenin hakkını vererek onu yaşam tarzı haline getirmemiz gerektiği.
    • Tabaklarımızda sadece yemek yemediğimizi, aynı zamanda birçok duygularımızı da yediğimizi.
    • 1797 yılında Dr. John Rollo'nun 2 diyabet hastasını düşük karbonhidratlı diyetle iyileştirdiği.
    • 1863 senesinde William Banting halka yaptığı duyurusunda kiloyu kontrol etmek için ekmek, tereyağı, patates, süt, şeker ve biradan vazgeçmeleri gerektiğini belirtmesi. Bu verilerden yola çıkarak esasında 'diyet'in yüzyıllardır bizimle olduğu Sealed
    • En iyi kilo verme yolunun yüksek protein ve düşük glisemik indeksli yiyeceklerin beraber tüketildiği bir diyet izlenerek gerçekleştiği ve başlı başına düşük indeksli gıdaların hiçbir şey ifade etmediklerini. Fakat sonuçta tüm dışarıda önerilen atkins diyeti, isveç diyeti, ducan diyeti vs diyetlerin esasında ortak yönünün toplam günlük alınan kaloriyi düşürmekten geçtiği, yani hiçbirinin mucizevi bir durum yaratmadığı. Yüksek proteinli gıdalar daha tok tuttuğu için bu tip bir diyeti takip etmenin daha kolay olduğundan insanların bu tarz diyetlere yöneldiği. 
    • Ortalama yaşın 90 olduğu 200 kişilik bir huzur evinde Finlandiya'da yapılan klinik araştırmaya göre: 1. Yaşlılarda fiziksel aktivitenin artırılması 2. 60 yaşından itibaren herkesin günlük 20 mikrogram D vitamini alması  3. Ayda bir kilo kontrolü yapılmasının şart olduğu 4. Özellikle protein alımına dikkat edilmesi 5. Lif, vitamin ve mineraller için kan tahlili alınıp aralıklı zamanlarda kontrol edilmesi 6. Farklı yaş gruplarının farklı beslenme ihtiyaçları olduğunun göz önünde tutulması 7. Yaşlılıkta kadınlarda erkeklere oranla yüzde 30 daha fazla kas kaybının meydana geldiği, bundan dolayı bilhassa kadınların kas ağırlıklı spor yapmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.
    • Diyetlerde fosfor tüketimi çoğalırken kalsiyumun azaldığının gözlemlendiği ve bunun da kemiklere zarar verdiği.
    • Katkı maddesi olarak fosfat birçok gıdada kullanıldığından farkında olmadan fosfor oranının kalsiyuma göre yüksek kaldığı; bundan dolayı fosfat içeren gıdalardan uzak kalmamızın faydalı olacağını.
    • Yüksek fosfatın böbreklerde hasara yol açtığını ve hiperparatiroid rahatsızlığı oluşabileceğini, aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları riskini yükselttiğini.
    • 1985'te dünyada sadece 30 milyon diyabetli varken 2010'da bu sayının 285 milyona yükseldiğini ve bu hızla giderse 2030'ta bu sayının 438 milyonu bulacağını. 
    • İkinci tip diyabet için risk faktörleri: 1. karın bölgesinini kilolu olması 2. Hareketsizlik 3. Yağ ve doymuş yağ oranının yüksek olduğu bir diyet 4. Düşük lifli gıdaların tüketilmesi 5. Az kilolu ve ufak doğan çocuklar 6. Genetik faktörler
    • Her ne kadar genetik faktörler ikinci tip diyabetin oluşmasında risk faktörü oluşmasında risk faktörü yaratsa da, eğer yaşam ve beslenme tarzında doğru bir şekilde farklılık yaratılırsa bu riskin yüzde yüz önüne geçilebilinmesi. LÜTFEN GENLERİMİZİN ARKASINA SAKLANMAYALIM!!!
    • İkinci tip diyabet olanlar neler yapmalılar: 1. Toplam kiloda en az yüzde 7'lik bir düşüş sağlanmalı 2. Haftada en az 150 dakikalık spor yapılmalı 3. Toplam yağ oranı günlük kalorinin yüzde 25'ini geçmemeli 4. Kaloride kısıtlanmaya gidilmeli 5. Tek kişilik danışmanlık alınmalı 6. Sebze ve az miktarda meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni takip edilmeli 7. Yüksek lifli gıdalar tüketilmeli 8. Şeker ve beyaz unlu gıdalar ciddi oranda diyetten çıkarılmalı
    • Sigara içen annelerin çocuklarında daha fazla alerjinin gözlenmesi
    • Yapılan klinik bir çalışmada frenk üzümü çekirdeği yağının hamilelik ve emzirme sırasında kullanıldığında çocuklarda yüzde 30 daha az alerji görülmesi ama bu konuyla ilgili çalışmaların henüz yetersiz kalması.
    • 20 seneden beri kedi-köpek ve bu tip hayvanların olduğu ortamların alerjiye yol açtığı ve özellikle hamilelik esnasında bu tarz yerlerden uzakta kalınması gerektiği belirtilirken, şimdi tam tersinin kanıtlandığı klinik çalışmaların ortaya çıktığı. 
    • Hamilelikte D ve E vitaminlerinin az olmasının alerji riskini yükselttiği.
    • Çölyak hastalığının kısırlığa yol açabileceği.
    • Çölyak hastalarının yulafı tolere edebildikleri.
    • Glütene duyarlılığın, henüz kan yoluyla yapılan gıda intolerans testlerinde kanıtlanamadığını. Bunun için muhakkak ince bağırsaklardan parça alınıp biyopsi yapılması gerektiği. En azından şu an için insanların gıda intolerans testlerine körü körüne inanmamaları gerektiği.
    • Vücut kitle indeksi normal değerlerin (BMI) toplumlara göre değiştiği. Japonlar'ın BMI oranı 21'den az olduklarında kendilerini çok daha iyi hissettikleri. Bundan dolayı genelleme yapmamak gerektiği.
    • Obezite = yiyecek + çevre + davranış/tutum + genler
    • Protein tüketildiği zaman GLP-1 adlı tokluk hormonunun üretildiği ve bundan dolayı daha tok hissedildiği.
    • Karbonhidrat tüketildiği zaman ghrelin adlı açlık hormonunun bastırıldığı, fakat protein yenilene kadar tokluk hissinin tam anlamıyla gelmediği.
    • 2030 senesinde yemek yerine daha fazla yiyecek hapları yapılmasının planlandığı.
    • Hatta yiyecek haplarını basan bir yazıcı olabileceğini, kişi o gün fasulye yemek istiyorsa, o tuşa basıp onun hapını çıkartabileceği. (Aman Allahım oysa yemek yemek ne kadar büyük bir keyif. Böyle birşeyi zaten olsa olsa sadece İskandinav ülkeleri düşünebilir Sealed)
    • Eskiden Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin konferanslarında aşırı kilolu diyetisyenler olurdu, ama artık İskandinav ülkelerinde de aynı noktaya gelindiğini çok üzülerek belirtmek istiyorum.
    • Konferansın son iki gününde benimle olan ablam Nesrin'in protein ağırlıklı ve düşük glisemik indeksli beslenmeyle son iki ayda 8 kilo vermiş olmasının esasında mucize olmadığını artık kanıtlandığını ve doğru yolda olduğunu konuştuk (tabii düşük kalorili bir beslenme programı takip etmesinin de!)
  • 25 Kilo Vermenin Dayanılmaz Hafifliği

    Bu yazımda sizlerle Nisan 2008-Kasım 2008 arası 87.6 kilodan 63 kiloya düşmüş olan 32 yaşında bir bayanla yapmış olduğum röportajı paylaşmak istiyorum. Kilolarınızdan şikayetçi olduğunuz halde umutsuzluğa kapılıp “artık nasıl olsa veremem” diyenlerdenseniz umarım bu yazı size bir ışık tutar ve yeni bir başlangıç için ilk adımı atarsınız.

    D.K.Ü- Çocukken kilolu muydunuz?

    A.E- 4.5 kilo doğmuşum. Hatta annem övünerek anlatır, der ki “Doğduğunda kızım çok tatlıydın. Her yerin boğum boğum boğum boğumdu….” Ama boğum boğumdu demez belki en az 5-6 kere boğum boğum lafını tekrar ederdi.

    D.K.Ü- Peki bebeklik devresinden sonra fazla kilolarınız üzerinizde kalmış mı?

    A.E- Hayır, çocuklukta hiçbir kilo sıkıntım olmadı. Bilakis zayıf bir çocuktum. İlkokul 5. sınıfa kadar yüzmeye gittim. 5. sınıfta ortaokul giriş sınavlarına hazırlanmak için sporu bıraktım. Bırakmayla birlikte o sene çok kilo aldım. Ama ortaokula başladıktan sonra boyum uzayınca aldığım kilolar da boya gitti ve liseyi bitirene kadar hep 55-57 kilo arasındaydım.

    D.K.Ü- Peki yetişkin olarak kilo sorununuz ne zaman başladı?

    A.E-  Üniversiteye başladıktan sonra. Mimarlık bölümünü kazanınca okul için hazırlamam gereken projeler üzerinde geceler boyunca sabahladığm olurdu. Bu esnada elime ne geçerse ya da önüme ne konulursa yemeye başladım. Ama kendimle barışık olduğumdan yavaş yavaş almaya başladığım kilolar beni hiç rahatsız etmiyordu.

    D.K.Ü- Üniversite bittiğinde kaç kiloydunuz?

    A.E- 65 kiloyla bitirdim. 65 kiloda da aşırı kilolu durmadığımdan herhangi bir rahatsızlık duymuyordum. Fakat okul bitip çalışma hayatına girince daha çok masa hayatım olmaya başladı. Okulda sadece geceleri projeler üzerinde çalışırken bu sefer hem gece hem de gündüzleri yoğun bir şekilde çalışmaya başladım. İş hayatındaki tempo okul hayatına göre çok daha yoğundu.

    D.K.Ü- Peki eşinizle tanıştığınızda kaç kiloydunuz?

    A.E- 70 kiloydum.

    D.KÜ- Eşiniz hiç kilonuzdan rahatsızlık duydu mu?

    A.E- Hiçbir zaman kilomla ilgili en ufak bir yorumda bulunmadı. 80’li kilolara çıktığımda dahi hiçbirşey söylemedi. Bizim hakikaten ruhlarımız uyuştuğu için kilo aramızda bir engel teşkil etmedi. Hatta şimdi bile 25 kilo verdiğim halde hiçbir zaman “ne iyi oldu, iyi ki verdin” gibi yorumlarda bulunmuyor. Sadece beni daha mutlu gördüğü için benim adıma seviniyor.

    D.K.Ü- Evlenirken kilo vermek istediniz mi? Yani gelinlik giyeceğim daha zayıf olayım gibi bir his oldu mu?

    A.E- Hayır, daha önceden de söylediğim üzere ben kendimle barışık bir insanım. Eşimin de böyle bir takıntısı olmadığından hiç sıkıntı olmadı. Hatta bazen düşünürüm belki arada birkaç rahatsızlık ima eden lafları ya da hareketleri olsaydı acaba daha mı az kilo alırdım diye.

    D.K.Ü- Kendinizle barışık olduğunuzu söylüyorsunuz. O zaman sizi kilo vermeye ne motive etti acaba? Neden bir beslenme uzmanı eşliğinde kilo vermeye başlamak istediniz?

    A.E.- Beden ölçüm büyüdükçe, bir baktım giyim zevkim de otomatikman değişmek zorunda kalmış. Beğendiğim kıyafetler benim ölçülerimde yoktu. Olanlar da durması gerektiği gibi durmuyorlardı. Genelde büyük beden kıyafetler daha yaşlı kimseler için oluyordu, ben de mecburen onlardan alıyordum. Bu da zamanla mutsuzluk yaratmaya başladı. Bu durumu, en çok kilo vermeye başlayıp istediğim şeyleri giydiğimde farkettim. Yani kiloluyken bunun ben de ne kadar mutsuzluk yarattığını ancak kilo verdikten sonra anladım.

    D.K.Ü- Başka ne motive etti?

    A.E.- Bugüne kadar yaptığım her işi en iyi şekilde büyük başarıyla ve disiplinle yaptım ve yapıyorum. Kendime bir gün şöyle dönüp bir baktım ve dedim ki: “Herşeyi mükemmel bir şekilde götürüyorsun ama kendini ne kadar ihmal ediyorsun, aynı özeni niye kendine göstermiyorsun?”

    D.K.Ü- Tipik bir koç burcu hareketleri ve düşüncesi, doğru mudur?

    A.E- Evet tipik bir koç burcuyum.

    D.K.Ü- Hedef olarak kendinize kaç kiloyu belirlediniz?

    A.E- 55 kiloya kadar düşmek istiyorum.

    D.K.Ü- 25 kilo verdikten sonra hayatınızda hiç belirgin değişiklikler oldu mu?

    A.E- Olmaz olur mu? En güzeli çok daha enerjik bir insan oldum. Eskiden ne kadar çok yersem o kadar daha çok enerjim olacağını düşünürdüm. Fakat doğru beslenmeye başladıktan sonra gördüm kü az ama doğru gıdaları tükettiğim zaman enerjim çok daha fazla oluyor. Geçen sabah arabama gitmek için çitin üzerinden atladım. Eskiden hep arka taraftan yolu dolanıp öyle arabama giderdim. Fakat hafiflemiş olmanın verdiği rahatlıkla çok kolay hemen atlayıverdim. Pencereden beni izleyen kocamla göz göze geldik. İkimizde gülümsedik, çünkü benim ne hissettiğimi o da ben de çok iyi biliyorduk. Kiloluyken hayatta o çitten atlamak için en ufak bir girişimde bile bulunmazdım.

    D.K.Ü- Kıyafetler?

    A.E- İşin en güzel kısmı sabahları uyandığımda ne giyeceğimi düşünmemem, çünkü artık kilomu kapatmamı gerektiren bir durum söz konusu değil ve dolabımdaki herşey üzerime rahat rahat oluyor. Büyük gelen kıyafetlerimin çoğunu da keyifle başkalarına verdim.

    D.K.Ü- İnsanların tepkileri nasıl oluyor?

    A.E- İnanılmaz!!! Her gören çok şaşırıyor ve bu tamamen bir başarı hikayesine dönüştü. Herkes nasıl verdiğimi merak ediyor. Bense hep şunu söylüyorum: Bu tamamen insanın kendisinde bitiyor. Eğer hakikaten kafanıza koymuşsanız bu iş oluyor. Yoksa benim geçmişte başka bir diyetisyen tecrübem de olmuştu ama verememiştim, çünkü şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki kafamda bu olayı bitirememişim o zamanlar. Benden dolayı birçok insan motive oldu ve onlarda kendi beslenmelerinde değişimler yapmak için harekete geçtiler. Birçok insan için motive kaynağı olmak ta beni çok mutlu ediyor. Dolaylı olarak başkalarına yardımcı olduğumu düşünüyorum.

  • 6. Uluslararası Vejeteryan Kongresi

    En son Şubat 2013'te Kaliforniya'da gitmiş olduğum Uluslararası Vejeteryan Beslenme Kongresi'nden öğrendiklerimi sizlerle özet olarak paylaşmak istiyorum. Her gün 20'den fazla konuşmacı/araştırmacı vejeteryan beslenme üzerine olan değişik klinik çalışmalarından bahsettiler. NELER ÖĞRENDİM?

    • Bilgiden dana önemli olan insanlığın ölmediğini ve hala güzel insanlar olup onlara güvenebileceğimi - bununla ilgili hikayemi yazımın sonunda paylaşacağım.
    • Vejeteryan olmaya karar vermeden önce çok sıkı bir hazırlık yapılması ve bu konuyla ilgili yeterli bilgi sahibi olunması gerektiği.
    • Vejeteryan olmaya karar verip ama konuyla ilgili yeterli derecede bilgisi olmayanlarda karbonhidratlı gıdalara saldırı durumunun çok sık görüldüğü.
    • En fazla B12 vitamini eksikliğinin görüldüğü ve bunun dışarıdan takviye olarak alınması gerektiği. Hayvansal gıdaların dışında bu vitaminin başka yollardan sağlanamadığı. Ama konferansta yer alan Hintli bir profesöre göre vejeteryan ağırlıklı beslenen Hindistan'da B12 vitamini eksikliğinin çok fazla görülmediği, muhtemelen bunu yüzyıllardır tükettikleri baharatlardan çeşitli yollarla aldıkları ve genlerinin ona göre bu duruma alıştığının söz konusu olduğu. Bazen bilimin bile açıklayamadığı durumların ortaya çıkabileceği Smile
    • Vejeteryanların et yiyenlere göre daha sağlıklı olduğu, bu kişilerde diyabet ve kanserin vejeteryan olmayanlara göre çok daha az görüldüğü.
    • Vejeteryan beslenmenin tüm dünyada daha çok yaygınlaştığı. Eskiden uçaklarda vejeteryan menü istediğinizde önünüze yanınızdaki tabağın aynısının etsiz versiyonu konulurken, bugün artık özel menülerin hazırlandığı.
    • Etçil olup sonradan vegan olanların bir süre sonra bağışıklık sistemlerinin aniden çöktükleri ve tekrardan hayvansal gıdalar tüketmeye başlayanların oranlarının hiç te küçümsenmeyecek kadar az olduklarını
    • Konuşmacılardan veganların bile vegan olmayı önermediklerini çünkü uygulamasının çok zor olduğunu ve vücudun birçok vitamin ve mineralden eksik kaldığını.
    • Obezite oranının vejeteryan olmayanlarda çok daha yüksek olduğu.
    • Safrakesesi taşı riskinin obezlerde daha fazla olduğu.
    • Et tüketenlerde, katarak riskinin vejeteryanlara ya da sadece et yemeyenlere oranla çok daha yüksek olduğu. Veganlarda ise bu riskin en düşük oranda olduğu.
    • Düzenli balık tüketenlerde Omega-3'ten dolayı (DHA) daha az Alzheimer rahatsızlığının görüldüğü.
    • DHA'nın (Docosahexaenoic acid) balık dışında yosunda da fazla miktarda görüldüğü.
    • DHA tüketimi Akdeniz tipi diyette diğer diyetlere göre daha fazla olduğundan bunama riskini azalttığı. Fakat bu diyet egzersiz ile birleştirildiğinde bunama riskinin düşmesi konusunda çok daha iyi sonuçları alındığı.
    • Keten tohumu yağının beyin sağlığına iyi geldiği.

    • Vejeteryan diyetlerde kalsiyum, B12 ve D vitamini, çinko ve B3 yağ asitlerinin eksik kaldığı, bunlara dikkat edilmesi gerektiği.
    • Diyetinde düşük miktarda protein tüketenlerde en fazla kemik kaybının görüldüğü.
    • Balıkların içerdiği cıvadan dolayı zararlı olduğunu düşünüyorsak yanıldığımızı çünkü yararının zararından çok daha büyük olduğu ve balık yemeye devam etmemiz gerektiği.
    • Balıkta balık yağına oranla çok daha fazla D vitamini olduğu.
    • İçerdiği yüksek asit ve potasyumdan dolayı ne kadar çok kola içersek vücutta o kadar az kemik yoğunluğu olacağı.
    • Veganlarda yüksek tansiyonun çok daha az görüldüğü.
    • Tiroid hormonlarından T3 ve T4'ün üretilebilmesi için günlük en az 70 mikrogram iyot almamız gerektiği.
    • En önemli iyot kaynakları: süt ürünleri, yumurta, deniz mahsulleri ve iyotlu tuz.
    • Veganların idrarlarında düşük oranda iyot değerliği saptanıldığı.
    • Vücut kitle indeksi: Veganlarda - 23.6, Lakto-ovo vejeteryanlarda - 25.7, Pesko-vejeteryanlarda - 26.3, Semi-vejeteryanlarda - 27.3, vejeteryan olmayanlarda - 28.8.
    • Vejeteryanlarda yüksek kolesterol ve insülin direncinin daha az görüldüğü.
    • Çerezlerin (ceviz, fındık, badem vs) açlığı bastırmakta etkili oldujları, yeme isteğini azalttıkları ve doygunluk hissi verdikleri. Aynı zamanda kalp rahatsızlıklarına karşı önleyici olacabilecekleri.
    • Asya ve ABD prostat kanseri oranları karşılaştırıldıklarında: Çinliler'de ölüm oranı %1, Çinli-Amerikalılar'da %8.9, Beyaz Amerikalılar'da %27.
    • 1 bardak inek sütünde 96mg emilebilir kalsiyum bulunduğu ama aynı oranı 1-1/2 bardak lahana'dan veya 2 bardak brokoliden de temin edebileceğimizi. İlla süt içmemiz gerekmediği.
    • Meme kanserinin Japonya'da yaşayan kadınlarda çok düşük fakat Amerika'da yaşayan 3. jenerasyon Japon-Amerikalılar'da çok yüksek olduğu. Buradan yola çıkarak yaşam tarzının çok önemli olduğu ve sadece genlerimizin bize miras kalmadığını, aynı zamanda yaşam biçimimizin de miras kaldığı.
    • Asit oranı düşük olduğundan (%0.8'den yüksek değil ise) en iyi zeytinyağının ekstra sızma zeytinyağı olduğu.
    • Chia tohumlarının (henüz Türkiye'de yok) ne kadar faydalı olduğu. Demir, kalsiyum, potasyum, magnezyum ve lif oranlarının çok yüksek olup, keten tohumundan çok daha fazla Omega-3 içerdiği.
    • Zerdeçal, tarçın ve boyotu baharatlarının kan şekerini düşürmekte etkili olduğu.
    • BAHARAT isminin nereden geldiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyordum, konuşmacı bir profesör sayesinde öğrendim. Baharatlarla ilgili konuşma yapan kişinin ismi Dr. Bharat B. Aggarwal'dı. "Aaa ismi Baharat ve baharatlarla ilgili konuşacak diye içimden geçirdim" Sunumundaki ilk resim Türkiye'de bir baharatçının önünde çekilmiş resmiydi. Geçen sene Türkiye'ye gelene kadar o da isminin baharat anlamına geldiğini bilmiyormuş. Mısır çarşısına gidip her yerde baharat yazdığını görünce dayanamayıp sormuş. Konferans sonrası konuştuğumuzda Hindistan'ın eski isminin Baharat olduğunu ve muhtemelen biz oradan tüm bu baharatları getirirken oraya ait olduğunu belirtmek için baharat ismini vermişiz Sealed
    Vejeteryan: Et veya diğer hayvansal gıdaları dinsel ya da kişisel sebeplerden dolayı tüketmeyen kişi. Bu kişiler genelde veganlara göre daha esnek olup süt ürünleri ve yumurta tüketebilirler.
    Vegan:Tüm hayvansal gıda içeren besinleri tüketmeyen kişi. En katı grup.
    Lakto: vejeteryan - Yumurta tüketmeyen ama diğer süt ürünlerini kullanan kişi.
    Ovo-vejeteryan: Yumurta tüketen fakat süt ürünlerini tüketmeyen kişi.
    Lakto-ovo-vejeteryan: Yumurta ve süt ürünlerini tüketen ama diğer hayvansal gıdaları tüketmeyen kişi.
    Semi-vejeteryan: Genellikle vejeteryan ağırlıklı yiyen ama ara sıra hayvansal gıdalar tüketen kişi.
    Pesca-vejeteryan: Balık dışında diğer et ürünlerini tüketmeyen kişi.
    Her sene vejeteryan sınıfına farklı kategoriler eklenebiliyor.
     
    CoolCoolCool
    Kaliforniya'ya vardığımın ertesi sabahı hemen konferans başladığından ve 10 saat bir fark olduğundan ben sabah 4:00 gibi gözlerimi açtım. Doğal olarak saat 7:30'ta başlayan konferansa ilk giden bendim. Hemen en ön sırada kendime bir yer bulup oturdum. Sonrasında yanıma Güney Amerikalı bir bayan gelip oturdu. Masaj uzmanıymış ama aynı zamanda sıkı bir vegan. Daha iskemleye oturmadan elindeki yastığı oturacağı yere koydu ve şöyle dedi: "Her konferansta bu iskemleler çok rahatsız olur, hele 12 saat sonunda dayanılmaz olur. Ben yanımda hep yastık getiririm." Sonra koca bir sebze suyu çıkardı çantasından ve öğlen saatine kadar onu içti. Konferans merkezine yakın oturuyormuş. Öğlen yemeği için evine gitti. Öğleden sonra elinde yastıklar ve benim için sıkılmış koca bir sebze-meyve suyu karışımı ile geldi. Ondan sonraki 3 gün boyunca her sabah evde yaptığı vegan wrap, sebze suları ve yastıklarımı getirdi. Doğumgünümde akşam beni yemeğe çıkardı. Bir akşam evine masaj olmaya gittim. O kadar güzel bir masaj yaptı ki, ilk önce masaj odasındaki infra-red saunaya sokup vücudumun biraz ısınmasını sağladı, sonrasında masajına başlamadan önce (benim konferanstan sonra pilates eğitmeni olabilmek için çok sıkı teke tek iki haftalık bir kursa gideceğimi biliyordu) çok güzel bir niyette bulundu: "Allahım bu kadar uzun bir yoldan gelmiş olan Didem'in seyahatinin güzelliklerle geçmesini karşısına hep iyi ve çok güzel insanların çıkmasını ve önümüzdeki iki haftanın kolaylıklarla geçmesini sağlamanı diliyorum" Zaten o niyetten sonra ben iyice mayışmıştım. Masaj muhteşem geçti. Sonraki iki haftam daha da güzel geçti. Kaliforniya'da karşılaştığım bana yardımcı olan tüm güzel insanlar için de binlerce kez şükürler olsun.

  • Aile Ortamında Yemek

    Yapılan son araştırmalarda kahvaltı ve akşam yemekleri birlikte yenilen ailelerin gelişmekte olan çocuklarında daha az kilo sorunu ve daha sağlıklı beslenme alışkanlıkları oldukları gözlemlenmiştir. Bundan dolayı imkanlar el verdiği sürece öğünlerde çocuklarınızla aynı sofrada oturup birlikte yemek yemenizi tavsiye ederim. Sadece yemek değil, gün içinde olanların paylaşımı açısından da hep birlikte yemek yemenin çok büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Şunu da unutmamak gerekir ki çocuklar yüzde 80 aileden yemek alışkanlıklarını almaktadır. Siz ne kadar sağlıklı seçimler yaparsanız çocuklarınız da en az yüzde 80 sağlıklı seçimler yapacaktır. Karar sizin smile

    Ailenizle güzel, sağlıklı ve neşeli sofralar dilerim...

  • Alerjik Bebekler ve Margarinler

    Alerjik Bebekler; Margarinler, Şehirleşme, Sezaryen Doğumlar...

    Çevremizde ne kadar da alerjik bünyeye sahip çocuk var değil mi?? Bunların hiç margarinler ve sebze yağlarına bağlı olarak meydana gelebileceği aklınıza gelir miydi? Yeni bir çalışma ile neden kırsal kesimde yaşayan çocukların şehir hayatı yaşayan çocuklara göre daha az alerjiye yakalandığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın hedefine  göre düşük margarin ve çoklu doymuş yağ tüketiminin alerjik bünye oluşumuna etkisini bulmayı amaçlamışlardır.

    Çalışmada süt veren anneler ve süt kompozisyonları değerlendirilmiş ve annelerin tükettikleri besinlerin kayıtları alınmıştır.

    Kırsal kesimde yaşayan anneler daha çok tereyağ, tam yağlı süt ve doymuş yağlı besinlerle beslenirken; şehirde yaşayan anneler daha çok margarin, bitkisel yağlar ve az yağlı süt tükettiği ortaya konmaktadır.

    Çalışma sonucuda şehirde yaşayan bireylerin kırsal kesimde yaşayanlara göre 7 kat daha fazla alerjiye yatkınlıkları olduğu bulunmuştur. 

    Şehirde yaşayan çocukların kötü hava şartları, radyasyona maruz kalmaları; doğal besinlere olan ulaşımın güçlüğü gibi bir çok alerjik etmenler ile yüz yüze kalmalarıda alerjik bir bünyeye yol açabileceği üzerinde de durulabilir.

    Tüm bunlara ek olarak kırsal ve şehir üzerinde yapılan geniş kapsamlı araştırmalar sonucunda; normal vajinal doğumla dünyaya gelen çocukların, sezaryen doğum ile dünyaya gelen çocuklardan daha az alerjik olduğu görülmüştür. Bunun sebebi ise normal vajinal doğumun sonucunda çocuklarda anne sütünden bile daha kuvvetli bir bağışıklık sisteminin oluşmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. Sezaryen ile doğumların kırsala göre şehirlerde daha sık olduğu göstermektedir. Şehirde yaşayan çocukların alerjik bir bünyeye sahip olmasının bir diğer sebebi de 'sezaryen doğumlar' olarak gösterilebilir.

  • Anaokullarında Sağlıklı Beslenme

    Geçen sene ablam, yeğenimin yuvasındaki okul menüsüne göz atmamı rica etti. Ben de bazı değişimler gerektiğini gözlemledim. Bu konuda çok duyarlı olan okul yönetimi de benim hazırlayacağım okul menüsünü bu sene 2010 sonbahar döneminde uygulamaya geçirmekten büyük mutluluk duyacağını dile getirdi. Fakat bazı velilerden menü ile ilgili sorular gelince, ben de SAYASA'da veliler için bir toplantı düzenledim. Katılamayanlar için de oturup bir yazı yazmaya karar verdim. Bu yazımı da sizlerle burada paylaşmak istiyorum:

    Sevgili ve Saygıdeğer Ebeveynler,

    Birkaç hafta önce SAYASA'da sizlerden bazılarınızı okul menüsü ile ilgili sorularınızı ve sorunlarınızı dinlemek üzere ağırladık. Gelemeyenleriniz için konuşmada geçen bazı görüşleri ve detayları sizlerle özet olarak paylaşmak istedim.

    Bizlerin sahip olduğu, beslenme alışkanlıklarını çocuklarımızın da bir ömür boyu devam ettireceğine emin olun. SAYASA'ya kilo vermek için gelen 25, 30, 40, 50, 60... yaşlarındaki kişilerin kurtulmak için çaba sarf ettikleri alışkanlıklardan bazıları şunlardır:

    1. Tabağımdakini muhakkak bitirmem gerekiyordu, çünkü bitirmeden masadan kalkmam yasaktı.

    2. Yemekten sonra tatlıya her zaman yer var, doysam bile yiyorum, çünkü annem hep: 'Yemeği bitirirsen dondurma yiyebilirsin' derdi.

    3. Akşamüstleri canım kek, poğaça gibi birşeyler çekiyor, çünkü biz okuldan eve geldiğimizde annem muhakkak bize bunları hazırlardı. Olmazsa çok bozulurduk.

    4. Annem hep derdi ki: 'Ye oğlum ye, nişanlın güzel olur'.... gibi saymakla bitiremeyeceğim kadar çok yanlış mesajlar ufak yaşlarda zihinlere kazınıyor ve alışkanlık haline geliyor.

    Atalarımız boş yere 'Ağaç yaş iken eğilir' dememişler.

    Bazı ebeveynler 'Neden %50 yağlı süt?' diye sormuşlardı. Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin son açıklamalarına göre yağ alımına en fazla ihtiyaç duydukları zaman 0-2 yaş arasıdır. Ondan sonrasında çok fazla yağ tüketmelerine ihtiyaçları yoktur. Yemeklerden ve diğer gıdalardan yeterince yağ alınıyor. Bugün zayıf olan çocuğunuzun yarın zayıf olacak diye de bir garantisi yok. Yükselen obezite trendini düşünürsek sizin zayıf olan çocuğunuzun da bir gün bu istatistiklerin içinde olmayacağını nereden biliyorsunuz? Bu konuyla ilgili olarak, az yağlı sütün hiçbir besin değeri, tam yağlı süte göre daha düşük değildir. Tek fark yağ oranıdır. Vücutta açılan yağ hücreleri hiçbir zaman kaybolmaz. Çocuk yaşlarda ne kadar az yağ hücresi açılırsa o kadar iyidir.

    Bana yardım almaya gelen 9-10 yaşlarında kilo sorunu olan çocukların ilkokul birinci sınıfa kadar normal kiloda olduklarını fakat sonra okuldaki yemek düzeniyle birlikte aşırı kilo aldıkları ve iştahlarının açıldıklarını öğrendim. Evde çocuğunuz sizin konrolünüzde olabilir ama okulda değil. Eğer okulda çocuğunuz yanlış besleniyor, yağlı gıdalar alıyor ve çocuğunuz da normal iştahlı bir çocuksa kilo almaması gibi bir olasılık ortadan kalkıyor. Bakın dikkat ederseniz, iştahlı demiyorum, normal seviyede iştahı olan bir çocuksa diyorum. Zaten iştahlı olanlar için bu durumda 'geçmiş olsun' demekten başka birşey kalmıyor, çünkü onlar hayatları boyunda dikkat etmek durumundalar.

    Akşamüstleri çocuklar eve aç gelebilirler. Okulda sunulan meyveyi ya da yulaflı keki yemek istemeyebilirler. Yani çocuğunuz aç kalmasın diye meyve sevmiyorsa o zaman bugün tüm kilinik çalışmaların sonucunda ortaya çıkan 'beyaz gıdalardan uzakta kalın kansere davetiye çıkartıyor' çalışmalarının hepsini bir çöpe mi atalım? Ara öğün açlığı bastırmak için bir öğündür, ana öğün değildir. Zaten çocuklar tıka basa doymasın çocuklar. Ayrıca çocuklar bir çok yeme alışkanlıklarını okulda edinirler. Arkadaşlarına özenirler ve taklit ederler. Bugün yemedikleri bir yemeği, bakarlar ki arkadaşları yiyorlar, onlar da bir süre sonra yemeye başlayabilirler. Kaldı ki çocuğunuz eve aç gelsin. Yemek ile yatma arasındaki ideal zaman 4 saattir. Çocuğunuzun en geç 18:00 gibi akşam yemeğini yemesi gerekir. Çocuğunuz okuldan aç geldiği zaman iştahla sizlerin ellerinden çıkan sağlıklı bir akşam yemeği yiyeceklerdir. Bugün bana gelen birçok danışmanımla en çok zorlandığımız noktalardan birisi yatmadan dört saat önce yemeyi kesmektir. Lütfen, çocuklarınıza bu alışkanlığı edinmesinde yardımcı olun.

    Öğünlerde sadece su içmelerini önerdim, öneriyorum, önereceğim. Bana görüşmeye gelen yüz kişiden 99'u (abartmıyorum) bırakın günde iki litre su içmeyi bir litre suyu bile içmiyorlar. 30'undan 40'ından sonra bu alışkanlığı değiştirmeye çalışıyorlar, ama nafile. Vücudumuzun yüzde 60 ile 70'i arasının su olduğunu ve suyun faydalarının saymakla bitmeyeceğini düşünürsek, bence çocuklarımızı daha fazla su içmeye yönlendirmeliyiz. Farklı içecekler tükettiklerinde su içme ihtiyaçları azalıyor ve suyu içmiyorlar.

    Beyaz ekmek tamamen boş kaloridir. Kana hızla karıştığı için bir anda kan şekerini yükseltir daha sonra aynı hızla düşürür. Bu da çocuklarınıza enerji vermek yerine onların enerjisini düşürüp yorgunluk yaratır, ve akabinde de açlık gelir. Oysa çavdarlı ekmek içinde birçok mineral ve vitamin barındırır. Aynı zamanda da güzel bir lif kaynağıdır. Kepekli ekmek demiyorum, çünkü kepek demir oranını düşürür. Birçok çocukta demir eksikliği görüldüğünden, ekmeklerin tam tahıllı ya da çavdarlı olmasını tavsiye ediyorum. Tüm bunların yanı sıra tahıllı gıdalar kana daha yavaş karıştığından uzun süreli stabil enerji sağlarlar.

    Okul çocuklarınızın en sağlıklı beslendikleri mekan olmalıdır. Zaten haftasonları doğum günleri, dışarıda yemek zamanları oluyor ya da siz okuldan aldığınızda canı dondurma çekiyor ve alıyorsunuz. Çocukların nazı da ebeveynlere daha çok geçer. Haftasonu bir doğumgününe gittiğinizde, pasta, börek, poğaça dışında sizlere soruyorum: Sağlıklı bir gıda oluyor mu? Hayır. Çoğunda meyve bile sunulmuyor. Ne kadar şanslısınız ki çocuklarınız sağlıklı besleniyorlar. Ve ne kadar şanslısınız ki bu konuda duyarlı bir okulunuz var. Ayrıca bu menü hazırlanırken öğlen yemeklerinde sizin farkında olmadığınız ama arka planda hangi yiyecek hangisiyle yenilirse emilimi daha kuvvetli olur ya da yüzde yüz protein olur gibi ayrıntılara da önem verildi.

    Etrafınıza bir bakın lütfen, kaç tane ebeveynin acaba kilo sorunu yoktur? Normal ve sağlıklı bir kilodadır?

    Sağlıklı ve kilo sorunu olmayan bir nesil yetiştirmek için lütfen bizlere ve okulunuza destek olun.

    Ben KEYSTONE International yönetimi ile yeğenim sayesinde tanıştım. Bana sağlıklı bir yemek listesi hazırlamam konusunda yardım için danıştıklarında bu işi seve seve, gönüllü olarak yapacağımız söyledim. Her dört çocuktan birinin obez olma ihtimali olan ülkemizde bir okul yönetiminin bu konuya bu kadar duyarlı yaklaşması beni çok mutlu etti.

    Saygı ve sevgilerimle,
    Didem Kanca Üstay MS, RD

    Konuyla ilgili sorularınızı bana yazabilirsiniz.

  • Anaokulu ve Doğru Beslenme

    Atalarımız 'ağaç yaşken eğilir' demişler. Birçok okulda sadece ticari kazanç düşünüldüğünden, çocukların nasıl beslenildiğine gereken önem verilmemektedir. Gelin çocuklarımıza okullarda bilinçli ve doğru beslenmeyi öğretelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=7FNjTHohjew

  • Ayçekirdeği

    Hepimizin akşamları çıtlatmayı çok sevdiği AYÇEKİRDEĞİ: protein, lif, çinko, folik asit, B6 vitamini, E Vitamini ve fosfor açısından iyi bir kaynaktır. Fakat 30 gramı 170 kalori. Ölçülü yemekte fayda vardır. Aynı zamanda hücrelerin sağlığı ve anne karnındaki bebeklerin beyin ve hafızanın gelişmesi açısından içerdiği kolinden dolayı da faydalıdır. AFİYET OLSUN smile

  • Ayurvedik Beslenme

    Geçtiğimiz Bayram seyahatinde eşim Murat ile birlikte Malta adasına gitmeye karar verdik. Otelleri araştırırken Kempinski'de Ayurvedik Beslenme üzerine bir doktor olduğunu ve isterseniz muayene edip size ona göre beslenme programı hazırladığını okuyunca "Neden olmasın?" dedim Laughing Gittiğimiz gün otelde Hint asıllı bir doktor beni muayene etti. Sorduğu belli sorulardan ve nabzımdan yola çıkarak benim Vata-Pita tipinde bir vücudum olduğu kanısına vardı. Ayurveda da 3 tip temel enerji ve buna bağlı vücut tipleri var. Bunlar: Vata, Pita ve Kapha. Mühendis olan eşim hemen doktorun bana sormuş olduğu soru kağıdını aldı ve işaretlediği soru-cevaplara bakarak bazılarının bana uymadığını ve dünyadaki tüm insanları 30-50 soru içine sığdırıp bir genellemeye koymanın çok anlamsız olduğunu belirtti. O böyle söyleyince ben de düşündüm Innocent Haksız sayılmazdı. Sonra o akşam yemeğinde benim vücuduma iyi gelecek Ayurvedik tarz yemekler geldi. Murat ta restaurantın normal menüsünden istediklerini seçti. Benim yemekler geldiğinde o kadar değişik benim alışmadığım tarzda baharatlarla doluydu ki yemekte zorlandım ve Murat'ın yemeğinden otlanmaya başladım Wink Bir de Vata'ya limon iyi gelirken Pita'ya iyi gelmediği belirtiliyor. Peki hangisi doğru? Ben yine senelerdir hep savunduğum tezimi savunacağım, herkes kendi vücudunu dinlemeli ve ne iyi geliyorsa, kendini nasıl iyi hissediyorsa öyle yemeli. Sadece Ayurvedik beslenmeye göre bana iyi geldiği savunulan sevmediğim baharatlarla dolu yemekleri yiyip tatilimi kendime ziyan etmek yerine ilk geceden sonra istediğim şekilde yedim. Böylelikle Murat'ın yemeklerine de sataşmamış oldum.

         

    Binlerce senelik Ayurvedik Beslenmenin kesinlikle yanlış ya da gereksiz olduğunu savunmuyorum. Ama bence bu beslenme şekli o kültürün genlerine ve yaşam şekline göre hazırlanmış bir beslenmedir. Nasıl bir Japon beslenme şekli bize uymuyorsa bunun da bizim yemek kültürümüze ve genlerimize çok uymadığının kanısındayım. Ama kimi insanlar için yol gösterici olabilir ve iyi gelebilir. Buna da söyleyecek tek bir sözüm yoktur. Fakat körü körüne karşınızdakinin size söylediklerine inanmak yerine vücudunuzu dinlemeniz çok önemlidir.

  • Az Yemek Zayıflatır mı?

    Ne kadar az yerseniz o kadar kolay kilo verirsiniz. Doğru mu yanlış mı? Gelin bu konuyla ilgili farklı görüşleri bu videoda görelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=oq4-r2ggrJY

  • Ben Ne Giyeceğim Şimdi?

    Size kitabımdan başka bir bölümle merhaba demek istiyorum. Bakalım kendinizden bir parça görebilecek misiniz?

    Nuriş’le (ablam) tekrar Washington’a döndük, 1996’nın eylülü ve okulda üçüncü senem başladı. Yaz sonunda kilom fena değildi; ama bakalım bu dönemin sonunda nasıl olacaktı? Aralık’ta Süheyla ablamın düğünü vardı, güzel olmak lâzımdı. Oysa ben tekrar yavaş yavaş kilo almaya başladım. Yazın 60 kiloya kadar düşmüştüm ama 2 ay içinde yine tartıda 65’i gördüm. Bu 65 sayısı çok sinir bozucu bir durumdu.

    Bu arada okulda çok beğendiğim birisi bir cumartesi akşamı yemeğe çıkmak için teklifte bulundu. Ben çok heyecanlandım, havalarda uçuyordum; ama aynı anda hemen acaba ne giyeceğim telaşına düştüm. Hafta sonuna doğru daha ince olmak düşüncesi beni daha da çok yemeye itti. Cankurtaranım yine Nuriş oldu. Benim için alışverişe çıktı ve kilomu en iyi şekilde kapatacak çok hoş kıyafetler aldı. Nuriş, benim her zaman modacım olmuştur. Ya onun kendine aldığı kıyafetlere sataşırdım veya gidip bana aldıklarını giyinirdim. Parfümüme kadar Nuriş gidip alırdı. Ahh Nuriş nasıl hakkını ödeyebilirim ben senin?

    Yemek keyifli geçti; çünkü kıyafetimin kilomu kapadığını ve beni ince gösterdiğini düşünüyordum. Ben yine de yemeğe gittiğimizde kilom belli olmasın diye üzerimdeki ceketi oturduktan sonra çıkarttım ve yemek boyunca da çok tuvaletim gelmesine rağmen masadan kalkmadım, arkamdan bakıp ne kadar kiloluymuş demesin diye ve yemek bitiminde de ayağa kalkmadan büyük bir ustalıkla ceketimi giyindim. Sanki beni hiç ceketsiz ayakta görmeyecekmiş gibi!!! Şimdi ne zaman bir restauranta gitsem masaya oturduktan sonra ceketlerini çıkartan ve masadan hiç kalkmayan ve kalkarken de oturarak ceketlerini giyen bayanlar dikkatimi çeker. Çünkü onların neden böyle davrandıklarını o kadar iyi biliyor ve anlıyorum ki…. Ahh oysa yaşanan seneler bana şunu da öğretti ki erkekler siz ister oturun, ister ayakta durun, ister amuda kalkın, her halinizden hemen vücudunuzun bir röntgenini çekiveriyorlar. Onlar o kadar farkındalar ki sizin nasıl göründüğünüze dair. Tüm çabalar boş! Keyfinize bakın, rahat edin, strese gerek yok!

    Kasımda tatile, arkadaşımın yanına, Ekvator’a gittim. Herkes ufak tefekti ve ben kendimi çok iri hissettim. Üstüne üstelik daha zayıf gözükeyim diye yanımda sırf yüksek topuklu ayakkabılar götürmüştüm. Arkadaşım da ben gitmeden bir sene önce Ekvator ikinci güzeli seçilmişti. Siz anlayın benim halimi! Kendimi arkadaşım ve ailesinin yanında gezinirken özel korumalarıymışım gibi hissettim; ama bu beni yine de çok yemekten alıkoymadı. Her şeyin tadına doya doya baktım. Tatildeyim ya her şeyi yemek hakkımdı! “Plantain” diye adlandırdıkları kızarmış yeşil muzlarını her gün yemek benim için inanılmaz bir keyifti.

    Birinci dönem sona erdi ve ablamındüğünü için Nuriş’le İstanbul’a gittik. Bu sefer dikilen kıyafetim içime sindi. O kadar da kötü bir halde değildim. Düğünde keyfim yerindeydi. Bu tüm resimlerde de yansımıştı. Ne ilginç, insan kendini iyi hisetti mi hemen gözlerinin içi parlıyor.

    Tatil sona erdi ve başka bir ikinci dönem daha başladı okul hayatımda. Hoşlandığım birisi vardı, hani I. dönem yemeğe çıktığımız … Ama kiloma takılmış durumdaydı. Ben yine kilo vermek sevdasına 70 kilo olmuştum. Onun uğruna her gün üç saat gym’de egzersiz yapıyordum. Hatta soğukta onunla koşmak sevdasına bronşit oldum. Aşk insana neler yaptırtıyor? Bir gün yemeğe çıktığımızda: “Didem, seninle yemekteyken kendimi erkek arkadaşlarımlaymış gibi hissediyorum.” dedi. Şaşırdım ve neden, diye sordum. Çünkü ben de en az onlar kadar çok hatta daha fazla yiyormuşum. Çok üzüldüm, kalbimin acıdığını hissettim ve üzerimde yarattığı baskıdan dolayı, ne zaman etrafımda olmasa kendimi yemeğe verdim. En sonunda bu kişiyi unutup kilolu; ama daha az stresli hayatıma geri dönme kararını aldım. Onun en yakın erkek arkadaşıyla çok iyi arkadaş olduk. O da yemek yemeyi çok seviyordu. Kendisi İtalyandı. Bir gün iddiaya girdik, kim daha çok yiyecek diye. O akşam bir İtalyan restaurantına gittik, ve acayip yemeye başladık. Kaybeden hesabı ödeyecekti. Ama yemeğin ortasında inanılmaz doymuş bir haldeyken, birbirimize bakıp: “İkimiz de kilo vermek istiyoruz, neden böyle bir şeyi yapıyoruz kendimize?” deyip yemeyi orada bitirdik. Zaten gereğinden fazlasını yemiştik bile.

    Ne yorucu birşeydir esasında 24 saat insanın kilosunu düşünmesi. Hep kafasının bir yerine meşgul eder durur. Neden böyle birşeyi kendimize yaparız, hiç düşündünüz mü? Bu yazımı okuduktan sonra sizden ricam, eğer kendinize bu eziyeti çektirtiyorsanız neden bunu yaptığınızı düşünmenizdir. Frakındalığınızı artırmadığınız sürece kilo sorununuz sizinle bir bütün olmaya devam edecektir. Hep bu sorundan kurtulmaya çalışır gibi görünürüz ama bir tarafımız da ona o kadar bağlıdır ki… Neden? Bunun cevabı sizde saklı.

  • Bir Diyetisyen Nasıl Beslenir?

    Bana gelen danışanlarımın çoğu zaman aynı soruyu sordukları dikkatimi çekmiştir. Ben de sizlerle hem bu soruyu hem de cevabını paylaşmak istiyorum.

    Danışan: Peki siz nasıl besleniyorsunuz, Didem Hanım? Hiç artık tatlı, pizza, mantı vs yemiyor musunuz? Nasıl bu kadar ince kalıyorsunuz? Günde muhakkak 6 öğün mü yiyorsunuz?

    Benim cevabım: HAYIR, HAYIR, HAYIR...

    Ben, her şeyden istediğim zaman istediğim kadar yiyorum. Tamamen kendimi dinliyorum. Asla 'kahvaltı etmem şart' diyerek kahvaltı etmiyorum. Eğer acıktıysam yiyorum ve acıkmadıysam yemiyorum. Hep derler ya, 'İşte kahvaltı etmezsen metabolizman yavaşlar, kilo veremezsin, ya da alırsın.' Ben bu görüşe katılmıyorum. Birçok şey insanın zihninde bitiyor. Eğer siz öyle şartlarsanız kendinizi sonucu da tamamen sizin istediğiniz gibi olacaktır. Ben insanların farkındalıklarını yükseltmelerinden yanayım, kendilerine değer vermelerinden yanayım. Siz oysa başkalarının dediklerine kulak veriyorsunuz. Birisi çıkıyor ve diyor ki günde muhakkak 6 kere yiyin. Aç olmasanız bile 6 kere yemeye başlıyorsunuz. Düşünsenize ufacık bir çocuk sizinleyken ona soruyorsunuz değil mi?: Acıktın mı yavum? Çünkü sizin için onun acıkıp acıkmaması önem taşır. Oysa aynı hassasiyeti kendimize göstermekten kaçınırız. Birisi birşey dedi mi, özellikle diyetle ilgili, hemen yapmak isteriz. Uzak doğu kültürüne bakın, onlar da ara öğün olayı yoktur, ve birçok batılıya göre de daha sağlıklı yaşarlar. Kahvaltı konusunu fazla dağıtmadan tek cümleyle bağlamak istiyorum. Ben eğer aç kalkarsam kahvaltı ediyorum ama aç uyanmazsam etmiyorum.

    Günün ilerleyen saatlerinde açlık durumuma göre yiyorum. Eğer canım o gün dürüm çekiyorsa buna karşı koymak yerine gidip yiyorum. Fakat hiçbir suçluluk duymadan, tadına vara vara, ağzımda hissedip uzun uzun çiğneyerek. Madem kalorili bir şey yiyeceğim o zaman ondan keyif alarak bunu yapmalıyım. Bunu öğlen saatlerinde yemişsem o zaman akşam acıkırsam salata veya sebze tarzı birşey yiyip günü öyle kapatıyorum. Hiçbir zaman'battı balık yan gider'düşüncesine kapılmadan. Bunu söylüyorum, çünkü eskiden 80'li kilolarımda bu psikolojiyle yediğimden hep normalde yiyeceğimden çok daha fazlasını yiyordum. Bugün de mahvoldu, hadi bari dürümün üstüne tatlı da yiyeyim, akşam da yiyeyim, yarın dikkat ederim. Hayır, bunlar tamamen eski günlerde kaldı. Eğer sizlerde bu duygulara ve düşüncelere kapılıp yiyorsanız lütfen bundan arınmaya çalışın.Kilo vermenizde en büyük adım başkalarının sizlere söylediği değil sizin kendinize değer vermenizden başlar.

    Hayat bir dengedir, bir öğün çok yerseniz, diğer öğün az yersiniz ya da hiç yemezsiniz. Bir gün çok yerseniz diğer gün az yersiniz ya da hiç yemezsiniz. Ben, hayatımda bu dengeyi yakaladım. Eğer dışarıda sosyal bir ortamda bulunmayacaksam evdeyken daha sağlıklı, özellikle sebze yemekleri tüketmeye çalışıyorum. Besin değeri yüksek gıdalar tüketmeye gayret ediyorum ki hücrelerim doysunlar ve bana sürekli açlık çektirmesinler. Eskiden kiloluyken çoğu zaman sırf hamur işleri veya ıvır zıvırlar yerdim. Durum böyle olunca vücut hiç adam gibi vitamin ve mineral alamadığından sürekli aç kalırdı ve beni daha çok yemeye iterdi.

    Benim felsefemvücudumu her zaman doyurmak, ruhumu da istediği zamanlarda doyurmaktır!!!Lütfen kendinize, içinizdeki açlığa ve tokluğa ve de ruhunuza kulak verin. Onlar sizi doğru yola götüreceklerdir. Farkındalık, esasında bizim sahip olabileceğimiz en muhteşem güzelliktir.

    Lütfen yemek yerken daha farkındalıkla yemeye çalışın. Sadece yemiş olmak için yemeyin. Hem ruhunuzu hem de vücudunuzu doyurun.

  • Buchinger Klinik, Almanya - 2007

    Buchinger, annem ve arkadaşıyla en son gittiğim merkezdi. Buraya gitmeden önce 4 gün İtalya’da tatildeydim ve 4.5 kilo almıştım. Ama tabii yerken içimde “nasıl olsa 10 gün Buchinger’de kalınca veririm” hissi vardı. Nitekim de hislerim de yanılmamıştım!!!

    Buchinger’e vardığımızda kesinlikle meşhur Alman disiplini ve ciddiyetini gördüm. Buraya gitmeden önce sizden belirli tahlillerinizi istiyorlar. Eğer yanınızda götürmezseniz muhakkak orada yaptırtıyorlar. Doktor görüşmeleri tam vaktinde oluyordu.

    Annemin arkadaşına Türkiye’de iltihaplı romatizma teşhisi konulmuştu ve bunun için ağır ilaçlar alıyordu. İlaçların yan etkilerinden birisi olarak ta şekeri daha yükselmişti. Bu yüzden şeker ilaçlarının yanı sıra insüline de başlamıştı ve morali çok bozuktu. Daha doktorla ilk görüşmemizde “Yanlış teşhis sizde böyle bir romatizma yok, olamaz” dedi. Hemen bir hastaneye gönderip röntgen çekilmesini istedi. Nitekim hastanedeki doktorlarda röntgenden sonra bunun imkansız olduğunu belirtince doktorların İstanbul’da tamamiyle yanlış teşhis koyduğunu öğrenmiş olduk. Yine aynı doktor ilk görüşmemizde annemin arkadaşına şeker ilaçlarını ve insülini hemen bırakmasını söyledi. Şekerinde iniş çıkışlardan korkup kesinlikle karşı çıkınca doktor öyle güzel yumuşak ikna etti ki kendisini, o bile şaşırdı. Fakat sonuçlar mükemmeldi. Bir ay boyunca hiç ilaç kullanmadı ve şekeri normale döndü. İnanılmaz değil mi? Esasında yediklerimiz bizi nasıl da kontrol ediyor!!! Merkezden döneli 2 sene oldu ve hala insülin kullanmıyor.

    Buranın en güzel kısmı bence öğlen 14:00 civarı bizi dağlara tırmanmaya götürmeleriydi. Temiz bol oksijenli havada iki saat hareket ediyorduk. A’dan D’ye kadar 4 ayrı seviye vardı, en ağırlar D grubuna, en hızlı olanlarda A’ya katılıyordu. Her grubun başında deneyimli bir eğitmen bulunuyordu. Gün içinde de istersek çeşitli egzersiz derslerine katılabiliyorduk.

    Yemekte iki alternatifimiz vardı, ya belli kaloride vejetaryen menüden alabilirdik, ya da “fasting” (sadece sıvı tüketme) yapabilirdik. Esasında oradaki tüm doktorlar sistemin temizlenmesi ve daha hızlı kilo verebilmemiz için “fasting” yapmamız taraftarıydı. Hepimiz ilk dört günden sonra fasting’e başladık. Ben zaten 4 günde 1200 kalorilik yemek yiyerek hemen 3 kilo vermiştim. Fasting’de sabah sıcak bir bitki çayını odaya getiriyorlardı. Öğlen ufacık bir kasede sebze çorbası, akşam yine aynı şekilde sebze çorbası vardı. Ben ikinci günden sonra çok zorlandım, çünkü sanırım verecek çok bir kilom yoktu. Zaten oradan 49.9 kilo çıktım. Fakat annem ve arkadaşı zorlanmadan yaptılar. Diğer katılımcıların da çok zorlanmadıklarını gördüm. Sanırım insanın çok kilosu olunca rezervden harcadığı için daha rahat fasting’e adapte olabiliyor.

    Geceleri burada vakit çok zor geçiyordu. Akşam 18:00’de çorbamızı içtikten sonra yapacak hiçbir şey olmuyordu. Bazı geceler ufak konserler ve yemek yapma dersleri dışında başka aktivite yoktu. Az yediğimiz için uykuya dalmamız da zor oluyordu. Bundan dolayı hazırlıklı gitmenizi tavsiye ederim, kitaplar, dvdler, vs...

    Odaların olduğu her katta sabahları tansiyon ve kilo ölçümü vardı. Söylentilere göre eğer kilo alırsanız ve birkaç gün aynı şekilde devam ederseniz sizi gözünüzün yaşına bakmadan programdan atıyorlarmış.

    Burayı tavsiye eder miyim? Kesinlikle çünkü kilo vermenin yanı sıra sağlınızı da geri kazanıyorsunuz.

  • Buğday Çimi Suyu

    Bu hafta sizin gibi duyarlı ve bilinçli okuyucularıma çimen suyunun faydalarını anlatmak istiyorum. Esasında çimen suyu dediğimiz şey buğday suyudur. Ufak tepsilere ekilen buğday tohumları aşağı yukarı 15-20cm uzadıktan sonra kesilir ve suyu çıkarılarak içilir. Peki çimen suyu neden son zamanlarda bu kadar popüler oldu, nedir bu normalde alt tarafı çim diye baktğımız bitkinin içindeki özellik? Çimen suyunun saymakla bitiremeyeceğim faydalarından en önemlilerini sizlerle bu yazımda paylaşacağım.

    Çimen suyu, tepsisinden taze, kesilir kesilmez içildiğinden klorofil yoğunluğu inanılmaz derecede yüksektir. Bitkilerin çoğunda bulunan klorofil güneşten gelen enerjidir, ve biz çimen suyunu içerek direk bu enerjiyi kendi hücrelerimize veririz. Klorofilin içinde yüksek miktarda vitaminler, mineraller ve protein bulunur. Klorofili esasında bitkinin kanı olarak ta adlandırabiliriz, çünkü klorofil olmadan birçok bitki hayatta kalamaz. Klorofil tüm hücreleri kuvvetlendirdiği gibi aynı zamanda karaciğeri ve kanı temizleme gibi bir özelliğe de sahiptir. En önemli bir diğer özelliği ise anemik (kandaki demiri düşük) olan kişilerde bu rahatsızlığı, yeteri derecede tüketildiğinde ortadan kaldırmasıdır. Klorofil aynı zamanda diş çürüklerini önler, ve diş etlerini sağlamlaştırır. Birçok cilt rahatsızlığına da iyi gelir.

    Eğer bugünkü şehir yaşamımızı göz önüne alırsak hiçbirimiz doğal ortamlarda yetişmiş çiğ sebzelerden oluşan günlük bir menü tüketmiyoruz. Aksine yiyecekleri bakteri ve virüslerden arındırmak için normalde daha fazla pişirdiğimiz bile oluyor. Böylelikle de gıdalardan aldığımız besin değerini inanılmaz derecede düşürmüş oluyoruz.
    Çimen suyunda likit oksijen bulunur. Bu oksijen, gıdaların daha iyi metabolize olmasını ve daha net ve açık düşünmeyi sağlar, çünkü beyin sağlıklı fonksiyon gösterebilmek için vücutaki oksijenin yüzde 25’ini kullanır. Bunun dışında daha iyi bir kan dolaşımı da sağlar ki bu da hücreleri çok daha iyi bir biçimde besler.
    Günde iki kahve fincanı kadar çimen suyu tükettiğinizde günlük ihtiyacınız olan tüm A,C,E ve B-vitaminlerini almış olursunuz. Bu vitaminleri çok doğal bir şekilde aldığınızdan alınan vitamin haplarına göre vücut çok daha iyi metabolize eder, ve faydasını görür. Tüm bunların yanı sıra vücudun kalsiyum, demir, sodyum, potasyum ve magnezyum ihtiyaçlarını da karşılar.

    Vücut için gerekli olan tüm amino asitlerde çimen suyunun içinde vardır. Et, tavuk, balık veya diğer hayvansal gıdalardan alabileceğimiz protein iki fincan çimen suyunda yeteri kadar vardır. Özellikle vejeteryanlar için inanılmaz bir protein deposudur.

    Saymakla bitiremeyeceğim çimen suyunun sadece bir özelliğini daha sizlerle paylaşıp ardından nasıl yetiştirildiği ve tüketildiği hakkında bilgi vermek istiyorum. Çimen suyunun içinde inanılmaz derecede enzimler vadır ki, bunlarda tükettiğimiz gıdaların çok daha iyi metabolize olmasını sağlar.

    Bunları biliyor muydunuz?
    • Çimen suyu toprakta bulunan 102 mineralden 92sini içinde barındıyor.
    • Çok yüksek enzim oranı olduğu kadar yüzde 70 klorofil içeriyor.
    • Çimen suyu iki şekilde tüketildiği zaman kişide yüksek enerjiye yol açıyor: 1. vitamin ve mineral eksikliklerini kapatıyor 2. hücreleri, kanı ve organları tıkayan artıkların vücuttan atılmasını sağlıyor.
    • Kilo vermeye çalışanlarda, kan dolaşımını ve metabolizma hızını yükselterek yardımcı oluyor.

    Esasında çimen suyunu yetiştirebilmek insanın kafasında canlandırdığı kadar zor bir olay değildir. Bunun için gerekli malzemeler şunlardır: altında ufak delikleri olan en az 2 tepsi, toprak ve buğday tohumu. Toprak birinci tepsinin üzerine eşit oranda yayılarak konur, üzerine toprağı kapatacak şekilde tohumlar serpiştirilir ve bol su verilir. Birinci tepsinin üstü ikinci tepsiyle kapatılır. Günde iki kez sulanır. Artık tohumlar uzayıp çimen haline geldiklerinde zaten üzerinde bulunan ikinci tepsiyi havaya kaldırmaya başlar. Bundan sonra ikinci tepsi bir kenara konulur ve birinci tepsideki çimenler büyümeye bırakılır. 15-20cm olduklarında içilecek kadar çimen kesilip suyu sıkılır. Bir kahve fincanı kadarı idealdir. Yalnız burada çok önemli bir noktaya değineceğim. Çimen suyunun kendine ait özel bir makinası vardır. Bunun dışında hiçbir makinayla suyu çıkmaz. Kesinlikle evdeki normal sebze-meyve sıkacağı ile bunu denememenizi tavsiye ederim, yoksa aletinizin bozulma riski çok yüksektir. Eğer evde yetiştirmiyorsanız artık dışarıda birçok meyva ve sebze sıkan yerden bunu tedarik edebilmeniz mümkündür.

    İkinci çok önemli hususta, kesinlikle aç karnınıza içmenizdir. Böylelikle direk kana karışır ve etkisini çok daha iyi gösterir. Ama eğer ilk kez çimen suyu içecekseniz bunu boş bir gününüzde evinizde ya da evinize yakın bir yerde içmenizi tavsiye ederim. Vücut anında detoks moduna geçtiğinden mideniz bulanabilir, ya da aşırı baş ağrısı çekebilirsiniz veya bağırsaklarınız bozulabilir. Bunların hiçbirisi de olmayabilir, ama ben sizin yerinizde olsam işimi sağlama alırdım.

    Sağlıklı ve bol oksijenli günler dilerim…

  • Burçlar ve Diyet 1

    Oğlak, kova ve balık burcunun yeme alışkanlıkları nelerdir? Bu kısa videodan bu üç burcun beslenmeye ve kilo vermeye karşı tutumları hakkında bilgi edinebilirsiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=F56E2kOeNEI

  • Buzdolabı Polisi

    Buzdolabımızda bulundurmaya özen göstermemiz gereken sağlıklı ve gözümüzden ve gönlümüzden ırak olmasını istediğimiz sağlıksız yiyecekler nelerdir? Bu videoda buzdolabı polisi Didem karşınızda...

    https://www.youtube.com/watch?v=NPiFuURhYPg

  • Canyon Ranch, Arizona - 2014

    "CANYON RANCH" anlatılmaz, yaşanır. O yüzden ne yazarsam yazayım eğer imkanız varsa gidin bizzat kendiniz tecrübe edinin derim.

    Temmuz'un sonunda Bayram tatilinde Mart ayından büyük bir heyecanla ayarladığımız Arizona seyahatimize gitmek benim için Temmuz ayında bayağı meşakkatli ve zor bir karar oldu. Mart ayında henüz hamile olmadığımdan başıma geleceklerden habersiz güzel bir program yaptığımı düşünüyordum. Fakat gelin görün ki hamilelik sonrası mide bulantıları, migren atakları, mide yanmaları beni hayatımdan bezdiğim bir noktaya getirmişti. Annem ve eşim Murat ısrarla gitmemem konusunda beni ikna etmeye çalıştılar. Fakat ben 5 gün öncesinden New York'a uçarak çok iyi Çinli bir akupunktur uzmanına her gün gittim. Tabii o uçak yolcuğunu ve uçaktan iner inmez otele bile gitmeden direk gittiğim Çinli Doktora kadar neler çektiğimi bir ben bir de Allah bilir sealed Ama iyi ki gitmişim çünkü New York'ta kaldığım süre zarfında hiç kusmadım ve de baş ağrılarım çok hafifledi. Ardından Muratla New York'ta havaalanında buluşup Arizona'ya uçtuk. İstanbul'dan 11 saat uçan Murat, alanda 7 saat bekleyip ardından 4,5 saat Arizona'ya uçuyor olunca bayağı bir söylendi. Bir de üstüne üstelik Arizona'dan gideceğimiz merkeze tam 2 saat araba yolculuğu yaptık. Sürekli bana "Didem, seni dinledim geldim, bakalım nasıl bir yer olacak, niye geldim ki, bu kadar yol, bu kadar para, hadi bakalım" diyip durdu. Haaa bir de Houston'a direk uçup gelseydik yolda geçirdiğimiz zaman yarıya inecekti. O da ayrı bir mesele tabii. Murat'ın böyle bir merkeze ilk seyahatiydi. Onu tam olarak neyin beklediğini bilemiyordu. Benim de Canyon Ranch'e ilk gidişimdi.

    Wowwwwww................ Canyon Ranch, hayallerimin de ötesinde bir yer yaratmıştı. Yatılı bir sağlık merkezi açmak istesem herhalde bu kadarını düşünemezdim. Uzun bir yolculuktan sonra midem ve migrenim yine tetiklenmişti. Fakat bana bir egzersiz uzmanı ile görüşme ayarladılar. Bu kişi hamilelikte ne kadar çok hareket edersem benim ve bebeğin o kadar iyi hissedeceğini, kardiyo yapmamın çok önemli olduğunu söyledi. Sabah 8:00'de gittiğim görüşmenin çıkışında o motivasyonla kendimi zumba dersinde buldum. Spor yaparken mide bulantılarımın azalacağını ve mutlu olacağımı söylediğinde kendi kendime, "iyi de ayakta kaldığım her an midem bulanıyor, nasıl hareket edeceğim ki" diye düşündüm. Ama zumba dersinde herşeyi unutup müzik eşliğinde ne kadar mutlu olduğumu fark edince ben de şaşırdım. Derse canlı müzik grubu getirilmişti, davul, tef... Afrika, Latin müzikleri ve iki eğitmen eşliğinde dans dersimizi yaptık. Hocalardan birisi hızlı ritimde yaparken diğeri de yetişemeyenler için daha yavaş ritimde dans ediyordu.  Anlayacağınız her şey itinayla düşünülmüştü. Bir başka zumba dersinde canlı DJ vardı. Müzikler yıkılıyordu. Hocalar ise dehşet iyiydi. Zumba ve havuzda egzersiz dersleri orada kaldığım sürece vazgeçilmezlerden oldu benim için.

    Peki neden Canyon Ranch'i seçtim? Murat'ı tanıyanlar ne kadar yüksek enerjisi olduğunu ve spordan ne büyük zevk aldığını bilirler. Merkez ararken spor aktivitesinin çok olduğu bir yer istedim ki Murat tüm enerjisini atabilsin ve mutlu olsun. Yoksa sonra bana saracaktı laughing Aman Allahım sabah 5:30'ta doğada bisiklet, dağa tırmanış ya da trekking ile güne başlayan Murat'ın programı o kadar yoğun oluyordu ki ancak öğlen ve akşam yemeklerinde bir araya gelebiliyorduk. Kahvaltılarımızı bile ayrı yapıyorduk. Ve gittiğimizin ikinci günü Murat bana teşekkür etti. Çok mutluydu, onun memnun kaldığını görünce tabii ben de çok mutlu oldum. 

    Hamile olduğumdan masajları çok limitli denedim ama hamile masajı ve havuzda yapılan Watsu masajı yıkılıyordu. Giderseniz muhakkak bir kez Watsu masajı yaptırın derim. Diyelim spor istemediniz, masajlar da sizi açmadı o zaman kolye yapma dersinden tutunda fotoğrafçılıktan doğada nasıl hayvanları takip ederseniz gibi saymakla bitiremeyeceğim derslere katılabilirsiniz. Ha o da olmadı o zaman spiritüel alanda tarot kartı, numeroloji, astroloji... gibi farklı görüşmelere girebilirsiniz. Bu da mı kesmedi, değişik saatlerde alanlarında uzman yazarlar, doktorlar ve daha birçok değerli kişinin konuşmasına katılabilirsiniz. Anlayacağınız bu merkezde "Yok yok!" Biz Muratla keşke iki hafta kalsaydık dedik. Ve de en güzeli ilk defa böyle bir merkeze gitmeye ikna ettiğim kocamın bundan sonra beni yalnız bırakmayacağını ve peşime takılacağını, takılamasa da aklının bende kalacağını biliyorumwink 

    Yemekler mi? Üç öğün size garsonların servis yaptığı restaurantlarında istediğiniz her şey var. Menüde tüm yemeklerin kalorileri, ve diğer besin değerleri yazıyor. Siz ona göre istediğinizi seçip sipariş veriyorsunuz. Ama kimse size ne kadar yediğinizle ilgili karışmıyor. Amaç sağlıklı yaşamayı zihninizde oturtmak. Yani kendi kararlarınızı kendinize verdirtmek ki buradan çıktığınızda "Peki, ben şimdi ne yiyeceğim" olmayın. Böylelikle yemeklerin üç aşağı beş yukarı kalorilerini de öğrenmiş oluyorsunuz. Diyet hiçbir ürün yok, diyet kola ya da tatlandırıcı gibi. Her yerde sürekli taze organik meyve var. Yani "YASAK" mevhumu yok ama diyelim ki nasıl besleneceğinizi bilmiyorsunuz, o zaman da beslenme uzmanlarından biriyle görüşüp güzel bir yönlendirme alabiliyorsunuz. 

    Birçok arkadaş 40 yaşlarını, 50 yaşlarını kutlamak için toplanıp buraya gelmişti. Yeni bir yaşa girerken insanın kendine bundan daha güzel verebileceği bir hediye düşünemiyorum: SAĞLIK! 

    Bu arada tüm tesiste bahşiş verilmesi yasak. Cüzdanınızı sadece merkezi terk ederken son gün yanınıza alıyorsunuz. Cep telefonlarının kullanımı da belli alanlar ve kaldığınız odalar dışında YASAK! Ve en güzeli herkes bu kurala uyuyordu. Tam bir HUZUR! 

    Zamanınız var ve de bütçeniz uygun mu? O zaman daha ne duruyorsunuz? Hayatınızın en güzel günlerinden bazılarını burada yaşayacağınızı size garanti edebilirim. Ben de buradan bana tüm bu imkanları sunan biricik eşim Murat'a teşekkür ediyorum. Onun sayesinde böyle bir güzelliği yaşamış oldum. 

     

  • Capri Palace, İtalya - 2010

    Geçtiğimiz Mayıs ayında senelerdir kilolarıyla savaş veren annem ve sürekli insülin kullanarak şeker hastalığını kontrol altında tutmaya çalışan annemin zayıflama merkezi partneri Sevgi teyzenin acilen bir merkeze daha gitmeleri gerektiğini gözlemledim. İnsanın annesi ya da çok yakını oldu mu sanırım söz geçiremiyor ya da yüz göz oluyor. Bir de para faktörü var tabii. Onlara diyorum: 'Şu işler için para vermeden kilo veremiyorsunuz.' Kilo başına kaç euroya geldiğinden bahsetmeyeceğim bile!!! Gerçi onların bu kilo ve diyabet sorunu benim de değişik tecrübeler kazanmama yol açıyor. Bundan dolayı da onlara buradan teşekkür ediyorum. Herşey ve herkes birşeylere vesiledir.

    Uzun araştırmalarım sonucunda İtalya'da Capri'de 5 yıldızlı bir otelin aynı zamanda zayıflama programı olduğunu da gördüm. Bu sefer de burayı deneyelim dedik. Ben, bu hazırlıkları yaparken annem 89 kiloydu ve ona dedim: 'Anne'ciğim, ne olursun en azından gidene kadar alma ki oraya gidince bu noktadan başlarız.' Ama sanki bunu söyleyen ben değilmişim gibi annem oraya gittiğimizde tartıda 94.5kg çıktı. Bu tamamen 'Pazartesi diyete başlayacağım, şimdi istediğim kadar yiyeyim nasıl olsa sonra yemeyeceğm' tarzı bir psikolojidir. Çoğu kişi elinde olmadan bu ruh haline girer ve rejim öncesi daha da çok kilo alır.

    İlk gün tartıya çıktığımızda doktor benim kilo vermemem gerektiğini söyledi. Ama ben de muhakkak düşük, 800 kalorili bir diyet programına katılmak istedim, çünkü bu bir grup işidir. Her öğün gidip tek başıma yemeyeceğime göre annem ve Sevgi teyzenin karşısında daha çok yiyip onları özendirmek istemedim.

    Gelelim programa: Genelde burası spa programı ve 2 Michelin'li restaurantı ile bilindiğinden gelenler ya yemek için ya da vücut bakımı için burayı tercih ediyorlar. Zaten sabah kahvaltısı açık büfe olduğundan kahvaltıyı odamıza getiriyorlardı ki canımız diğer yiyecekleri görüp çekmesin diye.

    Gittiğimiz günün ertesi sabahı aç karnına hemen metabolizma ölçümü ve kan tahlili yaptılar. Ardından doktor ve diyetisyen görüşmelerimiz oldu. Diyetisyen neleri sevip sevmediğimizi sordu ve ona göre 800 kalorilik bir menü hazırlandı. Doktor da, spa bir diğer adıyla 'güzellik çiftliğinde' hangi tip masajların ve aletlerin vücudumuza iyi geleceğini vücutlarımızı inceleyerek karar verdi. Oradan çıktıktan sonra her gün verilen aquagym adlı 'havuzda jimnastik' dersimize katıldık. Dersi veren eğitmen çok kilolu bir bayan olduğundan biraz hayal kırıklığına uğradık. Burada da insan görüyor ki görsellik çok önemli. Bundan dolayı eğitmenlerin fit görüntüsü karşısında spor yapan insanın çok daha fazla motive olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. En azından benim, annemin ve Sevgi teyzenin görüşü böyle. Esasında eğitmen dersi güzel yaptırıyordu, yine de ne bileyim şöyle taş vücutlu birisiyle yapsak ta fena olmazdı hani yaniLaughing İnsanın kendini öyle hayal etmesi bile çok güzel. 

    Sabah aquagym'den sonra muhakkak ya masaj oluyorduk ya da vücut inceltici toparlayıcı bir makinaya giriyorduk. Arada Sevgi teyzenin şekeri olduğundan spa'nın oraya onun ara öğünü olan taze meyve geliyordu. Terapilerden sonra üzerimizi değiştirip yemeğe iniyorduk. Yemekte elimize o gün öğlen ve akşam yiyeceğimiz yemeklerin listesi veriliyordu. Yemeklerimizin kaç kalori olduğu da yazılıyordu. Kahvaltı odamıza geldiğinden onun bilgisi verilmiyordu.

    Yemekten sonra arada Capri'nin yokuşlu yollarında bir saatlik yüryüşümüz oluyordu. Haftada 2 gün kişisel eğitmenle spor salonunda bir saatlik çalışmamız vardı. Burada eğitmen hem fiziki görüntüsü hem de çalıştırma tazrıyla dört dörtlüktü ve bizlerle çok ilgileniyordu. Günde en az 3 ama genelde daha fazla spa'da randevumuz oluyordu. Bundan dolayı da zaman nasıl geçiyordu anlamıyorduk. Çoğu zaman saat 19:30'da başlayan akşam yemeğine ancak 20:30 gibi gidebiliyorduk. Genelde bu tarz yerlerde insan acıktığından saat gibi hemen yemek başlar başlamaz kapısında olur, ama bizleri oyaladıklarından yemek saatimiz bile gecikebiliyordu.

    Haftanın bir günü de mutfakta sağlıklı yemek pişirme dersi vardı. Şef, bizlere menüde çıkan bazı yemekleri nasıl yaptığını gösterdi. Bazılarının tariflerini de elimize yazılı olarak verdi.

    Ben gittiğimizin 5. günü artık çok acıkmaya başladım. Hatta son gün restaurantta güzel farklı birşey yemek istiyordum. Çarşamba akşamından cumartesi öğlen yiyeceğim yemeğin siparişini verdim. Garson ilk olarak restaurantın kendi menüsünü istediğimde çok şaşırdı, ardından cumartesi öğlen için 2 ana yemek siparişi verdiğimde daha da çok şaşırdı ve de güldü. Ben de 'çok açım' dedimWink Annem ve Sevgi teyze zorlanmadılar. Sanırım ekstra kilo olunca vücutta, 'az yemek' insanı o kadar çok etkilemiyor, çünkü depodan kullanacak enerjileri olabiliyor. 

    Yemeklerin lezzetlerine gelince tek kelimeyle MUHTEŞEM, MUHTEŞEM, ve yine MUHTEŞEM! Genellikle deniz mahsülleri ağırlıklı menüde herşey inanılmaz lezzettliydi. Hele sunumlar ayrı güzellikteydiler. O zaman diyorsunuz ki tevekkeli değil bu restaurant 2 Michelin almış diye. Hani diyet menüsünün sunumu ve lezzeti böyle olursa diğer yemekler kim bilir nasıldır diye geçiriyor insan. Gümüş çaydanlıklarda çay servisimizden tutun da her yemek ayrı bir tabakta yemeğine göre sunuluyordu. İlk olarak insanın zaten gözü doyuyordu.

    Yurtiçi ve yurtdışında bir çok 5 yıldızlı yerlerde kalmış olmama rağmen Capri Palace'taki servisi ben başka hiçbir yerde hayatım boyunca görmedim. Hiçbir şey eksik ya da yanlış gitmez mi ama gitse bile hemen sizi sinirlendirmeden telafi edilebilir mi? Wowwww.... Tekrar tekrar söyleyeceğim, ben böyle hizmet veren başka hiçbir otel ya da merkez görmedim.

    Diyetisyenimiz Cinzia çok sıcak, içten ve de en önemlisi işini severek yaptığını size her an hissettiren birisiydi. İlk hafta bitiminde ben döndükten sonra her 2 günde bir annemlerin kilolarını, kandaki şeker seviyelerini ve programı nasıl takip ettiklerine dair bana bir rapor yolluyordu. Hatta annemler döneli 2 aydan fazla olmasına rağmen geçenlerde bana bir e-mail göndererek onları ve beslenme düzenlerini sordu.

    3 haftanın sonunda Sevgi teyze insülin kullanımını tamamiyle bıraktı. Annem ve kendisi 7 kilo verdiler. Bir de spor artı inceltici makinalara girdiklerinden, döndüklerinde verdikleri kilodan daha da incelmiş duruyorlardı. Umut ediyorum ki bu verişleri uzun ömürlü olurKiss

    Kısacası biraz Capri'de gezineyim, biraz da kiloma dikkat edeyim ve de güzelleşeyim diyorsanız burasını muhakkak tavsiye ederim. Tabii ücret olarak gittiğimiz yerlerin arasında en pahalısıydı. Maddi durumunuz el veriyorsa hiç düşünmeden kalkın gidin derim. Haaa bir de en önemli husus İtalya gibi bir yerde kendinizi tutup o güzelim yemeklerden yemeyecek ve şarap içmeyecekseniz!!! 

  • Chia Tohumu ‘Kilo Verdirir’ mi?!

    Günümüzün popüler besinlerinden birisi de chia tohumu..
    Bugünlerde kafelerde, restaurantlarda  sıkça gördüğümüz chia tohumu gerçekten denildiği gibi süper besin mi? Sizce kilo verdirebilen bir besin olabilir mi?

    Didem Hocam ‘Sana yeni ödev dedi, bu sefer ki araştırma konun CHİA TOHUMU, bak bakalım neler bulabileceksin? :) dedi. Bunun üzerine ben de araştırmaya başladım. Peki ne görsem beğenirsiniz, ‘Kilo Verdiren Chia Tohumu’ adı altında bir sürü yazı.. Bilimsel olarak hiçbir besin kilo verdirmez. Tabii bunu bilimsel bir çalışma ile size anlatmak istiyorum. Atatürk ne demiş: "En hakiki mürşit ilimdir" yani en doğru klavuz ilmin ışığında olandır. Bundan dolayı yorum yapmak yerine bilgi vermeyi tercih ediyorum.   

     
    Chia tohumunun içindeki lif içeriğinden dolayı tokluk hissini arttırıp iştah metabolizmasında etkili olabileceği öne sürülmektedir. Yapılan bir çalışmada 12 hafta boyunca günlük 50 gram chia tohumu tüketmesi sağlanan bireylerin, iştah metabolizmalarında, beden kitle indekslerinde ve hastalığa yatkınlıklarında herhangi farklılık gözlemlenmemiştir(1). Tabiki de beklenen bir sonuçtur. Bir besinin, hem de kaloriye sahip bir besinin kilo verdirmesi nasıl mümkün olabilir ki?!

    Susam ‘diyet’te olan herkesin korkulu rüyasıdır. ‘Aman çok yağlı, susam tüketmeyin’ deriz değil mi, simitten korkarız; ama ‘diyetteyim o yüzden ara öğünümde chia puding yedim’  ne kadar havalı ve sağlıklı değil mi?!

    Proteinden zengin diye sunulan chia tohumuna göre susamın içinde daha fazla protein olduğunu biliyor muydunuz? 

    Chia tohumunun vitamin değeri yokken; susam B1, B3 ve B9 açısından oldukça zengin bir yağlı tohumdur.

    Susamın yağlı bir tohum olduğu su götürmez bir gerçektir. 25 gramında 15 gram yağ bulunmaktadır; fakat chia tohumunun da 25 gramında 8 gram yağ bulunmaktadır.

    Demir eksikliği bağlı anemisi olanlar için önerilen chia tohumunda  demir minerali bulunmazken, 25 gram susam günlük demir ihtiyacımızın %10’unu karşılamaktadır.

    Ben susam chia tohumundan üstündür, ya da susam en sağlıklı besindir demiyorum. Anlatmak istediğim hiç bir besin bir diğerinden üstün değildir. 

    Doğa bize yaşadığımız bölgelere uygun vitamin ve mineral ihtiyacımızı karşılayacak tüm besinleri sunmaktadır. Bizim ülkemizin toprakları oldukça zengindir. Biz kendi topraklarımızda yetişen bitkilerin kıymetini bilmiyoruz. 

    Örneğin yine susamdan bahsedecek olursak; Türkiye Ziraat ve Odalar Genel Başkanı “Üreticilerimiz ithal susam fiyatlarıyla rekabet edemediği, pazar problemi ve fiyat tedirginliği yaşadığı için üretim düştü” açıklamasında bulunmuştur.  Oysa ki Türkiye susam üretiminde Dünya’da 3. sırada yer almakta idi. Bizim ülkemizde yetişen susamın daha kaliteli olmasına rağmen fiyat yüzünden yeterince değer görmemesi oldukça üzücü bir durumdur. Değerlerimizin kıymetini bilmeliyiz, ülkemizdeki besinlere sahip çıkmalıyız. Hiçbir besinin bir diğer besinden üstünlüğü ya da eksikliği yoktur, önemli olan ne zaman, nerede, ne kadar yediğiniz diyerek sözlerimi bitiriyor, sağlıklı günler diliyorum. 

     

     

     

    Değerler günlük ortalama 2000 kkal ihtiyacı olan bir bireye göre hazırlanmışır

     

    SUSAM

    (25 gram)

     

    CHİA TOHUMU

    (25 gram)

    TOPLAM KKALORİ

    157 kkal

    137 kkal

    PROTEİN

    5 gram (günlük ihtiyacın %10'u)

    4 gram

    YAĞ

    15 gram yağ (günlük ihtiyacın %23'ü)

    8 gram

    DEMİR

    Günlük ihtiyacın %9'u

    DEMİR İÇERMEZ

    SELENYUM

    Günlük ihtiyacın %35 'i

    SELENYUM İÇERMEZ

    B VİTAMİNLERİ

    B vitaminlerinden ZENGİNDİR

    B VİTAMİNLERİNİ İÇERMEZ

    KARBONHİDRAT

    3 gram (günlük ihtiyacın %1'ini)

    12 gram


    1.Nieman DC, Cayea EJ, Austin MD, Henson DA, McAnulty SR, Jin F. Chia seed does not promote weight loss or alter disease risk factors in overweight adults. Nutr Res. 2009;29:414- 41

     

     

  • Çiğ Sebze Diyeti Nedir?

    Son yıllarda tüm dünyayı kasıp kavuran, Demi Moore'un gençliğini ve güzelliğini buna borçlu olduğunu söylediği çiğ sebze diyetinin detaylarını gelin birlikte keşfedelim. Bu videoda aynı zamanda portakalın faydaları ile birlikte çocuklarına kurabiye, poğaça yapmayı seven anneler de yer almaktadır.

    https://www.youtube.com/watch?v=skcVnf0c93Y

  • Çocuklarda Astım ve Diyet

    Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre çocuklarda astım geçtiğimiz son 10 senede hızla artmış. Özellikle obez çocuklar ve astım arasında sıkı bir ilişki görülmektedir.

    Fazla kilolu astımı olan çocuklarda astımın semptomlarını azaltmak için neler yapılabilir?

    1. Fazla kilolar verilmelidir.
    2. Yüksek dozda steroid (kortikosteroid) alanlar yeterli derecede kalsiyum ve D vitamini almalılar. Arada bunların seviyelerini ölçtürmek için kan tahlilleri yapılmalıdır.
    3. Akdeniz tipi diyet programı takip edilmelidir: sebze, meyve, balık, az yağlı kırmızı et, tam tahıllı gıdalar, çerezler ve zeytinyağı ağırlıklı.
    4. Yüksek dozda steroid'den dolayı sodyum oranı vücutta fazla olacaktır. Bundan dolayı tuzu azaltmak ve sodyumu yüksek olan özellikle hazır tuzlu gıdalardan uzak kalmak gerekir. Aynı zamanda sodyum yüksek olup vücuttaki sodyum-potasyum dengesi bozulacağından yüksek potasyumlu (domates, kavun, muz, patates, kayısı gibi) gıdaların tüketilmesine özen gösterilmelidir. 
    5. Yüksek proteinli gıdalar tüketilmelidir.

  • Czapielski Mlyn, Polonya - 2012

    Bu sene Polonya'da Gdansk'a bir saat uzaklıktaki bir merkezi ziyarete geldim. Ormanın içinde gölün kenarına kurulmuş bu merkezde isteseniz de istemeseniz de içiniz huzurla doluyor, çünkü başka seçeneğiniz yok Smile Çalışanlar gayet güler yüzlü ve işlerini ellerinden geldiğince iyi yapmaya çalışıyorlar. Masözleri muhteşem iyi. Sadece buraya masaj yaptırtmak için bile gelinebilir, o kadarını söyleyebilirim size. Diğer gittiğim merkezlere göre fiyatlar inanılmaz uygun. Eğer bir programa dahil olmazsanız haftalık ücret yemek ve yatma dahil 350 Euro'ya geliyor. Ama lüks bir merkez beklemeyin sakın. Ayda iki hafta İzlandalı bir bayan İzlanda'dan buraya 10 kişilik gruplar getiriyor. Geri kalan buraya gelen herkes ama herkes Polonyalı. Masajların ücretleri 30 ile 45 euro arası değişiyor. Çok güzel selülit masajları ve bakımları da mevcut. 

    1200 kalorilik, 800 kalorilik ve 460 kalorilik diyet programları var. İlk hafta 800 kalorilik menüden yedim. Yemekler çok lezzetli mi? Hımmm.... pek değil ama idare eder. Polonya mutfağına göre hazırlanan yemeklere belki benim damak tadım alışık olmadığından da yemekler çok lezzetli gelmemiş olabilir. Bilemiyorum Embarassed Ama ikinci hafta denediğim sebze-meyve menüsü hakikaten çok sıkıcı ve lezzetsizdi.

    Arzu ederseniz doktor görüşmeleri de var. Ama ben ihtiyaç duymadığımdan katılmadım. 

    Her gün ormanın içinde kahvaltı ve öğlen yemeği sonrası birer saatlik Nordic yürüyüşü var (kayak batonlarına benzeyen iki batonla beraber yürümek). Yürüyüşlerin dışında spor salonunda zumbadan pilates kadar çeşitli grup dersleri yer alıyor. Tüm eğitmenler işlerini büyük bir ciddiyetle yapıyorlar. 

    Her akşam saat 20:00'de gölün kenarındaki saunaya girip orada biraz kaldıktan sonra göle girme ritueli var. Bunu yaz-kış demeden uyguluyorlarmış. Kışın eksi 20 derecede göl donduğundan, büyükçe bir delik açıp insanlar oradan giriyorlarmış. Saunadan sonra buz gibi göle girmenin insanda yarattığı hazzı size sözlerle tarif edemem. Adeta şoka uğruyorsunuz ama bir anda vücut kendini inanılmaz dinç hissediyor. Bir de sabah 7:30'ta saunaya girmeden göle girme ritueli var. Ama ben dışarıda 12 derecelik bir havada 15 derecelik bir göle girme cesaretini gösteremedim. Her sabah uyandığımda 'Tamam, bugün yapacağım, göle gireceğim' diyip odamın kapısını açıp dışarı çıktığımda 'Yok ya, yapamayacağım, çok soğuk ama' dediğimi hatırlıyorum Sealed

    Buraya gelirseniz VIP odalarından ya da orman evlerinden birisinde kalmanızı tavsiye ederim. Eğer sağlıklıysanız, kafanızı dinlemek, kilo vermek  ve daha sıkı, daha az selülitle eve dönmek için ideal bir merkez. Haaa bu arada sakın yanınıza böcek ilacı almayı unutmayın. Ormanın içindesiniz, hatırlatırım!!!

     

  • Detoks Merkezinde 4 Hafta

    Noel tatilinde annem ve bir arkadaşını (teyzemlerden çok daha yakın gördüğüm), Nuriş’le (ablam) birlikte Florida’da bir sağlık merkezine gitmeye ikna ettik. Gerçi annem uzun bir müddet “Ben hiçbir yere gitmem” diye tutturdu. Ama emrivaki yapıp herşeyi ayarlayınca gitmek durumunda kaldı. Annemler direkt New York’a uçtular ve ben onlarla havaalanında buluşup Miami’ye uçtum. Orada o akşam en yakın arkadaşlarımdan biri olan Adil’le buluştuk. Hep beraber akşam yemeğine çıktık. Ben yine deli gibi yedim, ertesi gün sağlık merkezine gidip bir ay kalacaktık ya, iyice depolamak lazımdı. Sabahta kalktığımızda yine Adil’le buluşup brunch yaptık. Annemler de benimle aynı fikirdeydiler, hepimiz acayip yedik. Hatta Adil: “Ya, ben merkeze falan da gitmiyorum, ben niye çok yiyorum” dedi ve hep birlikte güldük. Gerçi ben buraya gitmeden son iki hafta iyice abartmıştım, gelsin çikolatalar gitsin dondurmalar…  Ama sanırım bu merkeze gitmeden önce kendim için bir tek faydalı değişimde bulunmuştum o da su niyetine içtiğim diyet kolayı bırakmak olmuştu. Ağzıma bir damla bile koymuyordum, çünkü koyarsam tekrar geri başlamaktan korkuyordum. Bu sayede artık diyet kola sadece tatillerde birkaç bardak içtiğim ufak bir zevk olarak kaldı, kendimi tamamen çok daha sağlıklı olan suya yönelttim.

    Annem, arkadaşı ve ben merkeze doğru yola koyulduk. Merkeze vardığımızda biraz hayal kırıklığı yaşadık; çünkü burası, genelde çok hasta kişilerin iyileşmek için gittiği bir detoks merkeziydi ve enerjisi biraz ağırdı. Her gün birçok ders vardı. Ben bu derslere girip sonra gidip annemlere özetliyordum. En önemli yapmamız gereken sabah-akşam aç karnına çimen (buğday) suyu sıkıp içmekti, aralarda bir sürü değişik sebze suları… Kan tahlillerimiz oldu, benim kolesterol yüksekti, karaciğerde yağlanma vardı. Tabii gitmeden insan bu kadar abartırsa! Annemin bile tahlil sonuçları benden daha iyiydi. Utanç verici bir durumdu.
    Derslerin biri kolon hidroterapiyle ilgiliydi. Daha önce hiç duymamıştım. Derse katıldım ve pür dikkat dinledim. Odaya gidip annemlere söylediğimde önce “Biz yaptırtmayız hayatta öyle bir şey” dediler. Sonradan “Peki, o zaman ilk sen yaptırt, biz de ona göre yaptırtacağız.” dediler. Ben, kobay olarak ilk randevuyu alıp gittim. Aman Allahım muhteşem bir olaydı! Lavmandan çok daha faydalı ve rahat bağırsak temizlemesi olan kolon hidroterapiyi benden sonra annemler de yaptırdılar ve biz kaldığımız sürece en az dört beş kez bu işlemi uygulattık. Kolon hidroterapi, kalın bağırsağı filtre edilmiş ılık suyla yıkayan sağlıklı bir arınma yöntemidir. Hem fiziksel, hem de duygusal rahatlama sağlar.

    Orada kaldığımızın dördüncü günü benim acayip midem bulandı ve çok kötü bir detoks moduna geçtim. Odadan çıkıp yemek bile görmek istemedim. O sıralar annemler bana odaya yine çimen suyunu günde iki kez getiriyorlardı. Onu içmeye devam ettim, o kadar. Başka hiçbirşeyi ne yiyebildim ne de içebildim. Fakat bir hafta sonra kendimi çok iyi hissediyordum. Çimen suyu buğdayın henüz tam olgunlaşmamış, aşağı yukarı 15-20 santimetre kadar büyümüş halidir. Bir Türk kahvesi fincanı kadar çimen suyunda çok yüksek miktarda enzimler, vitamin ve mineraller, klorofil ve amino asitler vardır. Besin değeri bu kadar yüksek olan çimen suyu istenilirse evde de yetiştirilip düzenli olarak içilebilir.

    Evlendikten sonra Maryland’e taşınan Nuriş, bizi dört günlüğüne sürpriz yapıp ziyarete geldi. Onu da hemen çimen suyuna başlattık. O da çok kötü oldu. Hatta bir sene sonra bir gün yağmurdan sonra arabasının camını açtığında içeri giren çimen kokusundan dolayı öğürmeye başladığını ve hemen camı kapadığını anlattığında çok güldük. Bir ayın sonunda hepimizin yüzü parlıyordu, bütün sebze sularından acayip oksijen almıştık. Annem ve arkadaşı 10-12 kg  verdiler. Ben de 8kg verdim. Annemin arkadaşı sekiz senedir diyabetti ve orada son iki hafta hiç ilaç bile kullanmadı ve şekeri tabana vurdu. Hepimiz çok mutluyduk.

    Son akşam Adil geldi ve biz hep birlikte oradaki bir aylık bitişimizi kutlamak için yemeğe gittik . Yine yemekle kutlama! Gerçi hiçbirimiz çok fazla yiyemedik; çünkü bir ay çok sağlıklı yedikten sonra yemekler ağır geldi, ve sürekli çiğ sebzeler tükettiğimizden ağzımıza attığımız her lokma inanılmaz lezzetli geldi.

     

  • Didem Kanca Üstay

    Kilo problemi yaşadığım on beş yıl boyunca ruh halimin her gün tartıdaki sayıya göre değişmesinden ve günlük mutluluğumu tamamen bir sayıya bağlayarak yaşıyor olmaktan o kadar çok yorulmuştum ki... Kilom düşük çıktıysa ne güzel, o gün dünyanın en mutlu insanı olurdum ama yüksek çıkıyorsa moralim hemen bozulurdu ve kendimi daha çok yemeye verirdim. Kilo vermek için denemediğim yöntem kalmamıştı. Tüm denemelerimin bana kazandırdığı en önemli şey ise, bugün çok severek yaptığım mesleğim oldu. Beslenme uzmanlığı/diyetisyenlik üzerine yüksek lisans-master yaparken bile, bilginin kilo vermekte ya da sağlıklı beslenmeyi seçmekte yeterli olmadığını bizzat yaşayarak gördüm. Tıbbın ilk dört senesini ve beslenme üniversite lisans derslerini bitirip yüksek lisansımı tamamlamam altı sene sürdü. Bu kadar eğitime öğretime rağmen halen zorlandığım zamanlar oluyordu. Peki neydi önemli olan? Bütün olumsuz duygularıma rağmen hiçbir zaman pes etmemiştim. Çözümleri başka yerlerde ve başka kişilerde aramaktan vazgeçip kendi içime yöneldiğim noktada çözümün kendiliğinden gelmeye başladığını gördüm. Çözüm benden başka hiçbir yerde, hiç kimsede değildi. 

    Kilosuyla boğulan yorgun savaşçılardan birisiyseniz ve artık kendinizde bu yola devam edecek gücü bulamıyorsanız umarım yazılarımı okuduğunuzda yalnız olmadığınızı ve yolun sonunda ışık olduğunu görürsünüz. Vücudumuzu beden-ruh-zihin üçlüsü olarak tam anlamıyla ele almamız gerekir. Üniversitede beslenmenin bedensel/fiziksel kısmını öğrendim, kilo sorunu yaşarken ruhumun ne kadar etkilendiğini fark ettim ve kilo vermek istediğimde zihnimin ne kadar önemli rol oynadığını gördüm. 

    Detaylı özgeçmişime http://www.sayasa.com/didemkanca.htm adresinden ulaşabilirsiniz.

    Aşağıdaki yazı Ayten Serin'in benimle yaptığı ve 14 Aralık 2008'de Hürriyet gazetesinde yayınlananan röportajıdır. Benim nasıl diyetisyen olmaya karar verdiğimi anlattığı için sizlerle paylaşmak istedim.

  • Didem Kanca Üstay Nasıl Kilo Verdi?

    12 hafta boyunca NTV kanalında yayınlanan 5 kere 5 programında yer alan diyetisyen Didem Kanca Üstay nasıl kilo verdiğini anlatıyor. Nasıl kilo verilir?

    https://www.youtube.com/watch?v=7eiBDlhMxx0

  • Diyet Psikolojisi

    Hep içimde inanılmaz bir heyecan duyuyorum, acaba ne ile ilgili yazabilirim diye. Bu sefer sizinle diyet psikolojisinin kişiler üzerinde nasıl bir etki bıraktığıyla ilgili izlenimlerimi ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Genelde kilo vermek için diyet stresine girdiğimizde bir an önce fazla kilolarımızdan kurtulmak isteriz. Bunun için de yapmayacağımız hiçbirşey yoktur. Şok diyetler, çeşitli ilaçlar, aşırı egzersiz, kilo verdirdiğini iddia eden içinde ne olduğu bilinmeyen vücuda sıkılan enjeksiyonlar, incelttiğini iddia eden aletler ve daha niceleri…. Kendimizi o kadar çaresiz hissederiz ki, ne olsa yapmaya hazırızdır. Hiçbirşeye para harcamaz ama bu tip şeylere bir ton parayı gözümüzü kırpmadan veririz, hatta ruhumuzu bile satabiliriz. Kilo vereceğiz ya, herşeye değer! Ve ne acıdır ki çözümü hep dışarıda bir yerlerde birilerinde ararız. Aradığımızı bulamayınca da hayal kırıklığına uğrarız. Ama hep bakmayı unuttuğumuz bir yer vardır, o da “İÇİMİZ”dir.

    Kendimizi dinlemek yerine başkalarını dinlemeyi tercih ederiz. O başkası, bize bir kibrit kutusu kadar peynir yiyin der, ya da iki salatalık 150 gram yoğurt! Biz de hemen uygulamaya koyuluruz. Kendimize hiç sormayız bile, “acaba ben peynir yemek istiyor muyum, ya da kibrit kutusu kadar ile doyacak mıyım?” Çünkü o kadar çok umudumuzu dışarıda başkalarının iki dudağının arasından çıkacak kelimelere bağlarız ki, içimizdeki sesi bırakın duymayı, varlığını bile unuturuz. Oysa karşımızdaki kişi nasıl bilebilir, bizim ne zaman acıktığımızı, ne kadar ile doyacağımızı, canımızın ne çektiğini…? Hiç eliniz yemeğe uzandığında kendinize soruyor musunuz, “Ben neden şimdi yiyorum, hakikaten fiziksel olarak aç mıyım, yoksa başka duygularımın açlığını bastırmak için mi yiyorum?

    Ben kilolu zamanlarımda hep şöyle derdim: “Ama ben yemek yemekten çok büyük keyif alıyorum.” Taa ki master programında beslenme derslerimden birinde profesörlerimden birisi bir gün sınıfa bir kutu çikolatayla girene kadar… Sınıftaki herkese ufak bir parça çikolata verdi ve “haydi yiyin” dedi. Biz de şaşkınlıkla, acaba bunun arkasından ne çıkacak merakıyla yedik. Ardından elinden eşarplar çıkardı ve herkese dağıttı. Bir parça daha çikolata verdi. “Şimdi gözlerinizi kapatın, öyle yiyin” dedi. Aman Allahım, ne kadar lezzetli geldi o çikolata. Oysa biraz önce de aynısını yemiştim ama hiç böyle hissetmemiştim. Bunun üzerine kulağımıza takmamız için tıkaç verdi. Bu sefer hem gözlerimiz kapalı hem de kulaklarımız tıkalı yedik. Size yediğim çikolatadan aldığım hazzı anlatamam. İki duyum birden sistem dışı bırakılınca bu sefer yediğim şeye çok daha fazla odaklanmıştım. İşte o anda gördüm ve anladım ki, ben yemek yerken keyif almak ne demekmiş bilmiyormuşum. Çoğumuz yemek yerken farkına bile varmayız, ne zaman başladık ne zaman bitirdik. Sinirle yenilen tatlılar, televizyon karşısında atıştırılan çerezler, üzüntüyle tüketilen bir tencere makarna, yarın diyete başlayacağım stresiyle bitirilen kutu kutu çikolatalar, sohbet esnasında ağzınıza attığınız mezeler… Sizce bunları böyle yerken hakikaten keyif alıyor musunuz, ne yediğinizin farkında mısınız?  Yoga öğretmeni ablam yurt dışındaki merkezlerde yemeğe oturduklarında ilk 20 dakika konuşmanın yasak olduğunu söyledi. Herhalde boşuna bu yasak konulmadı diye düşünüyorum. Beyine tokluk hissi 20 dakikada gittiği gibi aynı zamanda kişi duyarlılığı çok daha yüksek bir şekilde yemeğini yiyerek hem vücudunu hem de ruhunu doyuruyordur.

    Siz belki benim yazılarımda okumaktan sıkılacaksınız ama ben yazmaktan yorulmayacağım. Lütfen, lütfen, lütfen çözümü dışarıda değil, kendi içinizde arayın. Farkındalığınızı artırın. 2010 sizin, bizlerin, hepimizin farkındalığımızın en dorukta olduğu sene olsun…

  • Dönemin son dersini SAYASA'da yaptık

    Yeditepe Üniversitesi'nde vermekte olduğum "Danışmanlık Uygulamaları" adlı dersin son sınıfını öğrencilerimle birlikte SAYASA'da yapmaya karar verdik. Bir dönem boyunca dışarıdan ayarladığım danışanlarıyla haftada bir görüşme yapan öğrencilerin danışanları ile ilgili sunumları vardı. Fakat ben sunumlar yerine öğrencilerle son dersimde gerçek hayat üzerine konuşmak istedim. Çünkü onların kalıplara bağlı kalmalarını istemiyorum. Çünkü onların yaratmalarını ve kendi çizgileri olmalarını istiyorum. Çünkü onların tek doğru-tek yanlış olmadığını görmelerini istiyorum. Çünkü onların sorumluluk sahibi, duyarlı bireyler olmalarını istiyorum. Çünkü onların araştırmalarını istiyorum. Çünkü bir kişi ya da olay ile ilgili yorumda bulunmadan önce olaylara hakim olmalarını istiyorum. Çünkü... O kadar çok "çünkü"ler var ki! Bana göre beslenme danışmanlığı yapmak sadece gelen kişiye "ne yiyip ne yememesi" gerektiğini söylemekten ziyade o kişiyi bütünüyle tanıyabilmek, anlayabilmek ve empati kurabilmektir.

    Eğer imkanları varsa yurtdışına gitmelerini önerdim. İnsan kendi ailesinden, evinden, kültüründen ne kadar uzaklaşırsa o kadar farklı görüşlerle, yaşamlarla karşılaşıyor. O zaman yargılamamayı, daha fazla hoşgörü sahibi olmayı, dışarıda farklı bir hayat olduğunu, hayatın sadece kendisine öğretilenlerden oluşmadığını görüyor. Vizyon sahibi oluyor. Yurtdışına gidemiyorlarsa bile sorun değil, o zaman çok farklı ortamlara girebilmeyi denemeliler. Sadece kendi arkadaş/aile ortamlarında kaldıkları sürece bakış açıları da aynı daraltıda kalabiliyor. Oysa ki hayatınıza ne kadar farklı yapılardan insanlar girerse o kadar farklı pencerelerden bakmayı öğreniyorsunuz. 

         

    Keyifli bir ders geçirdiğimize inanıyorum, astrolojiden tutun, insan dizaynı programına, diyetisyenlikten tutun özgürlüğe kadar her konu hakkında konuştuk, tartıştık. Gençlerle olmak güzel bir şey çünkü insan yaşı ilerledikçe bazen o yaşlarda nasıl olduğunu unutabiliyor ve geriye dönüp bakabilmek, hissedebilmek çok güzel. Aynı zamanda yeni nesillerin düşünce tarzını da daha iyi anlayabiliyor. Umarım ki hayat boyu taşıdığımız bilgi çuvalında onlarınkine ufak ta olsa bir şeyler koyabilmelerini sağlayabilmişimdir. Hayat sadece kuru kuruya derslerden ibaret olmamalı, bazen farklı renkler de katabilmeliyiz diye düşünüyorum.

    Bu arada ilerinin diyetisyenleri olarak SAYASA'ya gelirken karışık tatlılar getiren öğrencilerim sanırım çok aç gelmişlerdi hepsini yediler smile Ama tatlı yiyip tatlı konuştuk. Onlara da kucaklar dolusu teşekkürler... tatlıları ve tatlı sohbetleri için kiss ve de yazmış oldukları "tatlı" notları için...

  • Duke Üniversitesi Structure House, North Carolina - 2004

    (Kilo sorunu yaşayan ve diyabet hastaları için özel program)

    Ben New York’ta kilolarımla savaş halindeyken annem ve yakın bir arkadaşı da  İstanbul’da aynı savaşı veriyorlardı. Uzun araştırmalardan sonra Structure House’un zayıflama konusunda çok başarılı olduğunu öğrendim. Hemen bir aylığına burada bir yer ayarladık. Ufak apartman dairelerinde kalma gibi bir seçeneğimiz olduğundan, biz iki oda bir salondan oluşan bir daire seçtik kendimize. Dairemiz gayet komforluydu ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Gittiğimizin ertesi sabahı aç karnımıza hemşirenin yanına kan vermeye gittik. Tiroidlerimizden kolesterole kadar tüm tahlillerimiz yapıldı. Gün içinde çıkan sonuçlara ve kilomuza göre beslenme uzmanı bize kaç kalorilik neler yiyebileceğimizi anlattı.

    Haftabaşında elimize verilen yemek listesinden tüm hafta kahvaltı, öğlen ve akşam ne yiyeceğimizi kalori limitimize göre seçiyorduk. Verdiğimiz listeye bakılarak her öğün önümüze seçtiğimiz yemek konuluyordu. Araöğünler yoktu. Ama işin en komiği eğer birimiz diğerine göre daha lezzetli bir yemek seçtiyse çok bozuluyorduk ve gözümüz ondakinde kalıyordu.  Genelde yemek sonrası bir meyva veriyorlardı. Biz o meyvayı acıktığımız başka saatlere saklıyorduk.

    Herkesin kendine ait bir kartı vardı ve lobide duran tartıda her sabah gidip kartımızı geçirip tartılıyorduk. Kart günde sadece bir kere tartılmamıza izin veriyordu. Sanırım tartılmayı saplantı haline getirmemiz için bu yapılmıştı. Malum insan kilo verme odaklı oldu mu, tuvalet öncesi, sonrası, yemekten önce-sonra, sabah uyanınca, akşam yatmadan gibi gün içinde 500 kez tartılmak isteyebiliyor.Smile

           

    Her sabah 7:00’de ormanda bir saatlik sabah yürüyüşümüz vardı. Temiz havada kahvaltı öncesi yürüyüş iyi geliyordu. Hava sabah saatlerinde daha nemli olduğundan ufak incecik yılanlar yürüyüş yaparken önümüzden kıvrılarak geçiyorlardı. İlk sabah çok korktum ve yadırgadım ama sonrasında alıştım, onların geçmesini bekleyip yürüyüşüme öyle devam ediyordum. Gün içinde çeşitli egzersiz dersleri vardı. Canımız isterse sevdiğimiz yapabileceğimiz derslere katılıyorduk.

    Bir hafta sonra ablam da Washington DC’den bizi ziyarete gedi ve 10 gün kaldı. 3 kişiden 4’e çıkmış olduk. Arabayla gelmesi çok iyi oldu, çünkü yoksa sırf merkezde kalınca insanın canı çok sıkılıyor. Gerçi haftanın belli günleri bazı geziler oluyordu, ama yine de her akşam saat 6:00’da yemek bittikten sonra canımız sıkılıyordu. Altımızda araba olunca gezmeye başladık.

    Eğer buraya gidip programa uyup size verilen besinler dışında başka birşey yemezseniz muhakkak kilo verirsiniz. Yemekler fena değil, sabah yürüyüşleri muhteşem, fakat egzersiz dersleri biraz zayıf, çünkü seviye farkları yok. Aşırı kilolularla aynı derste olunca insanın temposu ona göre düşebiliyor. Yürüme mesafesinde hiçbir şey yok, araba şart. Kilo vermek için merkez arayan kişilere kesinlikle tavsiye edebileceğim bir yer. Uzman doktor ve hemşireler kontrolünde tüm görüşmeler ve toplu konuşmalar gerçekleşiyor.

  • Eliminasyon Diyetinin Faydaları

    Hayatta hiçbir şey nedensiz değildir ve bence bu yazımda eliminasyon diyetine değinmem ve sizin de bu yazıyı şu anda okuyor olmanız da hiç şüphesiz bir tesadüf değildir.  Umarım okuduklarınızı uygulamak ister ve faydasını görürsünüz.

    Bundan birkaç sene önce 10 senelik yurtdışı eğitimimden döndükten sonra beklemediğim bir iş teklifinde bulunuldu. Avrupa’da uygulanan gıda intoleransıyla ilgili bir testin Türkiye distribütörlüğünü alan iki arkadaş onlarla çalışmamı teklif ettiler. Ben daha önce böyle bir testle ne okul hayatımda ne de okul dışında almış olduğum eğitimlerde hiç karşılamamıştım. Daha detaylı bilgilenmem için beni birkaç kere Almanya’ya eğitimlere gönderdiler. Avrupa’da birçok ülkede bu testin yüzde elliye varan kısmını sigorta karşılıyordu. O zaman güvenirliliği olan bir test olması gerekiyordu. Ama bu test neydi?

    Kan veren kişinin test sonuçlarına göre 269 gıda ve gıda katkı maddelerine karşı vücutta ne gibi tepkiler oluştuğunu ve meydana gelen 3. tip gecikmeli alerjiyi görebiliyorsunuz. Tükettiğiniz gıdaların bir kısmı bağışıklık sisteminizin çökmesine neden oluyor. Siz, belki sütün çok faydalı olduğunu düşünüp içmeniz gerektiğine inanıyorsunuz ama oysa her süt içtiğinizde sistemi biraz daha çökertip değişik sorunlar ortaya çıkmasını sağlıyorsunuz.

    Bu testi ilk kendime yaptırdım. Benim vücudumun tolere edemediği sadece 13 gıda maddesi çıktı ve bunlardan bir tanesi ahududuydu. Hiç tüketmediğim bir gıda nasıl olur da çıkar diye düşündüm. Fakat bu arada ağzımda hep aft çıkıyordu ve ben bunu bir türlü tipik batı tıbbında öğrenmiş olduğumuz “herhalde vücudumda bazı vitamin ve mineraller eksik” diye yorumluyordum. Sonra günlerden bir gün her gün çiğnemeye alışık olduğum karışık meyvalı cikletin içeriklerini okudum.Bir de ne göreyim? AHUDUDU!!! Hemen kestim ve inanır mısınız, son üç senedir bir daha ağzımda aft çıkmadı. Biliyorum inanması zor ama doğru. Bu yazıdaki amacım size testin reklamını yapmak değil, bilakis çok pahalı olan bu testin yerine sizin kendinizin deneyerek bazı şeyleri diyetinizden elimine etmenizdir.

    Hatta Amerika’da tamamlayıcı tıpla ilgilenen birçok doktor gelen hastalarında öncelikle eliminasyon diyeti uygular. Bu rahatsızlıkların arasında romatizma, kilo problemi, migren, cilt sorunları, kronik yorgunluk sendromu, aşırı gaz, kronik kabızlık veya ishal ve astım en başta yer alanlardandır. Ama liste uzayıp gider. Doktorlar ilk olarak diyetten süt ürünlerini çıkartır ve vücuttaki değişimleri takip ederler. Birkaç ay sonra bu tip gıdaları yavaş yavaş tekrar diyetin içine koymaya başlarlar. Kimi vücut eskisine göre çok daha fazla tepki verir. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz. Bir su düşünün eğer bu su bulanık ve pis ise siz onun içine bir çöp atarsanız su da bir fark görmezsiniz, çünkü su zaten kirlidir. Ama temiz bir suyun içine ufacık bir çöp atarsanız su hemen bulanır. Sisteminizi de böyle düşünün birkaç ay temizliyorsunuz ve ardından ufacık ona iyi gelmeyen bir şey verdiğinizde vücut eskiye oranla çok daha büyük tepkiler verebiliyor. Eğer vücutta herhangi bir değişim saptanmazsa o zaman mayalı gıdalar diyetten çıkartılır ve bir süre bu tip diyetle vücuttaki tepkiler ölçülür.

    Elimine edilecek major gıdaların başında tüm glütenli ürünler, maya ve süt içeren gıdalar geliyor. Bunun yanı sıra tüm katkı maddeli gıdaları da kesebilirsiniz. Fakat bu tarz diyet büyük bir disiplin ve hazırlık gerektirir.  Sakın “Ben artık yarından itibaren hiç glütenli gıda yemeyeceğim” demeyin, çünkü glüten dediğiniz şey sadece unlu gıdalarda olmakla kalmayıp çikolata, dondurma gibi birçok üründe de katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Birçok insan hazırlıksız başladığı için birkaç günden sonra ya vazgeçiyor ya da aç geziyor. Bir de glütenli ürünleri diyetinizden çıkardığınız zaman B vitaminlerini de büyük ölçüde azaltmış oluyorsunuz. B-vitamini takviyesi yapmanızı tavsiye derim. Aynı zamanda sütlü gıdaları uygularken kalsiyum takviyesi de çok önemlidir. Kalsiyum için takviye alırken içinde muhakkak D-vitamini ve çinko olanı almanızı tavsiye ederim, çünkü birbirlerinin emilimlerini kolaylaştırırlar ve birbirlerine olan oranları çok önemlidir. Esasında ben çok takviye taraftarı bir insan değilimdir. Sağlıklı ve çok çeşitli gıdalar tüketildiğinde vücut tüm eksiklerini tamamlar, fakat bugünün şartlarında birçoğumuz tükettiğimiz gıdalara gereken özeni göstermiyoruz. Bundan dolayı bazı durumlarda takviye kullanılmasının hiç kullanılmamasından daha iyi olduğunu düşünüyorum.

    Birçoğunuzun çok can alıcı noktası olduğunu bildiğim kilo konusuna da değinmeden edemeyeceğim. Eğer elimine diyetini uygularsanız bu alanda da güzel sonuçlar alabilirsiniz. Fakat bu test kesinlikle bağışıklık sistemi için uygulanan bir testtir. Test sonuçlarının yan etkisi olarak kilo kaybı görebilirsiniz. Sadece kilo vermek için bu testi yaptırmanızdan yana değilim çünkü hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

  • Enginar Suyu - Kan Şekeri Sorunları için

    İçindekiler:
    1 havuç (soyulmamış)
    2 enginar
    1 diş sarımsak
    1 hindiba
    1/3 ufak kavun (çekirdekleri çıkartılmış, dilimlenmiş ve kabuklarıyla beraber)
    1 çay kaşığı zencefil

    Kalori: 282

    ***Aynı zamanda bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek ve kalbi korumak için de muhteşem bir karışım.

    Smile Vitamin A  Smile Vitamin C  Smile Potasyum  Smile Magnezyum  Smile Kalsiyum

  • Erciyes`te Zirve Tırmanışı

    Bundan bir kaç ay önce eşim Murat'a bir yerlere tırmanma hevesi geldi. Ve de sanırım 37 yaşında olduğundan 40 yaş sendromuna girmeye başladı. Sürekli 'Yaşım geçiyor, şimdi bir dağa tırmanmazsam bir daha bir yerlere tırmanamam' diye sabah akşam söylenmeye başladı. Yaklaşan Şeker (Ramazan) Bayramı tatilinde de hiçbir şekilde ödün vermeden herhangi bir dağa tırmanmamız konusunda ısrar etti. Ben de ya ona eşlik edecektim, ya da ikimiz de farklı programlar yapacaktık. Bunun üzerine 'peki o zaman ben de sana eşlik edeyim' dedim. Tabii kendimi ne gibi bir çılgınlığın içine attığımın farkına varmadan. (Yazının sonundaki resimlere bakmayı ihmal etmeyin sakın!)

    Murat, bu esnada birkaç tur şirketiyle görüştü, ve en sonunda bu ay için en uygun zirve yapılacak yerin Erciyes olduğunu öğrendi. Ben de bu arada boş durmayıp kişisel spor eğitmeninden haftada iki gün özel ders almaya başladım. En azından nefesimi biraz daha açabilir ve daha da kuvvetlenebilirim diye düşündüm. Aynı zamanda son 10 senedir almakta olduğum pilates derslerine de haftada iki devam ettim. 

    Murat, birçok arkadaşımıza bizimle gelmeyi teklif etti, fakat herkes daha rahat edebileceği güney sahillerine ya da yurtdışına gezmeye gitmeyi tercih etti. Sadece iki arkadaşımız gelmek istediler. Bir tanesi Murat'ın erkek arkadaşıydı, diğeri de benim kız arakadaşım. Murat evde söylenmeye başladı: 'Bu çocuk oyuncağı değil, arkadaşın yapabilecek mi? Sen yapabilecek misin?' Ben de ona hep: 'Sen de ne kadar çok evhamlanıyorsun, kız yapabilirim dedi, uzun zamandır sıkı spor yapıyormuş, kendisi gelmek istedi. Ben de zihnimde bu olayı bitirdim. Her ne olursa olsun zirveye çıkacağım'dedim. O, tabii tipik bir erkek olarak olaya daha mantıklı bakıp: 'Bu işler zihinde bitmiyor Didem. Kuvvetli olman gerekiyor. Göreceğiz orada seni' dedi. Ama ben yine de 'Zihnim buna hazır, ben kesin zirve yapacağım' dedim.

    Seyahatten bir önceki haftasonu Murat ve ben, kız arkadaşımla birlikte alışverişe çıktık. Gece tırmanışı için kafa feneri, kamp için uyku tulumu ve daha rahat tırmanabilmek için batonlar, sırt çantası vb gerekli bize önceden tur şirketinin söylediği tüm malzemeleri aldık. Arkadaşım bayağı heyecanlıydı.

    Birkaç gün sonra bayramın ilk günü Kayseri'ye uçtuk. Bir gece otelde kaldıktan sonra ertesi sabah rehberimiz otele geldi. Birlikte arabayla Erciyes'e doğru yola koyulduk. Şehirden bakıldığında da görülen Erciyes dağı, daha oraya varmadan bizi heyecanlandırdı, çünkü bir gün sonra onun tepesinde olacaktık. Öğlen saatlerinde teleski ile çıkabileceğimz en yüksek noktaya 3000 metreye çıktık. Teleski'den inince 20 dakika kadar kamp alanına yürüdük. Çadırlarımızı kurduktan sonra rehber bize, ertesi güne hazırlık olsun diye iki saatlik kısa bir tırmanış yaptırdı. Bu tırmanış sırasında benim arkadaşım bayağı zorlandı. Tırmanırken ayağımızın altından taşlar hep kayıyordu. Bizim hızlı hareket ederek bir taşın üstünde çok uzun kalmadan diğer taşa geçmemiz gerekiyordu. Ben de ona hep motive olsun diye: 'Hadi yaparsın, tık tık, hemen birinden diğerine atla...' diyordum. Nitekim rehber bizi bırakıp hep ona yardım etti. Arkadaşım, eğer ertesi günü de böyle olacaksa yapamayacağını söylediğinde, rehberimiz: 'Yarın daha kolay olacak, sıkıntı yok, herkes yapıyor, hiç çıkamayan olmadı bugüne kadar' dedi. 

    Akşam saat 20:00 gibi çadırlarımızın içine girdik. Uyku tulumunun çok sıcak tutacağını belirtmişlerdi, ama ben çok üşüdüm. Nitekim Murat ile birlikte bir kişilik uyku tulumunun içine iki kişi girdik. Diğer tulumu da altımıza serdik, hem daha yumuşak olsun, hem de yerden gelen soğukluğu bir nebze azaltsın diye. Bir de ilk defa çadırda kaldığımdan sanki dışarıdan hayvanlar yanımıza geliyor, onların ayak seslerini duyar gibi oluyordum. Huzursuz ve rahatsız geçen saatlerden sonra 1:30'ta rehberimiz seslendi. Bizler kalkıp hazırlandık ve gece 2:00 gibi yola çıktık. Kafamızda fenerler, üstümüzü sımsıkı soğuktan korunmak için giyinerek yola çıktık. Eldiven getirin demedikleri için benim dışımda kimse eldiven getirmeyi akıl etmemişti. Ben her zaman çok üşüdüğüm için hep soğuk havaya karşı hazırlıklıyımdır. Arkadaşımın çok üşüdüğünü görünce eldivenlerimi ona verdim. Zaten biraz korkusu ve heyecanı da vardı acaba yapabilir miyim diye.

    Gece karanlığında ilerlerken arkadaşımın bayağı zorlandığını gördük. Murat ve rehber ona hep yardımcı oluyorlardı. Ben de sürekli 'tık tık, hep atla, yapabilirsin' diyordum. Ama bir süre sonra hızım kesilince üşümeye başladım ve daha önden gittim. Bu esnada Murat'ın arkadaşı geldi ve bana: 'Kimin arakadaşıysa geride kalan, gitsin ilgilensin, kız ağlıyor, yapamıyor ve biz geç kalıyoruz' diye söylendi. Arkamı döndüğümde geride arkadaşımın oturup ağladığını gördüm: 'Ben yapamayacağım, olmuyor, nefes alamıyorum, istemiyorum' diyordu. Bu duruma sinirlenip ve hırslanıp kafa fenerini de yere fırlattı. Sabahın dördünde arkadaşım yapamıyor olmanın verdiği hayal kırıklığı ile ağlarken, Murat ve arkdaşı da zirve yapamama olasılığını düşünüp sinirleniyorlardı. Esasında ben de kendimi zihnen o kadar hazırlamıştım ki zirve yapacağıma dair, böyle bir şey beklemiyordum. Sonuçta arada kaldım. Bir yanda insanın kocası, bir yanda arkadaşı. Neyse biz rehberimizi, tek başımıza ilerlememiz tehlikeli olmasına rağmen feda ettik ve o, arkadaşımla birlikte kamp alanına geri döndü.

    Bu arada güneş doğmaya başladı. Öyle muhteşem bir manzaraydı ki anlatamam size.  Gerçi zorlu yollardan geçerken güneşin doğuşunun güzelliği yerine bir an önce zirveye varmak vardı aklımda. Rehber, arkadaşımı 3 saatte ancak geriye götürebilmişti, çünkü iniş, çıkıştan daha zordu.  Arkadaşım bizi beklemeden ilk uçakla İstanbul'a geri döndü.  

    Zirveden önceki hörgüçe vardıktan sonra rehberimizi beklemeye başladık, çünkü ikisinin arasındaki mesafe rehbersiz geçilecek bir ara değildi. Bu arada hava iyice ısınmaya başlayınca dağın tepesindeki taşlar tepeden kaymaya başladılar. Bizim amacımız daha erken saatlerde zirveye varmak ve bu riski minimuma indirmekti. Ama güneş iyice ısıtmaya başlayınca taşlar (kayalar) kıpırdanmaya başladılar. Sabah ilk iki saat ağır ilerlememiz, ve rehberimizin olmamasından dolayı kaynaklanan gecikme, bizim için çok daha fazla risk oluşturdu. Bu arada rehberimizi ayarladığımız firma kask almamız konusunda bizi uyarmamıştı. Arkadaşımı bıraktıktan sonra rehberimiz gecikmeyle bizim yanımıza geldi.

    İşin ilginç kısmı, dağda tırmanırken zirve size hep çok yakın gözüküyor. Hep: 'Hah tamam, şimdi yaklaştık, 10 dakikaya oradayız' diyorsunuz ve bir bakıyorsunuz arada inişli çıkışlı bir tepecik daha var. Sürekli 'Hah geldik, hah geliyoruz' derken, hörgüçe vardığımızda işimizin kolayladığını zannettik. Nerdeeeee???? işin en zor kısmıydı diyebilirim. Yan yan 65 derecelik ayakta bile duramadığımız bir yolu tepeden kayalar düşerken iki saatte geçtik. Kendi kendime 'Dün nasıl olur da rehber, arkadaşıma, yarın daha kolay olacak yaparsınız, herkes yapıyor dedi' diye düşünüyordum. Her aşama gittikçe zorlaştı. Hatta bazen kendimi motive etmek için 'Didem, bu yola baş koydun yapacaksın, başka şansın yok. Sen hayatta kafana koyduğun herşeyi bugüne kadar yaptın, bunu da yapabilirsin' diye yüksek sesle söylüyordum ki evren de beni işitip bana destek olsundu.  

    Zorlu bir tırmanıştan sonra zirveye vardık. Önceden hazırlattığım sürpriz bayrağımızı açtım. Kendi kendime 'Neyse zirveyi yaptık, bundan sonrasını rahat yaparız' diye düşünüyordum. Aman Allahım dönüş tam bir kabus oldu. Saatlerdir tırmanmanın vermiş olduğu yorgunlukla artık bacaklarım titremeye başladılar. Bir ara yere oturup kaymaya başladım. Bu sefer ben öyle kayınca taşlar daha çok kaymaya başladılar ve benim önümde giden Murat ve rehbere çarptılar. Ayakta kayarak yoluma devam ettim. Gece 2:00'de başlayan yolculuğumuz saat 18:00'de sona erdi.

    Geçen akşam iş çıkışı Murat bana sürpriz yaptı. Zirveye çıktığım için benim adıma bir madalya yaptırmış, onu taktı. Hayatımda almış olduğum ilk ve tek madalyadır.Cool

    Bu seyahatten öğrendiklerim şunlardır:

    1. Zihin, çok önemli bir faktör. İnsan kafasına birşeyi koyarsa her ne olursa olsun yapabileceğini. (Buradan kilo sorunu olanlara şunu belirtmek istiyorum: Eğer hakikaten isterseniz yaparsınız, kiloları verirsiniz ve hep ince kalırsınız)

    2. Bu tarz tatillere gitmeden önce gideceğiniz kişileri çok iyi belirlemek ve de tanımak gerektiğini.

    3. Spor yapmanın sizi ne kadar zinde tuttuğunu ve yardımcı olduğunu. Böyle yoğun bir aktiviteden sonra bile vücudunuzda tek bir yerin ağrımadığını görünce spor hocanıza, sizi ve limitlerinizi zorladığı için teşekkür ettiğinizi.  

    4. Başka alternatifleriniz olmadığında limitlerinizi ne kadar daha fazla zorlayabildiğinizi. 'Artık bu kadar, daha fazla yapamayacağım'dediğiniz noktadan itibaren bile inanılmaz yol katedebileceğinizi.

    5. Bu tarz bir aktiviteyi ilk defa yapmadan önce çok daha detaylı bir araştırma yapmanız gerektiğini. Sadece tur'un size söyledikleriyle kalmamanız gerektiğini.

    6. 'Herkes yapabiliyor' dediklerinde, bu 'herkes'in kimler olduğunu öğrenmek gerektiğini.

    7. Azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını.

    8. Panik durumlarda soğukkanlılığı korumak ve çözüm odaklı olmak gerektiğini.

    9.Sizlerle Serdar Özkan'ın 'Kayıp Gül' adlı kitabından bir bölüm paylaşmak istiyorum: 'Bir dağ hayal et... Zirvesindeki manzara çok güzel. Orada olmayı çok istiyorsun, ama zirveyi kendinden çok uzakta gördüğün için ümitsizliğe kapılıyorsun. Oraya nasıl olsa varamam, deyip vazgeçiyorsun. Oysa, zirveye varanların adımları seninkilerden daha büyük değildi. Ama onlar, o küçük adımları birbiri ardınca atmayı sürdürmüş kimselerdi. İmkansızı gerçekleştiren mucizeler değil, sürekliliktir. Suya sarp kayaları deldiren de budur...' 

    10. Madalya almak için illa birilerini geçmek ve yarışmak gerekmediğiniLaughing

  • Green Mountain at Fox Run, Vermont - 2004

    (Sadece bayanlara yönelik diyabet ve zayıflatma programı)

    Yine verdiğim kiloları yavaş yavaş almaya başladığım dönemlerden birini yaşıyordum. Panik oldum ve hemen tekrar bir zayıflama merkezi araştırmaya başladım. O sıralar New York’ta yaşadığım için bulabildiğim en yakın merkez Vermont’taydı. Hemen ilk iş rezervasyon yaptırdım ve gittim. Sadece bayanlar programa katılabiliyordu ve merkezde çalışanlar da bayandılar. Bir haftalığına gittiğim bu yerde kimse benim neden katıldığımı pek anlayamadı, çünkü herkes obez denecek derecede kiloluyken benim ise ekstra 5 kilomdan başka ortada görünen vahim bir durum yoktu. Ama vahim durum şuydu: İpin ucu kaçmıştı ve ben bunun farkındaydım, kendi başıma bir türlü aşırı yememi durduramıyordum.

    Oraya gece vardığımda çok mutluydum, çünkü kafaya koymuştum, son aldığım 5 kiloyu hemen bir haftada verecektim. Sabah uyandığımda kahvaltıya gittim. Açık büfeydi ve istediğimiz kadar herşeyden yiyebiliyorduk. Gerçi sağlıksız bir şey yoktu ama hepsi de aşırı tüketildiğinde kilo yapabilirdi. Şaşırmıştım, çünkü açık büfe bana göre değil diye düşünüyordum. Gün içinde uzman bir terapist kadınları toplayıp sohbet havasında herkesi konuşturuyordu. Kadınlar neden orada olduklarını anlatıyorlardı. Kimisini kocası ailesi zorlamış, esasında hiç orada olmak istemiyordu, kimisi kendi isteğiyle gelmişti. Ama herkesin gözleri benim üzerimdeydi: Bu zayıf kız neden buradaydı? Ben de suçlanarak esasında beslenme masterı yaptığımı ve sadece bu tip merkezleri gezerek tecrübe edinmek istediğimi belirttim.

    Kış ortası olduğundan dışarıda kar ayakkabılarıyla yürüyüşler, cross-country skiing gibi açık hava sporları mevcuttu. Benim dışımda bu sporlara katılım çok azdı, çünkü herkes çok kilolu olduğundan katılmak istemiyorlardı. Hatta birkaç kişi cross-country yaparken düştüler ve kalkamadılar. Başımızdaki eğitmen, ben ve bir kişinin yardımıyla ancak onları kaldırabildik. Bunun üzerine utanıp pes ettiler ve kayakları çıkartıp ellerine alarak merkeze yürüyerek geri döndüler.

    Gün içinde de sürekli egzersiz dersleri vardı. Ben hepsine katılıyordum. Hatta bir iki dersi sadece eğitmen ve ben yapmıştık. En az kilo vermeye ihtiyacı olan bendim ama en çok spor yapan ve açık büfede en az yiyen bendim.

    Kaldığım bir hafta boyunca kendim dışında kimsede çok fazla bir kilo kaybı görmedim. Açık büfe olduğundan insanlar kendi limitlerini bulmakta zorlanıyordu. Akşamları yapacak hiçbir şey olmadığından genelde arabası olanlar başkalarını da ayartıp yakındaki bir bara gidip orada içip yiyorlardı. Ben gayet disiplinli akşam yemekten sonra odama çekilip ablamı arıyordum ve ona  telefonda söyleniyordum: Ben açım, çok açım, bu gece nasıl uyuyacağım?

  • Gut Hastalığı Diyeti

    Gut rahatsızlığı yaşayan kişiler ne yapmalılar?

    1. Fazla kiloları varsa kilo vermeliler.

    2. Yağ tüketimi günlük enerji (kalori) ihtiyacının yüzde 20-25 arasında limitlendirilmelidir. 

    3. Yüksek derecede pürin içeren gıdalardan uzak durulmalıdır.

    4. Alko, kahve ve kakao yasaklar arasındadır.

    5. En az iki litre hatta daha fazla gün içinde su tüketmeliler.

    6. Süt ürünleri tüketiyorlarsa düşük yağlı olanlarından yemeye özen göstermeliler.

    Pürin İçeren Gıdalar:

    1. Baklagiller - mercimek, nohut, kuru fasulye vs

    2. Mantar

    3. Ispanak

    4. Karnıbahar

    5. Deniz mahsülleri

    7. Kuşkonmaz

    8. Bulgur

    9. Bezelye

    10. Kırmızı et/tavuk/balık

    11. Havyar

    12. Yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren tüm gıdalar (özellikle hazır meyve sularına DİKKAT!)

     

  • Herkes Kilosuyla Boğuşmaya Devam Ediyor!

    İlk olarak size muhteşem öğretilerle dolu renkli bir 2010 dilerim. Bana gelen danışanlarım için kilo açısından 2009'un son devreleri bayağı zorlu geçti. Herkesin içinde önüne geçemedikleri bir yeme hissi oluştu. Ben dahil olmak üzere!. Bana göre bunun nedenlerinden biri de dünyada oluşan negatif enerjilerin insanlara vermiş olduğu ağırlıktı. Umut ediyorum ki yeni yıla, yeni ve hafif enerjilerle girip tüm bu ağırlığı üzerimizden atabiliriz.

    Sizlerle bana gelen danışanlarımın bu süreçte bana yazmış oldukları bazı e-mailları paylaşmak istiyorum. Bunun nedeni de eğer siz de geçtiğimiz aylarda kendinizi kilo problemiyle ilgili umutsuz vaka olarak görüyorsanız belki bu yazışmalar size yardımcı olur ve bu yolda yalnız olmadığınızı görürsünüz.

    Sevgili Didem, bu aralar oradan oraya çok misafirliğe gidiyoruz, holiday zamanı da olduğu için dört tarafta kekler, kurabiyeler var, hiç dayanamadığım yiyecekler. Çok yiyorum bu aralar Didemcim. Pilatese de gidemiyorum bir haftadır, gelene kadar da gidemem herhalde. Pantolonlarım sıkmaya başladı, ne yapacağımı bilemiyorum ama bu aralar iştahım çok açık ve durduramıyorum kendimi. Yine o kısır döngüye girmek istemiyorum. Annemin burada olmasının tadını çıkartmak yerine çok üzülüyorum bu aralar. Hiç kendimi, bedenimi dinlemiyorum. Aç değilken bile hala tıkınıyorum. Sana da yine söyleniyorum Didemcim ama şu aralar tam bir panik halindeyim. O, yazın tutturduğum çizgiyi yakalayamıyorum ve sürekli kendimi suçlayıp duruyorum.

    Bakın bir başka danışanım bu dönemde yeme içme ile ilgili önüne geçemediği dürtüler hakkında neler yazmış:

    Didemcim, bu aralar çok yiyyorum sıkıntıdan. Galiba kilo da aldım biraz. Bugün markete gittim ne kadar abur cubur buldumsa aldım. Sonra da hepsini yedim. İşin kötüsü evde hiçbir şey bulamazsam dilim dilim ekmeğe bal sürüp yiyorum gecenin bir köründe. Moralim çok bozuk bu aralar. Yine eski halime dönüyorum galiba. Çok korkuyorum Didemcim.

    Ya kendi hakkında olumsuz duygular üretenlere ne demeli? İşte bir danışanımın e-maili:

    Ben yine bunalımlardayım, kendimi şişko patates gibi hissediyorum. Allah rızası için bana şöyle en 'şok'undan bir liste verir misin? Biliyorum sen diyeceksin ki şok mok olmaz, kontrollü ye falan filan, ama hani bir keresinde de patatesl meyveli, sebzeli 3 günlük bir diyet vermiştin ya, ondan sonra o gazla çok iyi devam etmiş ve kilo vermiştim. Yine kendimi öyle bir şokla dürtmeye ihtiyacım var. Noooooooolluuuuuuuuur acil yardım!!!!!!

    Tüm bu maillara benzer daha birçok maili sizlerle paylaşabilirim. kesinlikle hissettiklerinizde ve yaşadıklarınızda yalnız değilsiniz. Ama sunu bilin ki: çözüm ne ben, ne de dışarıdaki başka insanlar, ilaçlar ya da diyetler değildir. Çözüm tamamen sizin içinizde yatıyor. İçinizdeki egoyu, canavarı susturabilmek ancak sizin elinizde. Lütfen ama lütfen hayatta her ne yaparsanız yapın farkındalıkla yapın. Ben kimseye sakın hamburger, pizza, baklava yemeyin demiyorum. Madem çok istiyorsunuz yemek ve o kaloriyi alacaksınız, o zaman bunu, tadını çıkara çıkara yapın. Keyif alarak yapın. Bizler çoğu zaman hem yiyoruz, hem pişmalık duyuyoruz ve yediğimizin tadına bile varamıyoruz. Güzel bir yemek te yiyecekseniz şayet, hakkını vererek yiyin lütfen.

    Size 2010 için olabilecek en büyük dileğim yüksek farkındalıkla geçireceğiniz ve her şeyin doya doya tadına varacağınız bir sene geçirmenizdir.

  • Hippocrates, Florida - 2004

    Bir insan 11 ay içinde üç kere aynı merkeze gidip senenin 2 ayından fazlasını orada geçirir mi? Eğer burası Hippocrates ise “Evet”

    New York’ta yüksek lisansımı yaparken kronik yorgunluktan şikayeti olan bir arkadaşım buraya gittikten sonra nasıl kendini çok iyi ve enerjik hissettiğini, esasında herkesin oraya gitmesi gerektiğini bana anlatınca ben de hemen ilk fırsatta buraya üç kişilik 4 haftalığına rezervasyon yaptırdım. O sıralar 100 küsur kiloya fırlayan annem ve arkadaşının da acilen kilo vermeleri gerekiyordu. Tabii ben de yine 70’li kilolara doğru hızla ilerliyordum. Bir ayda ancak kiloların bir kısmı giderdi. Annemler İstanbul’dan geldiler. New York’ta buluşup Florida’ya uçtuk.

    Bir gün önceden oraya vardığımız için gece dışarı çıkıp deli gibi yemek yedik, sabah kahvaltıda da yine aynı şekilde abarttık. Sanki bir daha hiç yemek yemeyecekmişiz gibi!

    Hippocrates’e vardığımızda daha kapıdan girer girmez hayal kırıklığı yaşadık. Girişte eski bir salon ve yüzleri soyulmuş minderler… Fiyatı ucuz olmamasına rağmen bu bakımsız görüntü bizi mahsunlaştırdı. Ama İngilizce'de bir deyim vardır ya, bayılırım: Kitabı kapağına göre yargılama!

    İçeride yaşlıcana bir bayan bizi güler yüzle karşıladı ve kalın birer dosya verdi. Dosyanın içinde kaldığımız sürece alacağımız derslerin notları vardı. Sonra odamıza gittik. Üçümüz aynı odada kalıyorduk. Oda hiç güneş almıyordu. Böyle sağlıklı bir yerde bu da neydi? Hippocrates felsefesiyle uyuşmayan bir nokta! Güneş enerjidir ve yiyeceklerimizin hepsinin güneş enerjisi almış olması gerekirdi. Ama odalarda güneş yoktu.

    O gün öğlen açık büfeden istediğinizi yiyin dediler. O da ne, büfede sadece çiğ sebzeler, baklagiller ve çerezler vardı!!! Kabak, karnabahar, brokoli, filizlenmiş mercimek, kereviz, biberler, vs… Evet buraya gelmeden “çiğ” bekliyorduk ama bu kadar da değildi. İlk alırken zorlandık. Ama aç kalmamak uğruna bir şeyler yedik. Derken akşamüstü taze sıkılmış kereviz-salatalık suyu karışımımız geldi. Onu da içtik. Hippocrates’te yemek düzeni şöyleydi: Sabah aç karnına taze sıkılmış çimen suyu, arada salatalık suyu sonra öğlen yemeği, arada kereviz-salatalık suyu ardından akşam yemeği. Her şey çiğ, her şey sebze. Meyve bile yoktu. Konsept vücuttaki alkali seviyesini yükseltip asit seviyesini minimuma indirmekti. Tüm hastalıkların nedeninin vücuttaki fazla asit olduğuna inanıyorlardı.

    İlk başta çok zorlandığımız bu programda gün geçtikçe inanılmaz enerjiyle dolduğumuzu, kilo verdiğimizi ve etrafımızdaki birçok hasta kişilerin iyileştiğini görünce daha büyük bir motivasyonla programa devam ettik. Annemin arkadaşı 8 senedir kullandığı şeker ilaçlarını orada kaldığı sürece bıraktı ve şekeri normal seviyelerde gitti. Düşünsenize ilaç alınmayan bu bir ay boyunca karaciğer ne kadar dinlendi. Annem ve arkadaşı hatırladığım kadarıyla 15 kilo verdiler. Ben de 10 kilo! Ama kilolardan ziyade bol enerjiyle beslendiğimiz bir ay boyunca kendimizi hayatımızda olmadığımız kadar iyi hissettik.

    Buradan döndükten sonra herkes anneme “Sen botoks yaptırdın, bize söylemiyorsun” diye tutturdu. Oysa yiyeceklerden aldığımız oksijen hücrelerimizin en derinlerine kadar işlemişti.

    Programa başlamadan önce kan tahlilleri yapılıyor ve program bitiminde tekrar tahlil yapılıp başlangıç ve bitiş değerleri karşılaştırılıyor. Aynı zamanda lavman, mikroskopta alınan ufacık kandan hücre analizi yapılmakta ve kişi ona göre yönlendirilmektedir. Gün içinde çeşitli dersler verilmekte ve kişiler bu tarz beslenme ve hastalıklarla ilgili bilgilendirilmektedirler. Burada kilo vermeye yönelik kalori hesaplarının hiçbirisi yoktur. Size söylenilen tek şey, sağlıklı yerseniz vücut otomatik olarak gerektiği kiloya düşecektir.

    Sabah erken saatlerde ağaçlıklı bir alana yürüyüş parkuruna götürüyorlar. Akşamları saat 18:00’de yemekten sonra yapacak hiçbir şey olmuyor, ve insanların canları çok sıkılıyor. Şiddetle araba kiralamanızı tavsiye ederim. Biz kiraladık ve akşamları çok daha rahat geçti.

    Bu kadar memnun kaldıktan sonra babamın da buradan faydalanmasını çok istedim. Ocak’tan sonra Mayıs’ta babam ve annemle 2 haftalığına gittik. Çok memnun kalan babam, sadece 2 hafta kaldığına pişman oldu ve aynı sene Kasım ayında üç haftalığına gittik. Bu gidişimizde çok yakın bir arkadaşım da bize eşlik etti. Bizden sonra kime tavsiye ettiysek gidenlerden herkes çok memnun kaldı. Kanserden şekere kadar birçok hastalığa çok iyi geldiğini bizzat gözlerimle gördüm. İlk geldikleri gün zorla yürüyen odalarından çıkmakta zorlanan hasta kişiler 3. haftanın sonunda abartmıyorum spor derslerine katılıyorlardı. Biliyorum çok kuvvetli bir söz ama mucizelere inanmam fakat Hippocrates’e inanırım.

    Önerilen minimum kalma süresi 3 haftadır. Eğer gidecek olursanız lütfen en az 3 hafta kalmaya özen gösterin. Hiçbir lüksü olmadığı gibi biraz eski de gelebilir. Hatta ilk gittiğinizde “Bu kadar para verdim, bu da ne?” diyebilirsiniz. Program daha ucuz olsun diye genelde tanımadığınız kişilerle aynı oda da kalabilirsiniz. Eğer maddi durumunuz el veriyorsa ayrı odalarda kalmanızı tavsiye ederim.

    Hippocrates benzeri bir yer de Ann Wigmore Institute Puerto Rico’da yer almaktadır. Sanırım Kaliforniya’da da benzer yerleri bulunmaktadır. Eğer “raw food centers” diye internette araştırma yaparsanız, daha detaylı bilgilere ulaşacağınıza inanıyorum.

    ***Bu arada Hippocrates merkezi ile hiçbir bağlantım yoktur. Yazılarımın hepsi sizleri bilgilendirmek, doğru bir şekilde yönlendirmek ve sizlere yardımcı olabilmek amaçlıdır. Lütfen yazılarımı okurken içinizde en ufacık bir şüpheniz olmasın. Amacım reklam yapmak değildir.

  • I. Uluslararası Fiziksel Aktivite, Beslenme ve Sağlık Kongresi

    Kongre'de konuşulanlar:

    1. Yetişkinlik çağından itibaren kişiler her 10 yılda ortalama 2.5 kg alıyorlar.

    2. Psikolojik problemlerden kaçmak için bazı kişilerde fazla egzersiz yapma eğilimi olabiliyor ve bu insanlar bir süre sonra egzersiz bağımlısı haline gelebiliyorlar. Vücut spor esnasında endorfin adlı kendimizi iyi hissettiren hormon salgılandığından, spor yapan kişi de bu hormonu özlüyor ve aşırıya kaçabiliyor.

    3. Egzersiz için genelleme yapmak çok zor. Yapılan 12 haftalık düzenli egzersiz üzerine bir araştırmada herkesin vücudunda farklı değişimler ortaya çıktığı gözlemlendi. Bundan dolayı kişileri egzersiz konusunda belli bir kategoriye koymak çok zor. Her vücut çok farklı.

    4. Egzersiz daha fazla açlığa yol açabiliyor ve dolayısıyla spor yapan kişiler de daha fazla yemek yeme eğilimi olabiliyor.

    5. Düzenli egzersiz yapıldığı takdirde bir süre sonra vücut bu egzersiz temposuna alışıyor ve açlık hissi kaybolabiliyor.

    6. İki grup arasında karşılaştırma yapmak için klinik bir çalışma yapılıyor. 1. Grup Diyet + Egzersiz yapıyor (haftada 3 yürüyüş) 2. Grup sadece diyet yapıyor. Bu araştırmanın sonucuna göre iki grup arasında kas kaybı, vücut ağrılığı, yağ yüzdesi ve bel çevresi incelmesinde belirgin bir fark görülmüyor. Sadece kalça çevresinde egzersiz ile daha fazla incelme görülüyor. 1. Grupta 7.15 cm kalçada incelme görülürken 2. Grupta bu oran sadece 4.84 cm'dir. Bu çalışmaya göre bölgesel zayıflamada egzersizin daha etkin olduğu gözlemlenmektedir.

    7. Çocukların gelişiminde egzersiz beslenmeden daha önemli bir yer tutmaktadır.

    8. İstanbul okullarında yapılan araştırmalarda çocukların %41'inde obezite görülmektedir.

    9. Türkiye'de obezite oranı %35'tir.

    10. Post menopoz zamanı kilo alımının önüne geçebilmek için mutlaka egzersiz ve diyet yapmak gerekiyor.

    11. Kemik erimesinin önüne geçebilmek için Harvard maksimum 1 bardak süt önerirken Amerikan tarım bakanlığı her öğün bir bardak süt tavsiyesinde bulunuyor.   

  • Incosol, İspanya - 2005

    Okulumu bitirip Türkiye’ye temelli döndükten sonra da, annem ve arkadaşının kilo sorunları devam ediyordu. Merkeze gidip döndükten 6 ay sonra annem ve arkadaşı tekrar yavaş yavaş kilo almaya başlıyordu. Benim de hep “Versem iyi olacak” dediğim 5 kilom vardı. Yine kilo versek iyi olur dediğimiz dönemlerden birinde ben uzun araştırmalarımdan sonra Marbella’da Incosol’u buldum. Annemin “kilo dostu,” annem ve ben İspanya yollarına düştük. Bu sefer şükürler olsun fazla kilo sorunum olmadığından kendim için sadece bir haftalık, annemler için ise bir aylık rezervasyon yaptırdım. Sonra altı haftaya uzattık. Gerçi dönüşte de onları almak için yine bir haftalığına gittim.

    Incosol’a vardığınızın ertesi sabahı aç karnına kan tahlili yaptılar. Ardından bir doktor ve beslenme uzmanı ile görüşmeye gittik. Bayağı detaylı görüşmelerden sonra doktor ve beslenme uzmanı eşliğinde kaç kalorilik nasıl bir diyet takip etmemiz gerektiği söylendi. Doktor ayriyeten spa’da yer alan terapilerden hangilerinin bizim için uygun olduğunu söyledi. Terapilerin çoğu vücudu inceltmeye ve toparlamaya yönelikti.

    Kahvaltı ve öğlen yemeği açık büfeydi, fakat büfenin orada hep birkaç kişi oluyordu ve servisi onlar bize yapıyordu. Biz istediklerimizi söylüyorduk, onlar da porsiyonları ayarlıyordu. Herkesin kalori ihtiyacına göre aldığı porsiyon miktarı farklı oluyordu. Bir de muhakkak akşamüstü çayımız oluyordu. En çok bu kısmı seviyorduk. Burada hakikaten Amerika değil de Avrupa’da olduğunuzu hissediyordunuz. Güzel fincanlarda sunulan çay veya kahvenin yanında muhakkak bir de tatlımız oluyordu. Akşam yemekleri saat 20:00-23:00 arası oluyordu. Çok realisttik düşünülmüş bir program çünkü özellikle İspanya’da kim akşam yemeğini erken yiyor ki!!! Akşam yemeklerini önümüze gelen menüden seçiyorduk: Başlangıç, ana yemek ve tatlı. Tabaklar hep süslenmiş çok şık önümüze konuluyordu. Yemekte muhakkak canlı müzik te oluyordu. Buradaki en güzel şey insan kendini hiçbir zaman diyetteymiş gibi hissetmemesiydi.

    Incosol aynı zamanda 5 yıldızlı otel olduğundan kilo vermenin yanı sıra sadece otelde kalmaya gelip spasını kullanmak isteyenler de oluyordu. Ama yemekler öyle güzel bir arada servis yapılıyordu ki kimin kilo vermek için gelmiş olduğunu anlayamıyordunuz.

    Her sabah kahvaltıdan önce sahilde yürüyüşe gidiyorduk. Başımızda bir eğitmen oluyordu. Hepimiz kendi tempomuza göre yürüyüp belli bir saatte otele geri dönecek otobüsün önünde buluşuyorduk. Bazı günler değişiklik olsun diye sabah yürüyüşü yerine akşamüstü farklı yerlere götürüyorlardı. Öğlen yemeğinden önce havuzda bir saatlik su egzersizi oluyordu. Bu derse katılımı bayağı yüksekti.

    Haftada iki kere tartılıyorduk ve iki kere de doktor görüşmemiz vardı. Birde vücut ölçülerimiz alınıyordu, verdiğimiz kilonun yanı sıra ne kadar inceldiğimizi de görmek için… Burası daha çok batı tarzı diyet uyguluyor. Yani alternatif merkezlerdeki gibi gelir gelmez ilaçlarınızı bıraktırıp genellikle vejetaryen ağırlıklı beslenmeye yönlendirmiyorlar.

    Sonuçlar gayet başarılıydı. Ben bir haftada 4 kilo verdim, ama ikisini hemen ertesi hafta geri aldım. Annemler bir buçuk ayda 10 kilo verdiler ve uzun bir süre kilolarını korudular.

  • İtiraflar

    Çok Yedim İtirafları

    Birçoğumuz için yemekle ilgili savaşımızı dile getirmek çok zordur ya da içimizde yaşadıklarımızı dışarıya vurmaktan çekiniriz. Ben de öyle bir bölüm yapmak istedim ki takma ad kullanarak yemekle olan savaşımızda hislerimizi, yaşadıklarımızı buraya yazalım ve birbirimize destek olalım. 'Üzüntüler paylaştıkça azalır' derler ya, sizlerin de yemekle gelen üzüntülerinin burada herkesle paylaşarak azalmasını ve en yakın zamanda yok olmasını diliyorum.

    Bazen hayatta kendimizi çok yalnız hissederiz, sanki tek bizim gizli yediğimizi, bir daha yememek için kalanları çöpe atanın ya da üzerine deterjan sıkanın sadece biz olduğunu düşünürüz. Oysa yalnız değiliz, yalnız değilsiniz...

     

    İlk paylaşımı yakında çıkacak olan kitabımdan bir alıntı olarak ben yapmak istiyorum:

    Diyetimde ilk hafta fena gitmedi, sanırım 1.5kg verdim; ama oradan çıkar çıkmaz sanki hakkımmış gibi hemen tatlıcı Zeynel’e gidip kendime şöyle güzel bir kaymaklı ekmek kadayıfı aldım. Derken ikinci hafta baktım, bu merkez bana göre değildi. Ben tam gaz yemek yemeye devam ettim. İştahım bir kere açılmıştı ve ben hâlâ zayıflama iradesini kafamda bitirememiştim. Fakat diyetisyenle tekrar görüştüğümde de: “Hâlâ çok yiyorum” diyemedim ama “Neden kilo veremiyorum ben de bilemiyorum” dedim. Şimdi düşünüyorum da acaba hakikaten birşey yemediğimi düşünerek mi böyle birşeyi demiştim yani kendimi mi kandırıyordum yoksa karşımdakini mi kandırmak istiyordum? Henüz bunun cevabını bulabilmiş değilim. Daha doğrusu o anda neler düşündüğümü hatırlamıyorum. Ne farkeder, sonuç itibariyle bu maceram sadece iki hafta sürebildi.

     

  • Kadın, Şiddet, Kilo

    KADIN ve ŞİDDET denilince akıllara genelde hemen fiziksel şiddet gelir. fakat çoğu zaman insanlar söz ile yapılan şiddetleri şiddet olarak algılamazlar, algılayamazlar ya da algılamakta zorluk çekerler.

    Ben sizlere bu yazımda beslenme ile ilgili kadınlara, erkekler ve kendileri tarafından uygulanan şiddetten bahsetmek istiyorum. Evlenirken çok sevdiği karısı kilo almaya başladıkça kimi erkek bu durumdan aşırı rahatsız olur. Bu sefer sürekli karısına 'hadi kilo ver, ne zaman kilo vereceksin, şu haline bak, evlendiğimizde ben seni alırken böyle miydin? Böyle olacağını bilseydim almazdım!...' Sanki manavdan iki kilo domates almıştı. Karşında duran bir insan var, senin de bundan haberin var mı peki? Ya da başka bir konuyla ilgili karısına çok kızmıştır, ve onun canını nasıl acıtacağını o kadar iyi bilir ki, hemen şöyle der: 'Sen ne kadar spor yaparsan yap, bacakların kalın ve hiçbir zaman Ayşe'nin bacakları gibi ince ve düzgün olmayacaktır.' İşte o an kadının bittiği andır!

    Biz kadınlar ise bu konuda o kadar hassas ve kırılganızdır ki, karşımızdaki böyle davranınca hemen suçlanarak: 'Evet biliyorum, bir an önce vermeye çalışacağım, elimden geleni yapacağım' deriz. Ya da içten içe kızar, her ne kadar kilo vermeyi kendimiz de istesek tepkisel olarak daha fazla yer, kilo almaya devam ederiz. Hatta şöyle erkekler bilirim, tanırım ki karısına sözleşme imzalatır: 'Eğer altı ay içinde karım Necmiye 10 kilo verirse ona istediği arabayı alacağım.' Karısı kilo vermediği sürece de araba alınmaz. Kilo verememiş olmanın cezasını kadın çekmelidir. Her an karısını ufacık birşey yerken görürse de hemen hatırlatır: 'Arabayı unut, sen bu gidişle duba gibi olacaksın şu haline bak, bırak araba almayı yakında kendine elbise almakta zorlanacaksın.'

    Eğer bu yazıyı yazarken abarttığımı düşünenler varsa yanılıyorlar, bilakis burada birçok başkalarından tecrübe etmiş olduğum ağır sözler de yer almamaktadır. Bir de kilolu eşlerini aldatan erkekler vardır. Bunlar esasında bitmiş bir ilişkinin ardından eşlerini aldattıklarını kabullenmek yerine sürekli eşlerine son senelerde ne kadar kilo aldıklarından, bakımsız ve sıkıcı olduklarından ve daha birçok başka konulardan şikayette bulunurlar. Amaç eşlerine kendilerini iyice kötü hissettirmektir. Esasında ha dayak atmışsın ha da bu sözlerinle kadınları dövmüşsün ne fark eder? hatta kimi zaman bir kadın için söylenen bir sözün yarası öyle ağırdır ki tokat atarak yapmış olduğunuz kızarıklık, morluk geçse bile kalpte açılan bir yara hiç kapanmamak üzere oracıkta kalıverir. Erkekler kendilerini suçlu hissetmek yerine karısını suçlu hissettirmeyi tercih eder. Bunu da sözsel tacizlerle çok güzel yerine getirirler.

    Bir de kadınlar vardır ki kendi kendilerine tacizde bulunurlar. Başkalarının bu işi görev edinmesine gerek yoktur. Kilolarından ve görüntülerinden o kadar muzdariplerdir ki, her an beyinlerinde bir ses: 'Bak, iğrenç oldun, şu haline bak, her tarafından yağlar fışkırıyor, kilo verene kadar hiç elbise almayacağım, haa tabii sen öyle deli gibi yemekler ye, ondan sonra da üzül, yok almayacağım hiçbir şey ve hiçbir yere de gitmeyeceğim, gör bakalım...! 'Daha geçen sene ne iyi duruyordum, offf selülitlerim felaket oldu, bu halde tabii kimse seni beğenmez, bu yaz kilo vermeden sana tatil filan yok, al bakalım cezanı.' Bu insanın kendine uyguladığı taciz değildir de nedir? Aynı zamanda sürekli hayatı ertelemekten başka birşey değildir. Biz kendimizi o kadar beğenmeyip sevmeyiz ki sonra da başkaları bizi beğenmeyip sevmedi mi üzülür söyleniriz. Kendimize o kadar ağır konuşuruz ki ruhumuzu en derinlerinden incitiriz. Sonra bekleriz ki başkaları bize iyi davransın. Tüm bunların üzerine en büyük cezayı da daha fazla yiyerek veririz.

    Artık bence uyanış zamanı geldi. Erkekler, kadınlara yapacağınız en acıtıcı tacizlerden birisi onun görüntüsüyle ilgili ağır konuşmanızdır. Kadınlar, kendinize yapacağınız en büyük taciz, ruhunuza ilettiğiniz negatif mesajlar ve duyarsızca yediğiniz bir ton yemektir. Artık kendinize ve etrafınıza daha iyi olmanın zamanı geldi de geçiyor bile... Şiddetli kadınlar en büyük şiddeti kendilerine uygularlar. UYANIN!!!

    Sevgililer Gününde, kendinize vereceğiniz en büyük hediye lütfen kendinizi SEVMEKolsun.

    (Her erkek veya her kadın yazdığım gibi değildir, çok anlayışlı olanları da vardır tabii ama ben sadece burada öyle olmayanlara değindim)

  • Kahve Severlere, Kafein Geni Bulunmuş!

    Kafeini gün içinde yiyecek ve içicekler ile birlikte sıkça tüketiyoruz. Kafeinin Dünya çapında bu kadar popüler olmasının sebeplerinin başlıcaları; insanın modunu yükseltmesiyle, uyanık kalmayı sağlaması.. gibi bir çok özelliğini sıralanabilir. Gün içinde kafeini en çok aldığımız besinlerin başında kahve geliyor.

    ‘Gün içinde kahve, çay ya da çikolata tüketiyor musunuz?’ ‘Evet’ seslerini duyar gibiyim.. Komşumuz çağırıyor sabah kahvesine, arkadaşımız çağırıyor iş çıkışında bir kahve içmek için.. Kahve bahane sohbet şahane değil mi? Aranızda çok kahve tüketenler var mı? Cevabınız ‘Evet’ olanlar, acaba 2 bardakla mı sınırlanmalı 3 bardak ile mi sınırlanmalı diye düşünenleriniz var ise gelin yazıyı okuyun! Bilim adamları kafein genini bulmuş.

    Kafein tüketiminin etkili olduğu bu genin (CYP1A2) kafein tüketiminin miktarına bağlı olarak, hipertansiyon, kalp krizi ve bebek düşüklerine neden olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda CYP1A2 genini test ederek, kafeini yavaş ya da hızlı metabolize ettiğiniz anlaşılabiliyor. Kafeini yavaş metabolize eden bireylerin, kafeinin tüketiminden kaynaklanan sağlık risklerini arttırdığı görülmektedir. Bunun sebebi ise yavaş metabolize oluşu ile vücutta daha uzun süre kalmasından kaynaklanmakta olduğu belirtilmektedir.

    Yapılan başka bir çalışmada CYP1A2 geninde ki T alelinin C alelinin daha fazla olduğunda kahve tüketiminin daha fazla olduğu görülmüştür. Şimdi bunu bir örnekle açıklayacak olursam.. Dünya genelinde %10’luk bir kesimde T değişkenin varken, Avrupalılar da bu oran %25’tir. Peki Avrupalıların kahve tüketiminin kişi başına kahve tüketiminde lider olduğunu söylesem çok da şaşırmazsınız o zaman..

    Genler ve kahve tüketimi çalışmalarında incelenen başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, o da ‘Kahvenin ne kadarını tolere edebiliyoruz?’ sorusuna cevap olabilir. Kimi insana bir kahve bile fazla gelirken kimisine 3 kahve yetmemektedir. Bunu genlerimiz de inceleyen bilim adamları günlük içtiğimiz kahve miktarını arttırdıkça tolerasyon düzeyimizinde arttığını belirtmişlerdir. Ne kadar çok içersek zamanla o kadarını tolere edebiliyormuşuz.

    Kısacası kimseyi kalıplara koymamak gerekli, hepimiz tek ve özel olarak yaratılmışız. Hepimizin genetik kodu farklı.. Ben kahve cidden sevmiyorum ve bir bardak bana yetiyor kimi zaman bitiremiyorum bile.. Kimi insan da çok seviyor günde bir çok kez içiyor. Beslenme tarzı kişiye özeldir kalıplara sokmamak gerektiğini düşünüyorum. Didem Hocamın da sıkça bahsettiği gibi kişinin kendini tanıması ve ona neyin yarayıp yaramadığını anlaması için yediklerinin ‘farkına varması’ gereklidir.

    Yazımın sonunda gün içinde tükettiğimiz bir fincan ‘Türk Kahvesi’nin besin değerlerini eklemek istedim. Merak edenlere..

    1 fincan şekersiz Türk kahvesi; *6 kkal enerji  *4 mg magnezyum *4 mg fosfor*35 mg potasyum *1 gram lif  *0.2 gram karbonhidrat *0.5 gram protein içermektedir.

     

     

  • Kan Grubuna Göre Diyet

    Son senelerde herkesin kafasını karıştıran kan grubuna göre beslenme düzeni acaba ne kadar doğru diye hep düşünmüşümdür. Bu konuyla ilgili fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Bu diyete göre sağlığınızın daha iyiye gitmesi, kilonuzu kontrol edebilmeniz ve yaşlanmayı önlüyor olmanız gerekiyor. Kan grubunuza göre bazı yiyecek türlerini tüketirken bazı türlerini tamamen diyetinizden çıkartmanız gerekiyor.

    Tüm dünyadaki değişik yemek kültürlerine, coğrafya yapılarına ve ekolojiye bakacak olursak bunun doğruluğunu tartışmak çok daha rahat olabilir. Kimi insanlara et çok dokunurken “ama kan grubuna göre dokunmaz o yüzden daha fazla ye” demek ne kadar doğru olabilir ya da kolesterolü yüksekse? Kan grubuna göre diyet tüm dünyadaki en sağlıklı en uzun yaşayan insanların beslenme tarzlarını tamamen gözardı etmektedir. Okinawa’daki Japonlara bakarsak tüm halk aşırı şekilde balık tüketirler ve de pirinç ve buna rağmen çok sağlıklı ve uzun yaşarlar. Bu nasıl oluyor peki? O zaman halkın en az yarısının farklı şekilde besleniyor olması gerekirdi.

    Esasında değişik diyetlere baktığımız zaman ortaya çoğu zaman şöyle bir senaryo çıkıyor:  O kadar çok kilo vermek istiyoruz ki, ne olsa yapmaya denemeye hazırızdır. Sunulan hiçbir diyetin arkasında acaba klinik çalışma var mıdır yok mudur demeden hemen üstüne atlarız. Benim, siz okuyuculardan ricam, herhangi bir diyete başlamadan önce, o diyetle ilgili ciddi araştırmalar yapmanızdır. Ama en azından yapacaksanız daha bilinçli bir şekilde yapmanızı tercih ederim. Gerçi ben diyetlere inanmıyorum. Tüm dünyada diyet yapanların yüzde 98’i kilolarını fazlasıyla geri alıyorlar. Eğer diyet doğru bir şey olsaydı ve işe yarasaydı bu kadar insan tekrar kilo almazdı. Kişi diyet psikolojisine girdiği andan itibaren sürekli “diyetim bitince istediğim herşeyi yiyeceğim” hayaliyle yaşar, ve nitekim “DİYET” bittikten sonra da saldırmaya başlar, çünkü bir müddet kendine yasaklar koymuş ve aklı ruhu hep o yemediği yemeklerde kalmıştır. Sonra da hepsine saldırır.

    Kilo vermenin ilk yolu kendimizi sevip ona değer vermemizden geçer. Şöyle düşünün bazen sahip olduğumuz çantamız ayakkabımız bile çok daha değerli oluyor. Kirlenmesin, pislenmesinler diye yere koymayız, yağmurlu havalarda bazen daha eskimiş ayakkabılarımızı giyeriz. Oysa sıra kendimize geldiğinde düşünmeden çöp kutusu gibi vücudumuza yükleniriz.

    Bu yazıdan sonra sizden ricam, her sabah uyandığınızda aynanın karşısına geçip 21 kere “Seni Çok Seviyorum” demenizdir.

    Sevgi ve ışık daima sizlerle olsun.

  • Kereviz Elma Suyu - Kolesterol için

    İçindekiler:
    3 elma (soyulmamış, koçanıyla beraber 3 parçaya bölünmüş)
    1 orta boy kereviz (yapraklarıyla beraber)
    2 diş sarımsak (soyulmuş)

    Kalori: 285

    *** Kerevizin içindeki kumarin, kansere karşı korumada ve tansiyonu düşürmede etkilidir.

    Smile Potasyum  Smile Vitamin C  Smile Vitamin A

     

  • Kilo Alıp Vere Vere Diyetisyen Oldu

    Boyu 1.65, kilosu 52'ydi. Liseyi bitirmeye hazırlanırken birden 12 kilo aldı. O günden sonra Türkiye'de gitmedik diyetisyen, Amerika'da kullanmadık yöntem bırakmadı. Hayatının 10 yılını kilo sorunuyla mücadele ederek geçirdi Didem Kanca Üstay: Zayıflayıp zayıflayıp, sonra yine balon gibi şişiyordum, diyor. 50-80 kilo arasında inip çıkmaktan bitap düştü. Finans eğitiminin yanısıra, beslenme uzmanlığı eğitimine başladı. Hatta yüksek lisans yaptı. Yine de bilgisini kendisine uygulayamıyordu. Taa ki bir arkadaşının sözü üzerine yeme isteğinin gerçek nedenini keşfedene kadar. Şimdi 31 yaşında, 49 kilo. Diyetisyen. "Pazartesi Diyete Başlıyorum" adlı bir kitap yazıyor. Hikayesini önceden bize anlattı.

    Lise ikinci sınıfta yaz okulu için Amerika'ya gittiğimde başladı kilo sorunum. Altı haftada 12 kilo aldım. Dönüşte, uçaktan iner inmez annem beni zayıflama merkezine götürdü. İlk hafta 3 kilo verip, sonra soluğu tatlıcıda aldım. Okul açıldığında eteğime sığamadım, annem genişletti. Zayıflama merkezine gittiğimi herkesten sakladım. Zaten birkaç seans sonra bıraktım. Sürekli yürümeye başladım. Karaköy'den Boğaziçi Üniversitesi'ne oradan da Şişli'ye... Tanıdıklar annemi arayıp "Didem'i TEM'de yürürken gördük" diyordu. Bir yandan da deli gibi yiyordum; mesela iskender üzerine perde pilavı! O sene 18 kilo verdim, 52 kiloya indim.

    1994'te Amerika'da üniversiteye başladım. Annem, aman kızım tekrar kilo alma, demişti. Matematiği seviyordum, finans eğitimine başladım. Fakat sevmedim. İlk dönem 10 kilo aldım. Hıristiyanların 40 günlük oruçları gibi 40 gün çikolata, fıstık ezmesi yemedim. Sonra yine saldırdım tabii.

    BİR ÇİKOLATA BİLE DİYETİ BIRAKMAMA YETİYORDU

    Bir arkadaşım, kuzeninin bir zayıflama hapıyla çok kilo verdiğini anlatmıştı. Ablamla doktora gittik. Reçetemize yazması için ablam cebine ağırlık bile koydu. Ağız kuruluğu yapan bu ilaç yüksek miktarda kafein içeriyor. Aldığımda, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Sabahlara kadar ayaktaydık. Kilo vereceğiz ya mutluyuz. Verdik de. Ama o dönem bu ilaç yüzünden çok kişi öldü. İlaç piyasadan kaldırıldı.

    İlaç sayesinde 54 kiloya inmişken, göğüslerimi de küçülttürdüm. Ama üniversitenin ikinci yılında tekrar deli gibi yemeye ve hemen ardından da tabii yine diyete başladım. Ama bir küçük çikolata bile diyetten vazgeçmeme yetiyordu. Amerika'dayken Türkiye'ye dönünce kiloma dikkat edeceğim diyordum, Türkiye'deyken de Amerika'ya gidince... İkinci dönemde 75 kiloyu buldum. Yazın annem diyetisyene götürdü. Diyetisyen "şu etin üzerine bu baharatı koy" diyordu. İnsanların içinde bunu yapmaya utanıyordum. Sonunda onu da bıraktım. Hiçbir giysi üzerime olmadığından eşofmanla geziyordum. Gece dışarı çıkamıyor, evde kalıp ağlıyordum.

    İTALYAN'IN BEĞENMEDİĞİNİ ZENCİ ÇOK ÇEKİCİ BULDU

    Amerika'da yeniden okula başladığımda ilk kez baskülde 80'i gördüm. Zaten daha sonra tartıya bakmaz oldum. Vitamin alıp aç gezdim. O sıralar Matteo adında bir İtalyan'dan hoşlanıyordum. Bisiklet yarışlarına katılmış, kayak birincilikleri almış, atletik yapılı biriydi. Sürekli sporla kilo vermemi söylüyordu. Koşuya çıkacağız, diyordu; ben de peşinden koşuyordum. Soğukta koşmaktan bronşit oldum. Şimdi hatırlarken bile kalbim daralıyor! Matteo bir gün "Erkek arkadaşlarım gibisin, onlar kadar yiyorsun" deyince çok üzüldüm. Bu stres bana daha da fazla kiloya patladı. Zaten ilişkimiz beş ayda bitti.

    Ablamla yürüyüşleri sürdürdük. Bir gün zenci bir postacı arkamızdan "Merak etmeyin bayanlar herşey yerli yerinde, süper" diye bağırınca çok sevindik. En azından kiloluları da beğenen erkekler vardı. Step yaptım, kondisyon bisikletiyle çalıştım, dizlerimi incittim. Vikram Yoga yaptım: Terleyince kilo verdim zannediyorsunuz, halbuki bunun zayıflamayla ne alakası var?

    ABLAM SEN NİYE BESLENME UZMANI OLMUYORSUN DEDİ

    Üniversitenin son senesinde okulun beslenme uzmanına gittim. Beni sabırla dinledi. O kadar etkilenmişim ki ablama anlattığımda "Sen niye beslenme uzmanı olmuyorsun" diye sordu. Bu soru hayatımı değiştirdi. Finans okuyordum ama bir yandan okulda beslenme dersleri almaya başladım. Bu arada başka yöntemler denemeye de devam ediyordum. Haftalık kalori ihtiyacınıza göre yemek veren bir sisteme katıldım. Verdikleri yemeği buzluğa koyup, vakti geldikçe ısıtıp yiyorsunuz. Yemin edip 40 gün sürdürdüm, 10 kilo verdim. Tabii diyet bitince yine gerisin geri.

    Tam da o sıralarda ıvır zıvır hiç yemeyen, çok zayıf bir erkek arkadaşım oldu. Bir senede farkına bile varmadan 25 kilo verdim. Anladım ki kadınlarda duygusal yeme eğilimi çok fazla. Erkek arkadaşım sayesinde gece açlık krizlerim bitti. Zaten o da "Adam gibi ye, önemli değil" diyordu. O öyle yaklaştıkça, ben de kilo veriyordum. Yaz okulu için kısa süre uzaklaştığımda tekrar 65 kiloya çıktım. Bir araya gelince 54 kiloya indim. Ayrıldığımızda yine 70'ler...

    HAKLIYDI, YALNIZLIĞIMI YEMEKLE TELAFİ EDİYORDUM

    Klinik beslenme yüksek lisans programına başlamıştım ama bilgimi kendime uygulayamıyordum. İyi olmadığını bile bile Atkinson diyetini bile denedim. Bir dostum "diyetisyen olacaksın ama şu haline bak" dedi. Doğru söylüyordu. O kiloyla güven veren bir diyetisyen olamazdım.

    Anne-kız bir aylığına Florida'da bir merkeze gittik. Kan değerlerim annemden kötüydü. Çiğ sebze yedirip, suyunu içirdiler. 55 kiloya indirdiler, yine kalıcı olmadı. Kilo alıp vermekten o kadar yorulmuştum ki. Ne güzel olmuşsun diyenler, iki ay sonra yeniden şiştiğimi görüyordu. Sadece kadınlara açık bir merkezde, bir haftada dört kilo verdim. Alanımla ilgili çalışmalar yapıyorum o yüzden buradayım, diyordum halbuki zayıflamak için gidiyordum. İşin garibi, çalıştığım hastanede de bütün diyetisyenlerin yeme sorunu vardı. Yine en zayıfları 65 kilo ile bendim. Bir gün New York'lu bir arkadaşımın karşısında ağlıyordum: Elimde değil, gece eve döndüğümde deli gibi yiyorum, ne yapacağım? "Ailenden uzakta, yalnızsın. Belki ondandır" dedi. O kadar haklıydı ki. Aslında yalnızlığımı yemekle telafi etmeye çalışıyordum. Kriz anı geldiğinde artık kendime doğru soruyu soruyordum: Şu anda neden yemek istiyorsun?

    2004'te Türkiye'ye dönünce tezimin doğruluğunu daha iyi anladım. Her şey düşüncede bitiyormuş. Eşimle tanıştığımda 53 kiloydum. Çevredeki zayıf kadınları takdir etmesinden alınıp, kilo verme baskısı hissettim. Kendimi başkalarıyla karşılaştırıyordum. Yine kilo almaya başlayınca sonunda kendime "sakin ol, bir tane Didem var, kendini sevmezsen başkası da sevmez, insanlar seni sen olduğun için seviyor" dedim. Yine kilo vermeye başladım. Şimdi bana danışanlara bunu anlatıyorum. Yemeği hayatlarındaki diğer eksikliklerin yerine koymasınlar. Yeme ihtiyacının psikolojik kaynağını bulunca sorun kalmaz. Ama nedenini bulamazsa, benim gibi yıllarca kiloalır verir, alır verir.

    YEMENİN YÜZDE 50'Sİ PSİKOLOJİ

    Didem Kanca Üstay 10 yıl boyunca kilo verme ile ilgili onlarca yöntem denedi ve sonunda diyetisyen oldu. İstanbul Dragos'ta SAYASA (Sağlıklı Yaşama Sanatı) isimli bir bir merkezi var. Şu anda 49 kilo, bundan aşağıya da inmek istemiyor: "Canınız bir şeyi çok istiyorsa yiyin. Ama psikolojik olarak değil, gerçekten vücudunuz onu istediği zaman! Hep şöyle diyorum: Yeme nedeni yüzde 50 fizyolojik ise, yüzde 50 de psikolojik.

    GİTMEDİĞİ DOKTOR DENEMEDİĞİ YÖNTEM KALMADI

    • Zayıflama merkezi
    • Çılgın yürüyüşler
    • Hıristiyan orucu
    • Öldüren haplar
    • Diyetisyen kontrolü
    • Açbilaç vitamin orucu
    • Atletik İtalyan eziyeti
    • Step, kondisyon, bisiklet
    • Bikram yoga
    • Beslenme dersleri
    • Buzluk-kalori sistemi
    • Atkinson diyeti
    • Beslenme master'ı
    • Florida zayıflama merkezleri
    • Kendiyle barışma yöntemi
  • Kilolu Çocuklar

    Ebeveynlerden birisinin bile kilolu olmasının kendi çocuklarının da ileride kilolu olma riskini yükselttiğini biliyor muydunuz? Normal kilodaki anne-babaların çocuklarında ise bu risk çok daha düşüktür.

    Genelde hep çocuklar üzerinde annelerin yemek alışkanlıklarının etkileri ile ilgili çalışmalar yapılırken son yıllarda babalar ve çocuklarıyla ilgili olan çalışmalar üzerine yoğunlaşılmıştır. Babaların çoğu zaman annelerden daha etkili olduğu ortaya çıkınca araştırmacılar şaşkınlıklarını gizleyemediler.

    Avusturalya’da okul çağındaki çocuklar arasında yapılan bir çalışmada kilolu veya obez bir babanın ve normal kilodaki eşinin çocuğunun diğer çocuklara göre kilolu olma riskinin dört kat arttığı gözlemlenmiş.Düşünebiliyor musunuz anne-babadan sadece birisi bile kilolu olduğunda çocuklarda kilolu olma riski dört kat artıyor? Bir de anne-babanın ikisinin de kilolu olduğunu düşünün, bu risk katlanarak artıyor. Bir çok çalışmada anne-babası kilolu olan çocukların %80’inin de kilolu veya obez oldukları saptanmıştır.

    Fransa’da ergenler ve babaları ile ilgili yapılan bir çalışmada ise babaların yemek alışkanlıkları ile ilgili çocukların üzerinde annelerinden daha etkili oldukları saptanmıştır.

    En son Amerika’da 2015 senesinde okul-öncesi (3-5 yaş aralığı) çocuğu olan 150 baba ile yapılan çalışmada babaların en az bir öğünü çocuklarıyla yemeleri ve haftasonları anneyle birlikte çocuklarıyla vakit geçirmeleri şart koyulmuş. Bunun yanı sıra babalar fiziksel aktiviteyi artırmışlar ve porsiyonlarını ufaltmışlar. Çocuklarda birebir fiziksel akitvitede artış ve yemek porsiyonlarında azalma görülmüş. Bundan dolayı babaların da çocukların sağlıklı yaşam ve fazla kiloları üzerindeki belirgin etkilerini yabana atmamak gerekir.

    Babalar! “Nasıl olsa anne çocuğumuza bakıyor. Ben ne istersem yer, içerim, koltukta televizyon karşısında da mayışır kalırım” demeyin.

    Siz çocuğunuza “Kola” içme derken yanında içiyorsanız, “Patates kızartması” yeme derken yiyorsanız çocuğunuzdan bunları yiyip içmemesini bekleyemezsiniz. Çocuk sizden ne görüyorsa onu yapacaktır. Sağlıklı, ideal kiloda ve spor yapan çocuklar istiyorsanız önce kendinizden başlamaya ne dersiniz?!

    Geçmişte bana kilolu anneler çocuklarını getirip “Çocuğum kilo versin istiyorum. O daha genç, benim yaşadıklarımı yaşasın istemiyorum,” dediklerinde “Önce sizin ve eşinizin yediklerinizle ve yaşam tarzınızla çocuğunuza örnek olmanız gerekiyor, diye uyarıda bulunuyordum. Hakikaten ebeveynlerde bir değişim olmazsa çocukta da o değişimi çok daha zor yaşıyorduk ve değişimi yaşasak bile eski alışkanlıklarına dönme riski çok daha fazla olabiliyordu. “Yarın Diyete Başlıyorum” adlı kitabımda 9 yaşındaki Hilal ve Sunaz ile olan birebir yaşanmış hikayelerimi, kilolu çocukları daha iyi anlamanız açısından okumanızı tavsiye ederim.

  • Kitap Sarrafı: Yarın Diyete Başlıyorum

    Didem Kanca Üstay'ın 13/12/2016 tarihinde milliyet.com da çıkan yazısı aşağıda yer almaktadır.
     
    Diyet yapmaktan bıktınız, sürekli kilo alıp veriyorsunuz. Medyada farklı reçeteler yayınlanıyor. Kafanız çok karışıyor. Hatta çocuğunuzla ilgili anne bloggerlardan öneriler alıyorsunuz ve hayatınız daha da karmaşıklaşıyor. 
     
    İşte size beslenme konusunda çok farklı bir kitap önerisi: Yarın Diyete Başlıyorum.  
     
    Bu kitapta diyetle ilgili kapitalist yanlışlar tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor.  
     
    “Beslenme uzmanı olarak gittiğiniz kişilerin özgeçmişine muhakkak bakıp, bu konudaki eğitimini araştırın” diyen Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nde öğretim üyesi Didem Kanca Üstay, şunları söylüyor: “Detoks uzmanlığı diye bir uzmanlık alanı yoktur. Detoks kilo vermek için yapılmaz, çok sakıncalıdır. Günümüzde birçok kişi bu konuyla ilgili iki üç tane kursa gidip kendini uzman olarak göstermekte uzmanlaşmış kişilerdir. Dikkatli olun.” 
     
    Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay ile Yarın Diyete Başlıyorum kitabı ve sağlıklı beslenme konusunda konuştuk. 
     
    Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
    Kitabımı ilk seneler önce yazmaya başladığımda beni en çok motive eden şey kilolarıyla ilgili sorun yaşayan insanlara yardım etmek ve ışık olmaktı. Kendim senelerce sürekli kilo alıp verdiğimden ve hatta kendime faydam olur diye klinik beslenme üzerine yüksek lisans yapmama rağmen hala kilo sorununu kafamda çözemediğimden bu yolda en sonunda nasıl başarılı olduğumu insanlara aktarmak istedim. Esasında her şeyin insanın kendisinde bittiğini ve dışarıda geçici çözümler aramaktan vazgeçmeleri gerektiğini anlatabilmek istedim. Ben hem bu derdi yaşayan hem de ilmini okuyan birisi olarak tüm gerçekleri okuyuculara sunmak istedim. Bu öyle bir piyasa ki herkes insanların zaafından faydalanıyor. Bugün bir gıdayı pazarlamak istiyorsanız en kolay yolu “zayıflatır” diye bir reklam yapmaktan geçiyor. 
     
    Kitabın ikinci genişletilmiş baskısında ise kilo sorununun yanı sıra tamamen bebek-çocuk beslenmesinde yapılan hataları ve bunları düzletmek için neler yapılabileceğini anlatıyorum. Günümüzde maalesef birçok blogcu anne ve çocuklar için yemek tarif kitapları yazarlarının hiçbir bilimsel geçmişleri olmadıklarından, halkımıza inanılmaz sağlıksız, yanlış bilgiler ve tarifler veriyorlar. Bunun önüne nasıl geçilebilir bilemiyorum ama kitabımda elimden geldiğince örneklerle uyarmaya çalıştım. Ayrıca okul menülerine, okuldaki kantinlere, sosyal medyanın gençlerin yeme alışkanlıkları üzerindeki etkilerine kadar birçok farklı önemli konuya da değindim.  
     
    Her yerde pompalanan somon balığının esasında ne kadar zararlı olduğunu çünkü Alaska dışında satılan tüm somon balıklarının çiftlik somonu olup bunun nasıl büyük bir piyasa olduğu gibi kişilerin hatta ülkemizde akademisyenlerin, doktorların, profesörlerin bile sorgulamadıkları konuları ele aldım. 
     
    Benim için insan sağlığı çok önemli. Buradan şunu da çok net söyleyebilirim ki ben artık danışan almıyorum. Amacım kitap çıkarıp ardından kapımda danışanları sıraya dizmek değildir. Kitabımın şahsıma gelen tüm gelirini de ülkemizdeki ihtiyaçlı çocukların eğitimi için kullanıyorum. Ayrıca ülke çapında üniversite ve okullara ücretsiz sağlıklı beslenme üzerine konferanslara gidiyorum.  Rahmetli Türkan Saylan’ın dediği gibi “Her eğitimli kadının bu Cumhuriyete borcu vardır” Ben de eğitimli bir kadın olarak bu ülkeye olan borcumu ödemeye çalışıyorum.  
     
    Bu kitapta diyetle ilgili kapitalist yanlışlar tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor çünkü benim para kazanmak gibi şükürler olsun bir amacım yok. Eğer bizim gibi paraya ihtiyacı olmayan eğitimli insanlar da para ve şöhretin peşine düşerlerse ülkemizin geldiği şu noktada iyice çıkmaza gireriz. 
     
    Hayatınızdan dersler çıkararak doğru beslenme ile ilgili çok güzel bilgiler vermişsiniz. Beslenme konusunda özellikle neler önerirsiniz?
    İlk olarak annelerin bebeklikten itibaren çocuklarına doğru beslenme alışkanlıklarını kazandırmalarını,  tadına vararak farkındalıkla yemeyi öğretmeli çünkü çoğumuz konuşurken, televizyon ya da bilgisayar karşısında ne yediğimizin bile farkında olmuyoruz. Durum böyle olunca hep daha fazla yeme eylemi içerisindeyiz çünkü aradığımız tadı sürekli bulmaya çalışıyoruz. Oysa o anda konsantre olup yesek hiç böyle hissetmeyeceğiz. 
     
    Acıktığımızda yiyip doyduğumuzda yemeyi bırakabilmeliyiz. Eğer bunu bebeklikten itibaren aşılayabilirsek sıkıntı yok ama bebeklikten itibaren oyuncaklarla, oyunlarla, ekran karşısında, peşinden koşarak fark ettirmeden yemek yedirirsek çocuk bunu tüm yaşamı boyunca taşıyacaktır. Açlık ve tokluk hissi en temel içgüdülerimizden birisidir. Bununla doğmamıza rağmen dış etkenlerle zamanla bu öldürülmektedir. Eğer bebeklikte hatalar yapılmış ve bu hislerinizi kaybetmişseniz tekrardan kazanmanız gerekir. Yoksa tüm diyetler gelip geçici olacaktır.
     
    Herkes çok farklıdır; vücutlarımız, zihinlerimiz ve en önemlisi de ruhlarımız. Sakın “Başkalarının yapabildiği diyetleri ben neden yapamıyorum?” diyerek kendinizi suçlamayın.
     
    Anlıyorum, etrafınızdaki herkes vücudunuzla ve görünüşünüzle ilgili size pozitif olmanızı söylüyor ve siz de “Bu o kadar kolay değil” diyorsunuz. Çok haklısınız; insan aynaya baktığında kendisini “iğrenç” görürken nasıl “Çok güzelim” diyebilir ki? Kendinize yalan söylemeyin, ama en azından negatif kelimeler kullanmayın. Şöyle düşünelim, ben sizi yolda gördüm ve dedim ki, “Ayy ne kadar iğrenç gözüküyorsun, acayip kilo almışsın, her tarafından yağ fışkırıyor, halin felaket!” Ne yapardınız? Hemen defansa geçer, ya bana karşı negatif bir şeyler söylerdiniz ya da benimle konuşmazdınız. Ama aynısını siz kendinize yapıyorsunuz ve ruhunuzun size iyi davranmasını bekliyorsunuz. Hayır! Mümkün değil. Kendinize inanmadığınız halde güzel sözler söyleyin demiyorum, ama negatif kelimeler de kullanmayın. 
     
    Kendinizi dinlemeyi öğrenin. Acıktığınızda yiyin. Bırakın artık medyada sürekli söylenen 6 öğün, 8 öğün, 10 öğün tavsiyelerini. Siz ne zaman acıkıyorsunuz, ne kadarla doyuyorsunuz ona kulak verin. Dünyanın en sağlıklı ve uzun yaşayan toplumlarından biri Japonlar ve günde sadece üç öğün yiyorlar. Başkalarını dinlemek yerine artık kendinizi dinlemenin zamanı geldi.
     
    Kendinize yasaklar, kurallar koymayın, çünkü kurallar çiğnenmek, yasaklar kırılmak içindir. Yasak koyduğunuz her şey size çok daha cazip gelecektir. Kendi kendinize tekrarlayın: “Eğer canım çok isterse, tadına vararak istediğim şeyden yiyebilirim.” 
     
    Eğer sürekli tatlı yemek istiyorsanız, hayatınızda ne gibi bir tat eksik, onu bulun ve hayatınızı onunla tatlandırın.
     
    Basit karbonhidratlarla meyve, kuru meyve, şeker ve türevi gıdalarla beraber mutlaka protein ağırlıklı gıdalar tüketin mesela badem, ceviz, yoğurt, süt gibi.  Kan şekeriniz daha stabil olacaktır ve hemen acıkmayacaksınız. Tek başına elma yediğinizde, yarım saat sonra karnınız guruldamaya başlar. Tabii yine kendinizi dinleyin, çünkü bana gelip de “Bir elma yedikten sonra çok tıkanıyorumm, saatlerce acıkmıyorum” diyen danışanlarım da oldu.
     
    Her daim beden-ruh-zihin üçlüsünün önemini hatırlayın. Üçünü hep beraber ele almanız gerekiyor.
     
    Sakın belli kan tahlillerinizi yaptırmadan ezbere bir beslenme programına başlamayın. Özellikle tiroid hormonlarımız vücudumuzun ana şalteridir. Eğer tiroitlerde sorun varsa metabolizma ciddi bir şekilde etkilenecek ve kilo alıp vermenizde büyük sıkıntılar yaratacaktır. Tüm bunların yanı sıra, tabii ki birçok farklı verilere de bakmak gerekir. Bu konuda da sizi en iyi doktorunuz veya beslenme uzmanınız yönlendirebilir. 
     
    Eğer kan tahlillerinizin sonucunda belli veriler standartların dışında yer alıyorsa, muhakkak konusunda uzman bir doktora danışmalısınız.
     
    Bizlerin yani beslenme uzmanlarının ilaç tavsiye etme, ilaca yönlendirme gibi yetkileri kesinlikle yoktur. Eğer bir beslenme uzmanı size ilaç yazıyorsa veya aldırtıyorsa, hemen ofisinden çıkın derim. Doğru olanı, sizi doktora yönlendirmesi olacaktır. 
     
    Delicesine aç bir halde ne süpermarkete gidin ne de dışarıda yemeğe... İster istemez çok şey satın alırsınız ya da yersiniz, çünkü gözünüz dönmüştür.
     
    Benim geçmişte yaptığım hatayı yapıp kilonuzu kapatmak için siyahlara bürünmeyin. Hayatınıza renk katmaya kıyafetlerinizden başlayın. Siyahın kilonuzu kapadığını düşünüyorsanız, kapanan tek şey ruhunuzdur.
     
    Ruhunuzu doyurursanız daha az açlık çekersiniz. Eğer fiziksel olarak yeterli gıda aldığınız halde sürekli acıkıyorsanız, demek ki ruhunuzu bir noktada aç bırakmışsınız. Ruhunuza ne iyi geliyorsa onu yapın. Ben müzik dinleyip dans etmeye, ablalarımla sohbet etmeye bayılıyorum. İnsanın üç ablası olunca muhakkak birini telefonda yakalayabiliyor. 
     
    Spor yapın. Ama kilo vermek için değil, hakikaten ruhunuza ve bedeninize iyi geleceği için yapın. Her spordan sonra, spor yapabildiğiniz için şükredin. Ne büyük bir hikmettir ki spor yapacak enerjiye sahipsiniz. 
     
    Çocuklarınızı sakın yemekle ödüllendirmeyin. “Yüksek not alırsan sana çikolatalı pasta alacağım”, “Uslu durursan şeker vereceğim” gibi sözlerle çocuklarınızda yemekle aralarında duygusal bir bağ oluşturmayın. 
     
    En son yediğiniz yemekle yatmanız arasında en az 3 saat olmasına özen gösterin.
    Zamanla kendinizi daha çok sevin ve kendinize değer verin. Kendinize verdiğiniz değer kadar değerlisiniz bu hayatta...
     
    “Kiloluyum” diye kendinizi eve kapatıp daha az sosyalleşmeyin. Bu sadece bir kısırdöngü yaratır. Kilo aldıkça daha çok eve kapanırsınız. Evde kaldıkça daha çok yersiniz. Dışarı çıkın ve hayatı doya doya yaşayın.
     
    Benim ne dediğimin çok da bir önemi yok. Size hayatta ne iyi hissettiriyorsa onu yapın ve mutlu olun.  Kimse siz değil ve siz olamaz. Mevlana’ya sormuşlar: “Aşk nedir?” diye, “Ben ol ki bilesin!” demiş. Artık kendinizi dinlemenin vakti geldi de geçiyor bile...
     
    Günümüzde bu alanda eğitimi olmayan kişiler de beslenme uzmanı gibi konuşmalar yapıp eğitimler veriyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
    Bu benim kanayan yaram! Kişileri mümkün mertebe uyarmaya çalışıyorum. Ama en önemlisi bu kişileri kurumlarına çağıranların dikkat etmeleridir. Mesela okullarda özellikle anaokullarına blogcu anneler ya da çocuk yemek kitabı yazarları eğitimler için çağırılıyor. Peki bu okullar hiç mi bu kişilerin özgeçmişlerine bakmazlar diyeceğim ama ben, bir bebek-çocuk dergisini uyardığımda bana verdiği cevap şöyle olmuştur: “Bu kişinin kitabının ikinci baskısı çıkacak.”
     
    İstersen 10. baskısı çıksın. Bu bir gösterge değildir. Kişiler ilk baskıda 500 adet basıp kendisi satın alıp sonra hemen ikinci baskıya da geçebilir. Kapitalist dünyada paranız varsa her şeyi farklı gösterebilirsiniz. 
     
    Bu işlerin içinde olduğumdan gerçek yüzünü çok daha iyi görme fırsatını elde ettim. Parayı verirseniz “en çok satanlar” listesine daha kitabınızın çıktığı ilk günden girebilirsiniz. Bundan dolayı okuyucuların, bu tarz kişileri firmalarına, okullarına çağıranların çok detaylı araştırma yapmaları gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuyla ilgili harekete geçmediğinden kişilerin çok duyarlı olmaları şart. 
     
    Detoks ve sürekli moda olan diyetler konusunda ne düşünüyorsunuz? İnsanlar bu tip önerileri görünce ne yapsınlar?
    Detoksu, çok hatalı ve yanlış buluyorum. Eğer kişiler detoks yapacaklarsa bunu muhakkak yatılı bir merkezde uzman doktorlar ve diyetisyenler eşliğinde yapmalıdırlar. Detoks uzmanlığı diye bir alan yoktur. Birçok detoks kitabı da uzman olmayan kişiler tarafından tamamen yabancı basının kopyası olarak çıkarılmaktadır. 10 sene Amerika’da okumuş ve yaşamış birisi olarak bunu kolaylıkla ve kendimden çok emin bir şekilde söyleyebilirim. Detoks sizi ölüme kadar götürebilir. İşin şakası yoktur. 
     
    Geçenlerde piyasada bu alanda çok meşhur birisi ki filoloji mezunu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim Instagram hesabından kendisine, “kereviz sapı suyunu içmek istemediğini” yazıldığında, “salatalık suyu iç o zaman” diye yazmış. Pardon ama kış ortasında “salatalık” yemek bile tüm detoks konseptini bozmuyor mu? Bu kişiler dediğim gibi ezbere konuşuyor, yabancı basından kopya çekiyorlar ve genelde eşlerinin ya da ailelerinin durumları iyi olduğundan çok iyi bir tanıtım firmasıyla anlaşıp inanılmaz bir reklam yapıyorlar. İnsanların gözleri boyanıyor. 
     
    Ama işin acı kısmı ne biliyor musunuz? Bu detoks zırvalığına inananların hemen hemen hepsi de üniversite mezunu okumuş insanlar! Ben hep şu konuda uyarıyorum: Sağlıkla ilgili bir kitap alıyorsanız ya da kişileri takip ediyorsanız muhakkak özgeçmişlerini okuyunuz. Ve sakın “yurtdışında çeşitli eğitimler aldı” sözüne kanmayınız. Yurtdışında hangi tarihler arasında kimlerden ne eğitimleri almış, nerelerde çalışmışlar gibi detaylı bilgileri vermeleri gerekmektedir. Maalesef sorgulayan bir toplum değiliz. 
     
    Protein Ağırlıklı Diyetler Dikkat 
    Protein ağırlıklı diyetler konusunda, herkesin bünyesi çok farklıdır. O zaman tüm Uzak Doğu pirinç tüketiyor. Onlar çok mu sağlıksızlar? Bu tarz hurafelerden uzak durun. İnsan en iyi kendi vücudunu bilir. Kimse sizin vücudunuzun isteklerini sizden daha iyi bilemez. Ayrıca protein ağırlıklı diyetlerde birçok insanın bağırsak tembelliği sorunu yaşayıp hemoroit ve benzeri rahatsızlıklarla karşı karşıya kaldığına tanık oldum. Her şey kararında sağlıklıdır.
     
    Probiyotikle Zayıflayın Tamamen Yalan
    Probiyotikle zayıflayın ise, tamamen yalan! O zaman herkes günde bir probiyotik hapı alır ve incecik olurdu. 
     
    Kinoa sütüyle zayıflayın, şaka mı? Zayıflatan hiçbir yiyecek yoktur bu dünyada. Olsaydı herkes onu yer ve incecik olurdu. 
     
    Chia tohumuyla zayıflayın. Evet bu dünya yaratılırken sadece Güney ve Orta Amerika ülkeleri sevildi ve o insanlara en sağlıklı yemekler gönderildi ve neden o ülkelerde de obezite görülüyor o zaman?
     
    Çocuklarınız için özel tarifler konusunda ise, çocuklar için evde ayrı yemek pişmez. Tabii ki eğer otizmli, Down sendromlu ya da farklı rahatsızlığı olan çocuklarınız varsa istisna durumlardır. Onun dışında “iştahsız çocuk sendromu” bizim Türk annelerinin yarattığı bir sendromdur. İleride çocuklarda yeme bozukluğuna yol açacaktır. Bu tarz çocuklar için özel menülerden koşarak uzaklaşın.
     
    Sizce yeme sorunlarının arkasındaki temel neden ne?
    Bebeklikten itibaren başlayarak yemek konusunda çocukları yanlış yönlendirmek ve ebeveynler olarak çocuklara iyi örnek olmamak. Çocuk söyleneni değil gördüğünü yapar. 
     
    Bazen çok gülüyorum, mesela yemeyen çocuklar için özel tarifler hazırlayan kendini şef olarak ilan eden bir “anne”nin hem kendisi hem de eşi kilolu ve hiç spor yapmazken çocuklara sağlıklı tarifler sunduğunu söylüyor. Bu kişiyi takip eden insanlar da hiç mi sorgulamazlar: Bu kadın önce kendisi sağlıklı olmalı kocasıyla diye.
     
    İnanın bana ileride kendi çocukları da bu anne ve baba gibi olacaktır çok büyük ihtimal. Siz çocuğunuza sağlıklı yemekler hazırlarken kendiniz nasıl yiyip bu hale geliyorsunuz o zaman?
     
    Yeme sorunlarının arkasındaki temel neden anne ve babadır. Tüm bilimsel araştırmalar da bu yöndedir. Benim yarattığım bir kavram değildir. Evrensel bir gerçektir.
     
    Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
    Sizin gibi mesleğine değer verip araştıran insanlar çok az artık. Genelde ne prim yapacaksa onu haber yapıyorlar. Mesela son zamanlarda sürekli mide ufaltma ameliyatlarının yani Bariyatrik cerrahi ne kadar başarılı olduğunu haber yapıyorlar. Bir ameliyatın reklamı olur mu? Bu kadar çok haberi olur mu? İnsanları bariz ameliyata teşvik etmektir bu. 
     
    Sürekli sağlık haberlerinde “somon yiyin, kinoayla zayıflayın, omega 3 alın...” gibi kapitalist yaklaşımlar var. Hiçbir gıda bir diğerinden üstün olmadığı gibi gıdaların reklamları olmamalıdır. Genelde sağlık haberleri reklam üzerine kuruludur. 
     
    Ben sağlık haberlerinde, haberi kim yazmış, hangi verilere dayanıyor, bilimsel kaynağı var mı, sürekli bir şeyin reklamı yapılıyor mu gibi konulara özellikle dikkat ediyorum. 
     
    Sağlık iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
    Önce “İnsan sağlığı” ele alınmalıdır. Kapitalist yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Kişilere hakikaten onların sağlığını düşündüğünüzü hissettirmenizdir.
     
    Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 
    Tüm etiketlerimden önce insan sağlığını her şeyden önde tutan duyarlı bir bireyim. 
     
    1998 senesinde Georgetown Üniversitesi’ni bitirdikten sonra dört yıllık Tıp bölümünün derslerini tamamladım. Ardından beslenme alt derslerini alarak New York Üniversitesi’nde Klinik Beslenme üzerine yüksek lisansımı bitirdim. 
     
    Amerika’da sadece bölümden mezun olmak diyetisyen olmanıza yetmiyor. İlk olarak bir hastanenin programına kabul edilmeniz şart. Sonra bu hastanede bir sene boyunca çeşitli bölümlerde çalışıp başarıyla tamamladığınıza dair belge alıyorsunuz. Bu belgeyi aldıktan sonra tüm Amerika çapında verilen diyetisyenlik sınavına girme hakkını kazandım. Sınavı da başarıyla geçince hem Amerika’da hem de dünyada diyetisyenlik yapabilme hakkım doğdu. Bir de bu lisansı elimde tutabilmek için her 5 sene boyunca en az 75 saatlik kendi alanımla ilgili kongre ya da konferanslara katılmam gerekiyor. Şu an 2019’a kadar lisansım geçerli. Yani buradaki gibi okuldan mezun oldunuz, ondan sonra kendinizi geliştirmeseniz de olur lüksünüz yok. Bundan dolayı 2004’te belgemi aldığımdan beri sürekli yurtiçi ve yurtdışı gündemi takip ediyorum. 
     
    10 senelik Amerika’daki öğretim ve çalışma hayatımdan sonra Türkiye’ye döndüm. İstanbul’da SAYASA – Sağlıklı Yaşama Sanatı adlı bir merkez kurdum. Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdürüyor ve kurumsal firmalarda ve üniversitelerde beslenme üzerine konferanslar vermeye devam ediyorum.
     
    Öğrenmenin yaşı yoktur deyip, bireylerin ve toplumların gelişmelerinde en önemli faktörün eğitim ve öğretim olduğuna inandığımdan 2003 yılından bu yana çok sayıda uluslararası kongreye ve eğitime katıldım. Dünya çapında birçok beslenme ve detoks merkezini ziyaret ederek farklı beslenme tipleri üzerine araştırmalarda bulundum. Yurtdışında gittiğim çeşitli sağlık kongreleri, zayıflama ve detoks merkezlerindeki izlenimlerimi kendi kurduğum diyetnedir.com adlı internet sitesinden geniş kitlelere duyurmaktayım. 
     
     
  • Liz'in Kilo Verirken Yaşadıkları

    Amerika'da üniversite okumaya gelmeden önce çok çok kilolu değildim, ama her gün yeni bir diyet deneyip biraz daha kilo vermek istiyordum. Hiçbir zaman başarılı olamasam da o zamanlar çok kilolu sayılmazdım. Herşey Amerika'ya geldiğimde değişti. Büyük porsiyonlar, derslerin verdiği stres, aile özlemi derken kendimi kaybettim ve yemeği olumsuz hislerimi bastırmak için kullanmaya başladım. Canım sıkıldığı zaman saat kaç olursa olsun kendimi dışarıya atıp köşedeki markete gidiyordum ve bir koca poşet dolusu çikolata, şeker alıp geri dönüyordum. Herşey yarım saat içinde midemdeki yerini alıyordu. Sonrasındaki pişmanlık ta çabası.

    Bu böyle dört yıl devam etti. Orada da bütün diyetleri, danışmanları denedim, ama hiçbir sonuç alamadım. Sonuncu senemin yılbaşı tatilinde İstanbul'a gitmiştim. Bir gazetede Didem'in verdiği röportajı okudum. Sanki kendi hikayemi okuyordum. Ağlayarak gazeteyi anneme gösterdim ve 'Anne, ben doğru kişiyi buldum' dedim. Didem'in başından geçenler benimkinden farksızdı ve beni çok iyi anlayacağından emindim. İlk görüşmemiz ben Amerika'ya dönmeden hemen önce oldu. Ama o kısa zamanda bile kafamda bazı şeyler değişmeye başladı. Diyetlerin boyundurluğundan kurtulmanın zamanı geldiğini anladım. Aynı zamanda kendi vücudumdan ne kadar koptuğumun farkına vardım.

    Artık açlık hissi diye birşey kalmamıştı bende. Çünkü vücudumu dinlemeden aç veya tok sürekli yiyordum. Üniversite son dönemimi bitirip mezun olana kadar kilomda bir değişiklik olmadı. Ama bu dönem süresince Didem ile e-mailleştik ve kendimi psikolojik olarak değişime hazırladım. Temmuz ayının başında İstanbul'a döndüğümde artık hazırdım. Didem'i düzenli olarak görmeye ve SAYASA'da pilatese başladım. Başta beni en çok zorlayan tekrar vücudumu dinlemeyi öğrenmek oldu. Bütün yaptığım diyetler ve kısıtlamalar vücudumu o kadar alt üst etmişti ki, tokluk hissini farketmeyi yakalamak biraz zaman aldı. Fakat daha sonrası mucize gibiydi. Yaklaşık 1.5 sene içinde 22 kilo verdim ve geri almadım. Hala arada sırada kendimi kaybettiğim ve çok yediğim zamanlar oluyor. Ama artık paniklemiyorum. Vücudumu dinlediğim sürece o dengeyi tekrar bulacağımı biliyorum. Didem'e panik içinde 'Çok korkuyorum Didem' diye attığım maillarıma Didem korkmamam gerektiğini ve yediğimin kontrolünün tamamen bende olduğunu söyleyerek cevap veriyor. Artık 'Battı balık yan gider' mantığından vazgeçtim. Bugün çok yersem, yarın az yiyyorum ve bu şekilde kilomu koruyorum.

    88 kilodan 66 kiloya düştüm ve şimdi hedefim olan 59 kiloya ulaşmaya çalışıyorum. Ama artık acelem yok. Yavaş yavaş yediğimin tadına vara vara hedefime ulaşacağımdan eminim. Başladığım noktaya bakılırsa inanması zor ama şimdi pilates eğitmenliği eğitimi almaya hazırlanıyor ve yeme bozuklukları terapisinde master (yüksek lisans) yapıyorum. Didem'in dediği gibi, hayatta başımıza gelen herşeyin bir nedeni var... Benim kilolarla mücadelem de hayatta gerçekten yapmak istediklerimi öğretti bana. Tam anlamıyla hayatımı değiştiren, yediklerimden zevk almayı öğreten Didem'e, canım dostuma binlerce teşekkürler, sevgiler...

  • M'nin Diyet Maceraları

    Aşağıdaki yazının orijinalini okumak ve resimleri görmek için:

    www.caferuj.com.tr/saglikli_yasam/Diyet_Gunlugu/2010/11/09/mnin_diyet_maceralari

    Selam Smile

    Dün sizlere 60 kiloda takılıp kaldığımı, bu yüzden bir beslenme uzmanıyla görüşeceğimi söylemiştim.

    Aslında bu kararımı vermemin çeşitli sebepleri var. Yıllardır diyet yapıp duruyorum kilo alıyorum, kilo veriyorum, tekrar kilo alıyorum tekrar veriyorum. Tam bir kısır döngü yani. Dolabımda her beden kıyafet var. 74 kilodan 63'e indikten sonra daha fazlası için kasmadım. Ama sonradan düşündüm, aslında bu kiloda mutlu değildim.

    Şimdi burada oldukça hassas bir nokta var. Birkaç gündür epey mail aldım sizlerden. Beni destekleyenlerin yanı sıra kilomun normal olduğunu, diyet yapmamın delilik olduğunu, hatta fazla kilolu insanlar için kötü bir örnek olduğumu yazanlar da oldu. Kimseyi üzmek, kırmak gibi bir amacım yok. Bu diyet günlüğü bir arkadaş sohbeti sırasında diyet yaparken yediklerini yazmanın motivasyonu artırdığını konuşmamız üzerine ortaya çıktı. Yazdıklarım aslında sadece diyetimi değil, günlük yaşamımın her anını kapsıyor.

    Bu ufak açıklamadan sonra bugün neler yaptığıma gelelim Smile

    Sabah uyanıp evime çok yakın olan Didem Kanca Üstay'ın 'Sayasa-Sağlıklı Yaşam Merkezine' doğru yürürken kafamdan milyonlarca düşünce geçiyordu. Çünkü daha önce de diyetisyenlere gitmiş, ancak hiçbir sonuç almamıştım. Dragos'un yeşil yollarından geçerek Sayasa'ya ulaştığımda farklı birşeyler yakalayacağımı hissetmiştim. Kapıdan içeri adım attığımda koskocaman bir bahçe ve güzel bir mandalina ağacı karşıladı beni. Nedense aklımdan burada güzel rakı balık yapılır diye geçti. Zayıflama hayalleriyle gittiğim Sayasa'da aklıma ilk gelenin rakı-balık olması rezaletti Smile Hemen bu düşünceleri kafamdan kovaladım. Daha sonra beni güler yüzüyle karşılayan Didem Hanımla koca koca kırmızı koltukların olduğu bir odada konuşmamıza başladık. Ben biraz meraklı olduğum için Didem'in hikayesini daha çok merak ettim. Çünkü üniversitedeyken onun da başı kiloları ile dertteydi ve bu dert ona mesleğinin kapılarını açmıştı. Yemenin %50si psikoloji diyen Didem Kanca Üstay'ı diğer diyetisyenlerden ayıran en önemli nokta sıcaklığı. Sizinle konuşurken hiçbir çekinceniz kalmıyor, yani gece oturup bir tencere makarna yedim deseniz bile sizi asla yargılamayacak birisi. Çünkü ne yaşadığınızı kendi deneyimleriyle anlıyor. Boş bir empati kurmuyor yani. 

    'Üniversitede 80 kiloyu gördükten sonra tartılara küstüm ve zayıflamaya karar verdim' diyen Didem'in şu an 50 kilo olduğunu ve oldukça hoş bir kadın olduğunu söylemem gerek Wink Sohbetimiz devam ettikçe kendime inancım arttı dersem abartmış olmam. Ne de olsa karşımda 30 kilo vermiş iradeli bir genç kadın duruyordu. Bu keyifli sohbet sırasında Didem bana diyette (ki kendisi bu sözcüğe inanmıyor) en önemli şeyin farkındalık duygusu olduğunu anlattı. Farkındalık duygusunu yakalayamadığınız bir yiyeceğin bizi asla doyurmayacağını öğrendim. Şimdi işin en keyifli kısmına geliyoruz. Farkındalık duygusunun öneminden bahsederken Didem bana çikolata sevip sevmediğimi sordu. Tabii ki seviyordum ve bir paket çikolatayı 1 dakikada yiyebilme yeteneğine sahiptim Kiss Ne de olsa çikolata hazzın diğer adıydı.

    İşte sevgili okur biz o hazzı tamamen yanlış algılıyormuşuz. Didem bir kaşık Nutellayı önüme koyarak: 'Şimdi bu çikolatayı gözlerini kapatıp, hissederek yemeni istiyorum' dedi ve odadan çıktı. Önümde tanıdık bir lezzet vardı. Kim bilir kaç gece televizyon karşısında Nutella kaşıklamıştım.

    Nutella'ya baktım, o bana baktı ve gözlerimi kapatıp yavaşça hissetmeye çalıştığım o çikolatadan bugüne kadar hiç almadığım bir tat aldım. İlk defa çikolatanın içindeki kakao ve yağ tatlarını bu kadar keskin hissediyordum.

    Çok keyifli geliyor değil mi?

    İkinci bir kaşık ister miydiniz? 

    Evet mi?

    Ben ikinci bir kaşığı yiyemedim Smile

    Hadi canım evde olsan kesin yerdin mi diyorsunuz? Evde denemesi bedava. Hadi siz de deneyin Laughing

    Bu eğlenceli test sonrasında Didem bana yeme isteğinin psikolojik boyutlarını anlattı. Yani o Nutellayı kaşıklamanızın sebebi patronunuza kızmanız, yalnız hissetmeniz ya da sevgilinizden ayrılmış olmanız olabilir. Farkettim ki ben de birilerine kızınca yemek yiyorum.  

    Kilomun sabitlendiğini anlattığımda ise bana 5 günlük bir tek gıda diyeti uygulamamı söyledi. Bu tarz diyetler kilonuz sabitlendiğinden vücuda 'Hadi devam ediyoruz' mesajını vermek için yapılıyrmış. Yani 5 günden fazla uygulamak yok. Ben bu tek gıda diyetine bayram tatilinde evde olunca başlamayı düşündüm. Çünkü iş yerinde bütün gün haşlanmış patates ya da sebze çorbası yemem çok zor. Metabolizmamı uyarma programım dışında protein ağırlıklı bir beslenme programı yaratmaya karar verdik.

    Bu arada Didem'in burçlara göre diyet tavsiyeleri de var. Burçlardan hiç anlamayan sadece Koç burcu olduğunu bilen benim bile ilgimi çekti anlattıkları. Ama bunları yarın anlatıcam, şimdi yemek yemem lazım.

    Ne mi yiyeceğim? Nutella olmadığı kesin Smile

    Sevgiler

    M*

  • Malezya'dan Diyetlerdeki Son Yenilikler

    Sevgili okurlar, bu ay sizlerle yeni dönmüş olduğum Malezya’daki uluslar arası diyetisyenler birliği konferansında geçen konuşmaları paylaşmak istiyorum.

    Yine en çok konuşulan konu dünyadaki artan obezite sayısı ve bu sorunun üstesinden nasıl gelebileceğimizdi. Son 10 senedir gittiğim tüm konferanslarda hep aynı konudan bahsediyoruz ve sorun aynı büyüklüğüyle katlanarak devam ediyor. Peki nerede yanlış yapıyoruz acaba?

    Ben bu konferansta en sonunda dayanamayıp bir konuşmacıdan sonra söz aldım. Gelen herkese şunu söyledim: Biz insanları 2 kere 2 dört eder gibi hesaplıyoruz. Oysa bu insanlar ruh, beden ve zihinden oluşuyor. Sürekli onlara bizim dediğimiz, şu kadar kalori alın, egzersiz yapın, az yiyin ama peki tüm bu söylenenler işe yarasaydı, o zaman bugün obez/kilolu sayısı yükselmek yerine azalırdı. Salonda herkes söylediklerimi onayladı.

    Artık bu konuya farklı bir bakış açısı kazandırmamız gerektiğine inanıyorum. Bir de harekete geçmemiz gerektiğine. Örneğin sürekli olarak çocuklar için televizyonda yiyecek reklamı çıkmasın diyoruz ama bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Oysa Norveç ve İsveç, 12 yaşına kadar olan çocuklara hitap edecek tüm reklamları televizyonlarında yasaklamışlar. Meşhur bir söz vardır: ‘Söyleneceksen harekete geç, harekete geçmeyeceksen söylenme.’

    Hong Kong’lu bir konuşmacı özellikle dünyadaki inanılmaz et/tavuk tüketimine dikkat çekti ve git gide dünyadaki karbon oranının yükseldiğini söyleyerek konuşmasını şöyle kapadı: ‘Hasta bir dünyada sağlıklı insanlar olamaz!’ Bir kilo etten dolayı dünyaya yaydığımız karbon uçakta yaptığımız bir seyahatten çok daha fazlaymış. www.earthlab.com da bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi bulabilirsiniz.

    Esasında anlatacak çok konu var ama bunlardan en önemlilerinden bir tanesi de şöyle: 70 yaş ve üzeri insanlara diyet yaptırtarak kilo verdirtmeyiniz, çünkü kilo veren her 10 kişiden 9’u birkaç sene içinde hayatlarını kaybediyorlar. Neden olarak ta kilo kaybından dolayı ortaya çıkan kas kaybı ve bağışıklık sisteminin çökmesi gösteriliyor.

  • Marihuana/Haşhaş Sütü

    Aşağı yukarı iki ay kadar önce New York'a, bu dünyadaki en yakın dostlarımdan birisi olan Adele'i ziyarete gittim. Adele ve ben, New York Üniversitesinde birlikte beslenme üzerine yüksek lisansımızı (master) yapmıştık. Adele ile tanıştığımda daha yeni 6 aylık evliydi, şimdi ise 10 senelik evli ve 6, 3 ve 1 yaşlarında üç çocuğu var. Size bunu söylememin nedeni, onu her ziyarete gittiğimde çocuklarına hep değişik sağlıklı alternatifler sunduğunu görmemdir.

    Bu gidişimde de farklı birşey olmadı. Saat farkından dolayı herkes uyurken ben sabah 5:00'te uyandım ve Türkiye saati öğlen 12:00 olduğundan karnım guruldar şekilde buzdolabını açtım. Veee bir de ne göreyim 'hemp milk' diye organik süt var dolabın içinde. Hemen müsli aldım ve bu merak ettiğim süt ile karıştırdım. Tadı gayet güzeldi. Besin değerlerine de bir göz atayım dedim. Ama zaten eğer Adele'in buzdolabında yer alıyorsa sağlıklı olacağından hiç şüphem yoktu.  

    Sabah Adele uyanınca, ilk işim marihuana sütünün dolaplarında ne aradığıydıSurprised 'Yoksa çocukların bundan dolayı mı sürekli mutlu mesut ortalıkta dolanıyorlar?' diye de bir espri yaptım. O da marihuana bitkisinden yapılan bu sütün esasında çok faydalı olduğunu, özellikle bir yaşındaki oğluna verdiğini belirtti. Çocuklar büyürken beyinlerinin gelişiminde yağ tüketimi çok önemli bir rol oynar. Fakat tüketilen total yağın ne tür olduğu çok önemlidir. 1 bardak inek sütündeki doymuş yağ oranı %28 iken marihuana sütünde bu oran sadece yüzde 5'tir. Doymuş yağ tüketiminin vücuda verdiği kalp rahatsızlıkları ve kanser gibi birçok zararlarını göz önüne alırsak ne kadar az doymuş yağ tüketirsek o kadar daha sağlıklı olabileceğimiz de bir gerçektir.

         

    İnek sütünde demir bulunmadığı gibi fazla tüketimi de vücuttaki demir emilimini azaltır. Oysa marihuana sütünde çok yüksek seviyede demir de bulunmaktadır. Birçok çocukta demir eksikliği yaşandığını göz önüne alırsak marihuana sütünün başka bir güzel tarafını daha görmüş oluyoruz.  

    Kalsiyum ve protein oranlarının daha düşük olması benim için çok fazla birşey ifade etmiyor, çünkü çocuklar her zaman protein ve kalsiyum ihtiyaçlarını başka gıdalardan kolaylıkla temin edebilirler. Fakat demir ve sağlıklı yağ tüketimini karşılamak çok daha zordur.  

    Henüz Türkiye'de marihuana sütüne rastlamadım. Ama belki bu yazıyı okuyan birisi böyle sağlıklı bir içeceği Türkiye'ye getirtir, ya da burada üretimini hayata geçirir.  

    1 Bardak Marihuana Sütü          1 Bardak İnek Sütü
          110 kalori                               146 kalori
          7 gr yağ                                  8 gr yağ
          1 gr doymuş yağ                     5 gr doymuş yağ
          0 mg kolesterol                       24 gr kolesterol
          1 gr lif                                     0 gr lif
          5 gr şeker                              13 gr şeker
          5 gr protein                             8 gr protein
          %20 demir                             %0 demir
          %2 kalsiyum                          %28 kalsiyum

  • Muz Yerine Kivi???

    Kivi ile ilgili bilinmeyen gerçekler:

    • 1 orta boy kivi, yarım muzun içerdiğinden çok daha fazla potasyum barındırır. Potasyum almak için hep muz önerilir, oysa arada bir kivi yiyerek te bu ihtiyacınızı giderebilirsiniz.
    • 1 orta boy kivi sadece 60 kaloridir.
    • 1 orta boy kividen tüm günlük ihtiyacınız olan C vitaminini sağlayabilirsiniz. İlla da portakal ya da mandalina diye diretmenize gerek yok.
    • Lif ve fitokimyasallar açısından zengindir.
    • İçerdiği aktinidin enziminden dolayı etin üzerine biraz sürdüğünüzde eti yumuşatma özelliği taşır.
    • Yapılan klinik araştırmalarda düzenli tüketilen kivinin bağırsak florasına ve bağışıklık sistemine iyi geldiği gözlemlenmiştir.
    • İçerdiği yüksek potasyum ve oksalattan dolayı böbrek rahatsızlığı yaşayanların kesinlikle kividen uzak durmaları gerekir.
    • İçerdikleri yüksek antioksidanlar nedeniyle kalp rahatsızlıklarına iyi gelme olasılığı yapılan klinik araştırmalara göre yüksektir.
  • Neden Sarelle'yi Ziyarete Gittim?

    Yazıma başlamadan önce şu noktayı vurgulamam gerektiğine inanıyorum: Bugüne kadar hiçbir markayla çalışmadım, ürünlerini satmadım, ya da kaldığım detoks/zayıflama merkezlerinin ücretlerini kendi cebimden ödedim ki kimseye borçlu hissetmeden dilediğimce, özgürce bireylerin ve toplumların sağlığını düşünebilecek şekilde fikirlerimi dile getirebileyim.

    Son zamanlarda sürekli her yerde Sarelle'nin "Siz ne yerseniz çocuğunuz onu yer"reklamlarını gördükçe bu nasıl bir mesajtır acaba diye düşünmeye başladım. Doğru, çocuğunuz siz ne yerseniz onu yer ama acaba siz Sarelle mi yemelisiniz sorusunu aklımdan geçirmeden edemedim. Kalktım Sarelle'nin sahiplerinden Zafer bey ile görüşmeye gittim. Sağolsun beni kırmadı ve büyük bir sabırla "Ama çocuklara yönelik olmamalı bu reklam" diye defalarca aynı konuyu dile getirmemi dinledi. Hatta eğer Sarelle ile ilgili negatif birşey yazarsam da bana karşı dava açmayacağını söyledi  Malum dikkatli olmam gerekir.

    Zafer bey, kendisinin de çocukları olduğunu ve Sarelle'yi satın aldıktan sonra içindeki malzemeyi baştan aşağıya değiştirdiklerini çünkü kendi ailesinin de bunları rahatlıkla tüketmesini istediğini belirtti. Piyasada katkı maddesiz fındık/kakao ezmesi olmadığını, kendilerinin tamamen doğal ve içinde palm ya da trans yağ olmadan ve hiçbir GDO'lu ürün kullanmadan üretim yaptıklarını, hatta reklam filmlerinde "doğal" kelimesini kullandıkları için rakip firmaların dava açtıklarını söyledi. Dava sonucu ne mi olmuş? Kaybetmişler çünkü tarım bakanlığı tarafından "haksız rekabet" olarak belirlenmiş, piyasadaki diğer ürünler doğal olmadıkları için. Ne kadar acı değil mi? Tamamen doğal birşeyi de dile getiremiyoruz esasında... Firmanın prensibi şöyle: "Gıda işinde olunca hassas davranmak gerekiyor, hem de çocuklar da olunca işin içinde, insan kendine kötülük yapabiliyor ama çocuklara göz göre göre yanlış yapmamak gerek diye düşünüyoruz." 

    Şimdi bana sorarsanız, ben yine de reklamlarına takıldım, sonuçta çocuklar sarelle mi yemeli diye düşünüyorum. Onların da bakış açısı şöyle, nasıl olsa çocuklara piyasadaki diğer içinde kötü malzemeler olan ürünler veriliyor, satın alınıyor, en azından bizimkisi alınsın. Hımmm.... bana göre tabii ki hiç alınmasın! İçerikler kısmında ilk sırada şeker sonra bitkisel yağ ve 3. sırada yüzde 13'lük bir rakamla fındık geldiğini belirtip sonuçta çocuklar şeker alıyor diyorum. Uluslararası gıda kodeksine göre tüm dünyada "İÇİNDEKİLER" kısmında kullanılan malzemeler en fazladan en aza doğru gitmek zorundadır. Bu tüm ürünler için geçerlidir. Ben en fazla şeker olduğunu ve çocuklar o zaman sırf şeker mi yiyecekler diye sorduğumda, Türk halkı tatlı sevdiğinden diğer opsiyonlarımız da var diyor. Hangi halk tatlı sevmiyor ki?  Hemen içeriğinde yüzde 45 fındık olan ürününü gösteriyor. "Bu daha sağlıklı ama genelde insanlar şeker oranı yüksek olanı daha çok seviyor" diyor. Şu noktada bu yazıyı okuyan herkese şunu tavsiye edebilirim, FINDIK oranı en yüksek olanı ve içinde PALM yağı kullanılmayanı alın çünkü hepimiz insanız ve yeri geldiğinde kaşık kaşık bu tarz gıdaları tüketebiliyoruz. Hatta bazen çocuklar mazeretimiz olabiliyor, "Çocuklar istiyor diye alıyoruz yoksa biz eşimle pek yemeyiz"  Peki, öyle olsun...

    Bu anlamda o zaman sizlere, diğer ürünlerle karşılaştırırsak Sarelle'nin daha iyi olduğunu söyleyebilirim çünkü markete gidip hepsinin içeriklerini tek tek inceledim. Eğer birşey yazacaksam sizlere doğru mesajı verebilmeliydim. Hatta benim bile bazen çikolata, kakaolu fındık ezmesi krizlerimin tuttuğu oluyor. Bundan sonra diğer markaların içi kimyasal ve şeker dolu ürünlerini almak yerine Sarelle almayı tercih edebilirim. Fakat yine de bitkisel yağ olarak tam olarak ne kullandıklarını belirtmediler. Bundan dolayı sizlere yüzde yüz gönül rahatlığıyla bu markayı alın diyemeyeceğim. Amerika'da yaşarken yüzde yüz fındık ya da badem ezmesi yiyordum, o da ayrı bir konu tabii. Keşke Türkiye'de de olsa, o zaman içine "Nasıl bir yağ girdi?!" diye düşünmeyiz.  

    Son söz olarak, Zafer bey belki kızacak ama, ben yine de reklamlarına takıldım ve onaylamıyorum. İşin içine çocuklar girince çok hassas oluyorum da!!! Ürünlerini farklı reklamlarla dile getirebilirler. Sonuçta şeker sadece çocuklar için değil, hamileler ve yetişkinler için de çok zararlı.  

     

     

  • New York'ta Şef Adele İle Vejeteryan Menü

    Son New York seyahatimde taa New York Üniversitesi master programı zamanlarımdan dostum olan Adele'in (Adele Yedid, MS RD) vejeteryan yemek pişirme dersine (The Gitta Sultan Culinary Institute) katıldım. Yıllardır yemek yapmayı seven Adele beslenme programını bitirdikten sonra kendini bu alanda inanılmaz geliştirdi. Yaptığı yemeklerin bir de besin değerlerini herkese anlatınca ders hem keyifli hem de muhteşem bilgiler öğrendiğimiz bir ortama dönüştü. 

    En büyük arzularımdan birisi eğer bir gün Adele'i kandırabilirsem onu İstanbul'a getirmek ve bizlere sağlıklı yemekler konusunda ders vermeye ikna etmektir smile Hatta bir sonraki New York sehayatimde iyice kendisinden faydalanmak için evde onlarda kaldığım sürece peşini bırakmayacağım...

    Adele'in menüsünde neler vardı?

    1. Fırınlanmış karnıbahar salatası (fındık, pancar, kuş üzümü) üzerine zaatar sosu - yabani keklik otu ve kızartılmış susam çekirdekleri karışımı

    2. "Kremalı" kuşkonmaz çorbası (fırınlanmış kuşkonmaz ve kıtır quinoa)

    3. Seitan (ete benzeyen ve ahçılıkta etin alternatifi olarak kullanılan yoğŸrulup kaynatılmışŸ glutenden yapılan ürün - Türkiye'de var mı bilemiyorum) mantarlı hamburger - karamelize soğan ve BBQ ketçap

    4. Salatalık ve Wakame (yosun) salatası

    5. Pişmemiş Snickers (çikolata) 

    Menüdeki sağlıklı yemekleri "Diyet Menüler" kısmında bulabilirsiniz. 

    Karnıbahar - yüksek lif, C vitamini, karaciğerin detoks olabilmesi için sulfur ve kanser riskini düşürme olasılığı taşır.

    Maydanoz - bol A vitamini, folik asit, demir ve K vitamini, kanı temizliyor, regli dönemi semptomlarını azaltıyor.

    Pancar - tansiyonu düşürüyor, egzersiz sırasında kuvveti ve sürekliliği artırıyor, hamile kadınlar için muhteşem çünkü yeni hücrelerin oluşmasına yardımcı oluyor, kanı ve karaciğeri temizliyor.

    Kuşkonmaz - insülin salgılanmasına faydası oluyor, bundan dolayı diyabetler için yüksek şeker konusunda etkili olabilir, böbreklerin temizlenmesine yardımcı oluyor, yüksek miktarda folik asit - hamileler için muhteşem bir kaynak.

    Seitan - vegan protein için inanılmaz bir kaynak, yüksek derecede çeşitli vitaminler ve mineraller içeriyor.

    Mantar - son yapılan klinik araştırmalarda mantarların kilo korumada ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirmede etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda vejeteryan tek D vitamini kaynağıdır.

    Keten tohumu - yüksek lif içerir, LDL (kötü kolesterol) ve vücuttaki enflamasyonun azalmasında etkilidir. Aynı zamanda iyi bir omega-3 kaynağıdır.

    Wakame (yosun) - magnezyum, iyot, kalsiyum ve demir için muhteşem bir kaynaktır. Kemik erimesini engellemede çok etkilidir.

    Salatalık - Enerji için gereken B vitaminlerini barındırıyor. Eklem sağlığı için gereken silika içermektedir.

     

  • Obez Çocuklar

    Hani derler ya, 'Elime doğdu' diye, benim yeğenim Sunaz da aynen öyle elime doğdu. Ablam Nesrin Amerika'da normal doğum yaparken ve acılar içinde Sunaz'ı dünyaya getirmeye çalışırken, ben işte o anda odadaydım. Sonra da onlar İstanbul'a temelli dönene kadar sık sık onları ziyarete gittim. Nesrin bazen bütün gün Sunaz'ı bana bırakırdı. Ben de sabahtan akşama kadar onunla vakit geçirirdim. Bundan dolayı Sunaz'cığa çok yakınımdır. Sunaz ilk doğduğunda ismi Su'ydu. Sonradan Naz'ı eklendi. Ben de doğar doğmaz onu Su'cuğum diye sevmeye başladım. Derken adı 'Sucuk' olarak kaldı.Ayaklarından dolayı da babaannesi onu 'börek ayaklım' diye severdi. Yani anlayacağınız üzere daha doğduğu andan itibaren biz Sunaz'ı yemekle bütünleştirdik.

    Sunaz şimdi 5.5 yaşında. İki hafta önce annem ve babam Bodrum'a gitmeden Nesrin'e, Sunaz'ı onlarla yollaması için yalvardılar. Ama Nesrin izin vermedi. Neden mi? Bizim Sunaz çok iştahlı bir çocuk, iştahlı doğdu ve iştahlı da yaşamına devam ediyor. Daha anne sütü emerken bile tombiş birşeydi. Geçen yaz annemlerle gittiği tatilden kilo alıp döndi. Bu kış ta Ankara'da babaannesine dört günlüğüne gittiğinde iki kilo alıp geldi. Çocukluğunda hep kilolarıyla savaş veren Nesrin'in en büyük kabuslarından birisi kendi çocuğunun da onunla bir gün aynı kaderi yaşamasıdır. Bundan dolayı Nesrin, Sunaz konusunda hep dikkat ediyor. Sunaz, az ve sağlıklı yesin diye, yuvasındaki menüyü okulun müdürüyle görüşerek bana değiştirtti. Anneanne ziyaretlerine ve doğumgünülerine sıkı yönetim geldi. Bir ara her gün Sunaz ve kilosundan bahseder olduk.

    Annemlerin Bodrum'a gittiği hafta eşim Murat ta Ağrı dağında zirve yapmaya gitti. İşten ayrılamayan Nesrin'le telefonda konuşurken 'Eğer Sunaz Bodrum'a seninle gider ve dönerse o zaman izin veririm. Sana yemek konusunda güveniyorum Didem. Annemler Sunaz'a kıyamıyorlar.' dedi. Ben de altı günlük yeğenimle bir seyahat için 'Olur, tabii ki de' dedim. Sunaz ve benim için bilet alındı ve annemlere sürpriz yapmak üzere yola çıktık. Sabah 8:00'deki uçağımıza Nesrin bizi bıraktı. Daha uçağa binmeden Sunazcık: 'Teyzeciğim, Bodrum'a varınca dondurma yeriz değil mi?' diye sordu. Ben de 'Bakarız Sunaz'cığım, daha şimdiden bunu konuşmaya gerek yok.' dedim. Uçağa bindik ve aynı soruyu hiç abartmıyorum belki 5-6 defa daha sordu. Bunun üzerine yanımızda oturan bayan Sunaz'ın aç olduğunu düşünerek ona çantasından çıkarıp bir sandviç vermek istedi. Sunaz aç olmadığından sandviçi istemedi. Ben de teşekkür ettim.

    Uçaktan indik, arabaya bindik ve yine aynı soru: 'Teyze, annem dedi ki bir tane çubuklu dondurma hakkım varmış, onu ben bugün yiyeceğim, tamam mı?' Bazen Nesrin beni gün ortasında arayıp ağlamaklı bir sesle: 'Didem, bu çocuk hep yemek düşünüyor, ben ne yapacağım?' dediğinde abarttığını düşünüyordum. Ama haklıymış. Sunaz yemekle ilgili soru sordukça ben de geçiştirmeye çalıştım. Sonra arabada uyuyakaldı.

    Annemlerin kaldığı yere varınca plajda yanlarına gidip sürpriz yaptık. Bizimkiler çok sevindi. Ben yukarı odaya eşyaları bırakıp gelmeye Sunaz anneannesine dondurmasını aldırtmıştı bileSmile Annem de hemen suçlanarak Embarassed: 'Annesi bu hafta için bir çubuklu dondurmaya izin vermiş, onu da şimdi aldık teyzesi.' dedi.

    Üç öğün açık büfe olan bir yerde tabii ki sürekli çocuğa 'Hayır' demek o kadar zor ki. Sabah kahvaltıya iniyoruz, Sunaz simit ve nutella yemek istiyor. 'Sunaz'cığım, daha sağlıklı birşeyler yesek' dediğimde, 'Olur teyze ama öğlen makarna yerim değil mi?' diye soruyor. 'Öğleni, öğlen gelince düşünürüz Sunaz'cığım' diyorum. Öğlen biraz makarna alıyor. Makarnası bitince, yüzüme masum bir şekilde bakıp 'Teyzeciğim, azıcık daha makarna alsam olur mu?' diye soruyor. Ayy Allahım içim gidiyor. Ne zor birşeymiş bu. Hani derler ya 'Bekara karı boşamak kolay' diye. Aynen o hesap, ben de kilolu çocukları olan ailelere: 'O zaman almayacaksınız, vermeyeceksiniz, yapmayacaksınız çocuğunuzun iyiliğini düşünüyorsanız' diyordum. Ama akıl ve kalp aynı işlemiyormuş, bunu öğrendim. Allahtan Sunaz çok söz dinleyen bir çocuk ve hiçbir şekilde tutturan bir çocuk değildi de işimi daha da zorlaştırmadı. Yumuşak bir şekilde 'Hayır'larımı dile getirdim. Sunaz'cığın aklını başka yönlere çekmeye çalıştım.

    Bir gün Nesrin'le telefonda konuşurken 'Bak kızına fazla yedirmiyorum. Hatta kilo bile verdi sanırım.' dediğimde, 'Ayy Didem, iyi sen kıyabiliyorsun, bazen ben kıyamıyorum ona.' dedi. Ahh o kadar zordu ki oysa, ama Nesrin'e söz verdiğim ve bana güvenerek gönderdiğini bildiğim için çok dikkat ettim. Ayriyetten hakikaten Sunaz'ın plajda karnı, bacakları daha 3-4 yaşından selülit kaplamış çocuklara benzemesini istemiyorum. Hatta dört yaşında bir çocuk vardı ki, durumu içler acısıydı. Resmini çaktırmadan çekmek istedim ama beceremedim. Yoksa yüzünü göstermeden o resmi buraya koymak istedim.

    Bir gece saat 23:00 civarında Sunaz çocuklarla çimde oynarken, her bireyini obez olarak nitelendireceğim derecede kilolu bir aile, çocuklarının yanına bir paket en büyük boy panço cips koydu. Sunazcık ta yazık, hem elini paketin içine sokup bir tane alıyor, hem de yan gözle ona bakıyor muyum acaba diye bana bakıyordu. Ayy, kıyamam ben ona. Ama kıymakCry zorunda kaldım. Gece olmuş 11 ve o yağlı sağlıksız cipsler. Arkadaşlarının yanında kesinlikle bir şey diyip Sunaz'ı utandırmayacağımdan ve onda kötü bir his bırakmak istemediğimden, beş dakika sonra yanıma çağırdım. 'Sunaz'cığım, anneannen ve benim çok uykumuz geldi, artık yatsak diyoruz.' dedim ve de odaya gittik. Akşam yatmadan önce Sunaz yine 'Teyze, yarın dondurma yesem olur mu'' diye sordu. Ben de bu kez 'peki olur, belki ben de yerim seninle Sunaz'cığım.' dedim. Sabah daha gözünü açar açmaz Sunaz'ın sorduğu ilk soru şu oldu: 'Teyze, sen bugün neli dondurma alacaksın?'!!!Cry O gün ben dondurma yemedim.

    Doğduğu günden beri yiyecek isimleriyle çağırılan Sunaz'ın bu tatildeki ismi de zeytindi. Güzel zeytin gibi gözlerinden dolayı çocuklar onu 'ZEYTİN'diye çağırıyorlardı.

    Hepimiz Sunaz'ın canı çekmesin diye hem az yedik, hem de normalde tailde yiyeceğimizden daha da sağlıklı yedik. Bu bir grup işidir. Hem siz çocuğun yanında sağlıksız şeyler tüketin, fazla yiyin, hem de çocuğunuzun az ve sağlıklı yemesini isteyin. Denklem böyle işlemiyor. Eğer çocuklarınız sağlıklı yesin istiyorsanız, ilk adımı sizler aile olarak atmak zorundasınız. Çocuklarınızın sizin aynalarınız olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Aynı zamanda Sunaz hareket etsin diye, bir ben bir annem sürekli onunla denize girdik durduk.

    Sunaz'a hiçbir şekilde kilosuyla ilgili en ufacık bir yorumda bulunmadım. Bazı şeyleri yemek istediğinde sadece onların çok sağlıksız olduğunu belirttim. Bizler bu yaşta 'Kilo alacaksın yeme' dendiğinde tepki verip daha çok yemek istiyoruz da çocuklar mı tepki vermeyecek. Bundan dolayı kilolu çocuklarınız varsa sizden ricam yanında kilolarından bahsetmemek ve 'kilo alırsın, yeme evladım' şeklinde söylemek yerine sağlıklarına zararlı olduğunu belirtmenizdir.

    Dikkatimi çeken en üzücü konu ise kilolu çocukları olan ailelerin bu konuda ne kadar duyarsız davrandıklarıydı. Gözlerime inanamadım dersem yalan olmaz. Hem kendileri çok yiyorlar, hem de çocuklarının tepelemesine tabaklarını doldurmalarına izin veriyorlardı. Görüntüden vazgeçtim ama bu çocuklar bir topun peşinde dahi koşturamıyorlar, nefes nefese kalıyorlardı. Allahım, büyük konuşmak istemiyorum ama bence anne-babalar, özellikle okul çağına gelmemiş çocukların kilolarından sorumludurlar. Eğer çocuğunuz iştahlıysa o zaman siz de Nesrin gibi çocuğunuzu spora yazdıracaksınız, yemekli ortamlardan uzak tutacaksınız ve evde abur cubur bulundurmayacaksınız. Kısacası çok dikkat edeceksiniz. Çocuğunuzun karşısında sağlıklı yiyeceksiniz. Ha diyebilirsiniz ki, kendini düşünmeyen insan çocuğunu nasıl düşünsün. O zaman da 'Niye çocuk yapıyorum?' ya da 'Niye çocuk yaptım?' sorusunu kendinize tekrar hatırlatmanızı isterim.

    Tatilimizin bir gününde, babaannesinde kalan 14 yaşındaki diğer yeğenim Yaren (Yaroşcuk) geldi. Akşam dışarıya yemeğe çıktık. Esasında yediklerine çok dikkat eden ve zayıf olan Yaroş, o gün Mc Donald's'ta yemek istedi. Ama o da Sunaz'ın durumunu bildiğinden ona kötü örnek olmak istemedi. Bizimle beraber ızgara köfte yedi. Hatta gün içinde aldığı dondurmasını da Sunaz'dan gizli yedi. Onunla sohbet ederken, çocukken tatlıya çok düşkün olan Yaroş, 'Teyze, iyi ki bana dikkat etmişsiniz ve o zamanlar çok yememişim, teşekkür ederim.' dedi. Yaroş'la da beş sene önce yelken okuluna gidip bir hafta beraber kalmıştık. Yeğenlerim diye söylemiyorum ama hangisiyle tatile gittiysem ve başbaşa kaldıysam beni hiç üzmediler ve her zaman sözümü dinlediler. Umarım ileride kendi çocuklarım da onlar gibi olurlar ve teyzelerini üzmezler.Smile

    Annem ve babam benden çekindiklerinden Sunaz'cığa bir şey alıp veremediler. Ama benden sonra kalması için o kadar ısrar ettiler ki, ben de Nesrin'e 'Ya, babam 75 yaşına geldi, annem de 62. Belki birkaç sene daha Sunaz, anneanne ve dedeliği yaşayacak, tadını çıkartsın.' dedim. O da 'Haklısın.' dedi. Sunaz benden sonra 10 gün daha kaldı. Sunaz'ın ben döndükten sonra ertesi günkü kahvaltısı ne mi olmuş? Dedesiyle gittiği kahvaltıda 'simit ve nutella' almış. Babamla o gün telefonda konuştuğumda: 'Çocuktur, hep hayır demek olmaz kızım.'diyerek kendini savunmaya geçti. Anneanne ve dedeler torunlara kıyamıyorlar. Ahhh, anne'ciğim ve baba'cığım, sizler zamanında bizlere çok kolay 'hayır' diyebiliyordunuz. Şimdi ne oldu sizlere böyle???Sealed

    Dönüşte Nesrin'e Sunaz'ın resimlerini gösterdim. 'Ben kızına iyi baktım ve böyle bıraktım. Gerisini bilmem.' dedim. Görevimi hakkıyla yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla içim çok rahat ve eminim ki seneye yaz Nesrin, Sunaz'ı benimle tatile gönderecektir. Ama Sunazcık benimle gelmek ister mi orasını bilemem!!!

  • Obez Çocuklarda Depresyon

    Çocukluk Çağındaki Obezite, İleriki Dönemdeki Depresyona Neden Olabilir Mi?

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), son verilerine göre Dünya’da yaklaşık 350 milyon insan depresyonla baş etmektedir. Yine aynı zamanda, kronik hastaların oluşmasına ‘depresyon’un sebep olduğunu belirtilmektedir.

    Küçük kilolu bir çocuk görürüz ve onun kilolu olması hoşumuza gider çünkü kilolu olması onun annesi tarafından çok iyi beslendiğini düşündürtür. Çoğu alışkanlığımızı çocukluk döneminde edindiğimiz gibi, beslenme alışkanlıklarımızıda hayatımızın ilk yıllarında ediyoruz. Peki bu öğrendiğimiz ama iyi ama kötü alışkanlıkların ileri dönemdeki hayatımızı etkileyeceğimizin farkında mıyız??

    Çocukluk çağındaki obezitenin ileri ki dönemde karşımıza depresyon olarak ortaya çıktığını savunan makaleler olduğunu söylersem ne düşünürsünüz!! Çalışma depresyon tanısı koymuş bireylere 5 ile 20 yaş arasındaki vücut ağırlıkları ve şekilleri sorulmuştur. Ve anlamlı bir şekilde çocukluk çağı ve ergenlik döneminde obez olan bireylerin ileri dönemde depresyona daha yatkın olduğu bulunmuştur.

    Kaynak:Sánchez-Villegas APimenta AMBeunza JJGuillen-Grima FToledo EMartinez-Gonzalez MAChildhood and young adult overweight/obesity and incidence of depression in the SUN project.Obesity (Silver Spring) 2010 Jul; 18(7):1443-8 

  • Oruç - Beden - Zihin - Ruh

    Ramazan denince akıllara hemen ilk olarak iftarda hazırlanan mükellef sofralar gelir. Peki bu sofralar ne kadar doğrudur? Orucun amacı nedir? Orucun amacı birçok kişiye göre değişebilir. Değişik dinlerde farklı şekillerde oruç tutma ritüelleri vardır ve uygulayan kişiler yaptıkları şeyin doğruluğuna sonuna kadar yürekten inanırlar. O zaman bir tanesi doğru diğeri yanlış demekte yanlış olacaktır.

    Bana göre oruç, sadece vücudun değil, zihin ve ruhun da dinlendiği bir arınma zamanı olmalıdır. Oysa bizler tam tersine tüm gün vücudu aç ve susuz bıraktığımız gibi sonrasında da ne görürsek saldırırız, sanki kıtlıktan çıkmış gibi. Şunun şurasında 24 saat bile aç kalmamışızdır. Vücudun dengesi tamamen bozulur, ve insanın üzerine bir ağırlık çöker. Oysa oruç tutmanın amaçlarından bir tanesi de sindirim sistemini dinlendirmektir. Fakat bizler ya ertesi gün aç kalacağımızdan korkarak gereğinden fazla yeriz ya da nasıl olsa bütün gün birşey yemedik, istediğimiz kadar yiyebiliriz moduna geçeriz. Neden her ne olursa olsun sonuç aynıdır: Gereğinden fazla yiyerek sisteme yüklenmektir. Bütün gün aç kalan sistem ertesi günde aynı şeyle karşılaşıp aç kalırım korkusuyla yenilen yemeğin birçoğunu depolamaya başlar.

    Yemekten ziyade vücudun susuz kalması en önemli konudur. Tüm gün susuz kalan vücut, akşam iftar saatinde de yeterince likit tüketemez. Çok fazla yedikten sonra sistem fazla likit istemez ve tüketiminde zorlanır. Bundan dolayı iftarı açar açmaz aç karnına içilen yarımla bir litre arasında içilen su çok faydalıdır. Hem vücudu dehidre olmaktan yani susuz kalmaktan kurtarır, hem de yemek öncesi bir tokluk hissi uyandırır. Havalar sıcakken vücutta su kaybı daha fazla görülmekte ve de hissedilmektedir. Akşam oturulurken sıvı birşeyler icmek çok önemlidir. Bu su olmak zorunda değildir. Bitki çayları, maden suyu, sebze veya doğal meyva suları da buna dahildir. Sahura kalktığınızda da muhakkak en az 2 bardak su içmeyi ihmal etmeyin.

    Gelelim yemek konusuna… İftarı çorbayla açmak idealdir, çünkü önden tokluk hissi verir. Benim tavsiyem masada ya sadece kahvaltılık bulunması veya da çorbanın arkasından bir tabak sebze yemeği ve yanında  et, tavuk veya balık yemeleridir. Pilav, makarna, patates ve türü gıdalardan uzak kalmakta fayda vardır çünkü bu tür yiyecekler kişiyi ilerleyen saatlerde daha çok acıktırır. Akşam da tatlı yerine bir tane meyva yemek vücudunuza verebileceğiniz en güzel hediyelerden bir tanesidir. BÜTÜN GÜN YEMEDİM DİYE AKŞAM ABARTMANIN HİÇBİR ANLAMI YOKTUR!!! Oruç tutarken önem vermeniz gereken en önemli şey likit tüketimidir.

    Sahurda protein ağırlıklı beslenmeyi gün içerisinde kendinizi daha tok hissetmeniz açısından tavsiye ederim. Bir veya iki tane haşlanmış yumurta çok idealdir. Sakın yumurtanıza tuz eklemeyin, sonra gün içinde çok susayabilirsiniz. Sahurda fazla ağır yiyip yatmak vücudumuza yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biridir, özellikle reflüsü olanlar için. Yattığınız zaman yer çekimi olmadığından yiyecekler aşağıya doğru hareket etmek yerine yukarı çıkmak isterler. Midedeki asit yukarı yemek borusuna kaçıp tahriş oluşturabilir. SAHURDA SADECE SU İÇİP YATMAK EN SAĞLIKLI OPSİYONDUR!!!

    Genelde oruç tutan kişi açlığını ve orucu öne sürerek asabi, sinirli, unutkan veya halsiz olduğunu söyler. Oysa kişi oruç tutarken aynı zamanda zihinsel ve ruhsal oruç ta tutmalıdır diye düşünüyorum. İçindeki negatif düşünceleri temizleyip etrafındakilere daha olumlu ve yardımsever davranmaya çalışmalıdır. Yani akıl ve ruh orucu da çok önemlidir. Böyle bir ay kendimizi aynı zamanda negatif düşüncelerden de arındırmaya çalıştığımız bir zaman olmalıdır. Sonuç olarak hem bedenimiz hem de zihnimiz toksinlerden kurtulmuş olur.

    EN BÜYÜK İRADE TÜM GÜN AÇ KALMAKTA DEĞİL, ÖNÜNÜZE KURULAN BİNBİR ÇEŞİT YEMEĞİN KARŞISINDA AZ YİYEBİLMEKTİR.

    Tertemiz bir ay geçirmenizi can-ı gönülden dilerim.

  • Pura Vida, Kosta Rika - 2003

    (Yoga ağırlıklı beden, ruh ve zihni arındırmaya yönelik program)

    İlk yatılı bir merkeze gidişim ablamla yapmış olduğum İspanyolca’da “Saf Hayat” anlamına gelen Pura Vida’dır. Kendisi o zamanlar yogaya çok gönül vermiş ve bir yoga dergisinde burayla ilgili yazı okumuştu. Amerika’da okurken bahar tatilimde benim ziyaretime gelecekti ve “Hadi hem tatil yapalım, hem de aktif olalım, Kosta Rika’da Pura Vida’ya gidelim” dedi. Ben de başıma gelecekleri bilmeden “Tamam” dedimSmile Çünkü günde 3 kez yoga olduğunu bilmiyordum! Bu merkezden sonra ablam yoga eğitmeni olmaya karar verdi.

    Yemekleri vejeteryan olan Pura Vida’da herşey inanılmaz lezzetliydi. Akşamüstü çayıyla birlikte günde 4 öğün yemek olan bu merkezde herkes açık büfeden istediği kadar yemek alabiliyordu. Her şey gayet sağlıklı olmasına rağmen, o sıralar hafif kilolu olmamdan dolayı porsiyonlarıma kendimce dikkat etmeye çalışıyordum. Günde 3 tane 90 dakikalık yoga dersleri dışında bir haftalık programın içinde bir günlük rafting, yağmur ormanlarında tırmanış ve yanardağlara geziler de vardı. Sürekli doğayla içiçeydik. Yoga derslerinin çoğu da temiz havada dışarıda oluyordu. Hatta derslerimizin bir tanesine ara sıra papağanımız da katılıyordu.

    Pura Vida, kafa dinlemek, şehir stresinden uzakta kalmak ve doğada spor yapmak için bir cennet, fakat kilo vermek için gidebilecek bir merkez kesinlikle değildir. Eğer dikkat ederseniz verirsiniz ama tamamiyle yoga ve doğadaki aktiviteler üzerine kurulmuş, sağlıklı vejeteryan yiyecekler sunan fakat kalori ve ne kadar yediğinizin hesabını tutmayan bir yerdir.

  • Ramazan'da Beslenme ve Anne-Bebek Beslenmesi

    Beykent TV'de Işılay Gedik ile Biz Bize Programında Ramazan'da oruç tutarken nasıl bir beslenme programı izlenilmeli ve Anne-Bebek beslenmesi üzerine söyleşi yapıldı.

  • RUNtalya`da Yürüdüm

    Eşim Murat, onunla tanıştığımdan beri hep koşar durur, hem sahilde koşar, hem de iş hayatında LaughingBitmez tükenmez bir enerjisi vardır. Bundan iki ay önce bana 'Ben RUNtalya'ya katılıp 10 km koşacağım.' dediğinde, ben de 'Peki, sana iyi koşmalar, hayatta başarılar.' dedim. Sonra 'Bari ben de seninle geleyim, koşmasam bile seninle vakit geçiririm, değişiklik olur.' dedim. Koşmayı sevmeyen ama aksine tempolu yürümekten keyif alan ben 'Peki, 10km'yi koşmak yerine yürüsem olmaz mı?' diye sordum. O da 'Yörük'e soralım.' dedi. Yörük te nereden çıktı diyeceksiniz şimdi. Meğer bu koşuyu 'Adım Adım' adlı bir organizasyon ayarlıyormuş. Mottoları da şöyle: 'Eğer sen de düzenli egzersiz yapıyorsan ya da yapmak istiyorsan, sadece bunu yaparken aynı zamanda bir birey olarak sosyal sorumluluk projelerine destek vermek ve kendinden daha az şanslı olanlara sivil toplum kuruluşları aracılığı ile yardımcı olmak istiyorsan Harekete Geç!' Yörük te Murat'ın çocukluk arakadaşı olup aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarından olan Toplum Gönüllüleri Vakfının da (TOG) başında bulunuyor. Yörük: 'Tabii ki de koşmak zorunda değilsin, yürüyebilirsin de Didem, amaç yardımda bulunmak.' dedi. (Resimler yazının sonunda yer alıyor)

    Hangi amaç için koşulduğunu öğrenince içim sadece oraya kuru kuru gidip yürüyüp dönmek istemedi. Annem ve babamın her daim öğütleri şöyle olmuştur: 'Bir işi yapacaksanız hakkıyla tam olarak yapın.' Hele babam her zaman ama her zaman siz duymaktan sıkılana kadar şöyle der: 'Yarım işi hiç sevmem.' Damarlarımın içine işleyen bu öğretiden sonra gel de bu yürüyüşe hiç bağış toplamadan elini kolunu sallayarak git. Gel de bu kadar insan bir amaç için koşarken, yürürken sen sadece keyfini düşün. Olacak iş değil. Bir gün oturdum bilgisayarımın başına ve tüm gün herkese kişisel e-mail yazdım: Murat ve benim neden RUNtalya'ya katıldığımıza ve TOG için bağış topladığımızı ve bu bağışların nereye gideceğine dair.

    6 Mart 2011 sabahı koşu günü Antalya'da inanılmaz bir yağmur başladı. Ama yağmura rağmen herkesin içindeki coşkuyu görmek o kadar güzeldi ki. 10 km'yi Murat bir saatte koşarak, ben de 1.5 saatte yürüyerek bitirdik. Bitişe geldiğimde, insanlara vermiş olduğum sözü yerine getirmiş olmanın verdiği hafifliği ve de bir çok gencin hayatında güzel değişiklikler yaratmak için vesile olduğumuzu içimde, damarlarımda hissettim. Bugün 20, 30, 40... km yürüyeceksin ve 50 gencin hayatına güzellikler katacaksın deseler, inanın hiç durmadan gece gündüz yürürüm.

    Murat ile birlikte aşağı yukarı 15.000TL topladık. Bu yazımı okuyan ve bizlere dolayısıyla gençlere destek veren herkese bir kez daha çok teşekkür ederim. Aynı zamanda eşim Murat'a da böyle bir güzelliğe vesile olduğu için gönülden teşekkür ediyorum.

    'Başarı, tüm ulusun azim ve inancıyla çabasını birleştirmesi sonucu kazanılabilir.' ATATÜRK

    Neler Öğrendim:

    1. Birilerine yardımım dokunacağını bildiğim zaman o spordan çok daha fazla keyif aldığımı.

    2. Bugüne kadar kimseden özellikle para konusunda yardım istemeyen birisi olarak para istemenin ne kadar zor olduğunu ve bundan dolayı insanların bağış toplarken neler hissedebileceğini.

    3. Kimilerinin 'Aaa tabii kesinlikle bağışta bulunuruz ve de çok mutlu oluruz' deyip sonrasında onlardan hiçbir bağış gelmediğini ve bundan dolayı hemen her yazılana ve söylenene inanmayıp heveslenmemem gerektiğini.

    4. Bazen egomun öne çıkıp 'Biz ama herkesten daha çok bağış toplayabiliriz' diyen sesi susturmam gerektiğini.

    5. Hiç beklemediğim insanların bizleri ve gençleri desteklediğinde ne kadar şaşırdığımı ve hoşuma gittiğini.

    6. Belki de insanların sadece kilo vermek için değil yardım amaçlı yürüyüşler düzenlemeleri gerektiğini ve bunun için de bir adım atılabileceğini. Hatta arkadaşlarla yemek için değil yürüyüş için buluşulmasının çok hoş olacağını. Güzel sohbetlerin sadece masa etrafında değil, yürüyüş esnasında yapılabileceğini.

    7. Kimilerinin bu koşunun yardım için olduğunu tamamen unutup sadece derece yapmak için oraya geldiklerini ve egolarıyla hareket ettiklerini gördüğümü ama yine de onları yargılamamam gerektiğini.

    8. Maratonda 21km ve 42 km koşuları da vardı. Uzun maratonlarda BESLENME konusunda bilinçli bir çok sporcunun yanı sıra bir o kadar da bilinçsiz olup vücuduna yarardan çok zarar veren insanların bu konuda yardım almaları ve kendilerini geliştirmeleri gerektiği. Beslenme ve spor el ele gitmeli, YARIM İŞİ HİÇ SEVMEMSealed 

  • Sağlıklı Balık Tercihleri

    Türkiye'deki Balıklar ve AĞIR METAL 


    Denizlerin, göllerin, akarsuların kirletilmesiyle ağır metal birikmeleri tüm deniz canlılarında görülmektedir. Sularımızı boyalar, petrol atıkları, endüstriyel ve tarım atıklarıyla oldukça zehirli hale dönüştürmekteyiz.
    Ağır metaller hayvanların özellikle iç organlarında birikmektedir. Bu yüzdendir ki balıkların iç organları iyice temizlenmelidir ve asla temizlenmeden yenmemelidir. Çünkü hayvanlarda olan bu ağır metal birikimi, tüketildiğinde insana da geçmektedir.

    Balık yüksek ve kaliteli protein içeriği ve vitamin ve mineral içeriği bakımından oldukça zengin bir besin türüdür. Haftada en az 2 gün tüketilmesi gerekmektedir. Başlıca kalp ve damar hastalıkları ve daha bir sürü hastalıkta koruyucu etkisi bulunmaktadır.

    Türkiye'nin 3 tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen kişi başına düşen balık tüketimi oldukça sınırlıdır. Fakat yapılan çalışmalar balık tüketiminin arttığını göstermektedir. 2004 yılında kişi başına düşen balık tüketimi 5 kg/yıl iken, 2012 yılında kişi başına düşen balık tüketimi 9kg/yıl olarak belirtilmiştir.
    Dünya Sağlık Örgütüne göre ise kişi başına düşen balık tüketimi en az 12 kg/ yıl olmalıdır.

    Türkiyedeki deniz, nehir ve gölde yetişen balıkların Aliminyum, Boron, Baryum,Krom, Manganez, Nikel, Stronyum, Çinko içerikleri kıyaslanmıştır.
    Aliminyum, boron, baryum ve nikel toksik etkileri bulunan metallerdir.
    Çalışma sonucu Sakarya çevresindeki gölleri ve karadenizi incelemiştir ve hayati bir ağır metal birikmesinin olmadığını bildirmiştir.

    Tatlı su balıklarından olan turna, sazan, yeşil sazan gibi balıkların ağır metal içerikleri yüksek olmasından kaynaklı olarak önerilmemektedir.

     

    • Uskumru çinko içeriği açısında en zenginidir ve bu özelliğiyle balık tercihinde başı çeken besinler arasında yer almaktadır.
      Palamut, uskumru, hamsi lüfer, deniz levreği, deniz çipurası, uskumru gibi küçük balıklar omega 3 içeriklerinin fazla olması tüketilecek balıklar içinde yer almasını sağlamaktadır.
    • Balıkların tüketilmesini uygun kılan özellerinde başında denizde yetişmeleri önemli bir yer tutmaktadır, çiftlik balıkları gibi özel yemle beslenen balıklar tercih edilirken bir kere daha düşünülmelidir.
    • Balık tüketiminde balık çeşidi kadar, pişirme yönteminin de önemli yer tuttuğu unutulmamalıdır. Kızartma yerine, haşlama, buğulama ya da fırın gibi yöntemler tercih edilmelidir.


      KAYNAK: Küpeli T, Altundağ H, İmamoğlu M; Assesment of trace element levels in muscle tissues of fish species collected from river, stream, lake and sea in Sakarya, Turkey. ScientificWorldJournal 2014.:496107.
  • Sağlıklı Diyet Nedir?

    Pazartesi başlamadığımız diyettir. Zihnimizde yarattığımız tüm yasakları ortadan kaldırıp, acıktığımızda ruhumuzun ve vücudumuzun isteklerine göre seçimler yapıp, doyana kadar hissederek yemektir. Ruhsal ve fiziksel sağlığımızın tartıdaki sayıdan çok daha önemli olduğunun farkına vararak yemek seçimlerimizi yapmaktır. Sadece fiziksel diyet değil, zihinsel ve ruhsal diyet te uygulayıp bize kendimizi kötü hissettiren kişileri de hayatımızdan uzak tutarak diyet uygulamaktır. Sağlıklı diyet beden-ruh-zihin üçlüsünü hep bir arada tutmaktır.

    Gelin bunu nasıl başaracağınızı sitede birlikte yolculuk yaparken keşfedelim. Yolculuğunuza başlamadan önce ufak ama önemli bir not smile Websitemi A'dan Z'ye bugünlere taşıyan yaşam koçu dostum Hakan Arabacıoğlu ve site için resimleri çeken daha lise 2. sınıf öğrencisi olan bugünün ve ilerinin yaratıcı fotoğrafçısı Ekin İlkbağ'a çok teşekkür ediyorum. 

    Uzman Diyetisyen Didem Kanca Üstay MS,RD

     

    Çıktığım tatillerden ve farklı ülkelerdeki konferanslardan izlenimlerim.

    Devamını oku
     

    Sağlıklı beslenme ile ilgili merak ettikleriniz...

    Devamını oku
     

    Ziyaret ettiğim tüm zayıflama ve detoks merkezlerindeki tecrübelerim.

    Devamını oku
     

    Çok yiyip pişmanlık duyanların paylaşımları burada...

    Devamını oku
     

    80`li kilolardan 50 kiloya olan yolculuğum...

    Devamını oku
     

    Televizyonda yer aldığım programlardan bazı bölümler...

    Devamını oku
     

    Sizin için hazırladığım sağlıklı diyet menüleri...

    Devamını oku
     

    Sizin için önerdiğim çeşitli sebze meyve suları tarifleri...

    Devamını oku
     

    Benimle birlikte süpermarkette bir saat geçirmek ister misiniz?

    Devamını oku
     

    Sayasa`ya gelenlerin başarı hikayeleri burada...

    Devamını oku
     

    Sayasa'ya gelenlerin beklerken okudukları renkli defterimden...

    Devamını oku
  • Sağlıklı Yemek = Diyet Yemek???

    Geçenlerde Divan için özel bir menü hazırlayan usta şef Mark Decker ile birlikte öğlen yemeği için buluştum. Kendisi aynı zamanda Ali Koç'a da sağlıklı yemek konusunda özel danışmanlık yapıyormuş. Türkiye'ye yerleşmeden önce Almanya'daki meşhur Buchinger adlı klinikte çalışan Mark burada karşılaştığı bazı zorluklardan bahsetti.

    Bu zorluklardan bahsetmeden önce öğlen yemiş olduğum inanılmaz lezzetli RAVİOLİ'den bahsetmek istiyorum. Kepekli undan hazırlanmış raviolinin içinde bulunan zeytinyağından peynirine kadar hepsi organik ve doğaldı. Tabii içinde hiç katkı maddesi bulunmayan bu yemeği yedikten sonra insan kendisini inanılmaz tok hissediyor. Ben her ne kadar ravioli'den sonra tatlıların tadına bakmak istediysem de raviolinin ağzımda ve midemde bırakmış olduğu güzel hissi bozmak istemedim çünkü aynı zamanda gayet güzel doymuştum da...

    İşte burada değinmek istediğim nokta şu: yediğim ravioli hiçbir şekilde düşük kalorili değildi ama içerdiği yoğun besin değerinden dolayı tüm hücrelerim doymuştu. Öğlen yediğim bu yemekten sonra tüm gün bir daha hiçbirşey yemek istemedim. Burada şunu görüyoruz: İnsanlar düşük kalorili yiyecekler tüketirlerse daha iyi olacağını düşünüyorlar ama çoğu zaman düşük kalorili gıdalarda adam gibi besin değeri olmuyor. Bu sefer de vücut sürekli sizlerde yeme isteği uyandırıyor. Ya da yüksek kalorili ama yine besin değeri düşük gıdalar tüketiyor olabilirsiniz. Örnek: patates kızartması, beyaz undan yapılmış makarna vs yediniz.. Tamam o an için doydunuz ama 2 saat sonra tekrar hemen acıkıyorsunuz sanki hiçbirşey yememiş gibi. İşte bunun da nedeni hücreleriniz hiçbir zaman doymamıştı ve doymak için ihtiyacı olduğu vitamin ve mineralleri aramaya devam ediyor. Gün içinde diyelim bir dilim pasta 1500 kalorilik pasta yediniz. Muhakkak acıkırsınız ve gün içinde başka şeyler yersiniz. Ama bunun yerine 600 kalorilik taze sıkılmış sebze suyu içtiniz. Sizi ertesi güne kadar rahat rahat götürür ve hiç acıkmama şansınız yediğiniz pastaya oranla inanılmaz yüksektir... Hücrelerinizi doyurdunuz, onlar artık rahata erdiler ve bundan dolayı sizi rahatsız etmeyeceklerdir. Organik ve doğal gıdalarda katkı maddeleri olmadığından dolayı hücreleriniz daha rahat doyacaktır. Oysa yediğiniz bir hamburgerde et sizin önünüze gelene ne gibi değişimler yaşıyor biliyor musunuz? İneklere büyüme hormonu ve başka hormonlar veriliyor ki hayvanlar bir an önce büyüsünler ve etleri gelişsin. Hareket alanlarını kısıtlıyorlar ki çok hareket edip yediklerini yakmasınlar. Siz kendinizi düşünün, hiç kıpırdamadan, kaslarınızı çalıştırmadan, oturduğunuz yerde durmadan yemek yiyorsunuz ve hormon alıyorsunuz. Sizce ne kadar sağlıklı olabilirsiniz?

    Mark'ın yapmış olduğu yemekler düşük kalorili olmayabilirler, tabii aralarında düşük kalorili olanlar da vardır. Ama önemli olan sağlıklı yemenizdir. Sağlıklı yediğiniz zaman otomatikman az yersiniz. Bundan dolayı sağlıklı yemek eşittir diyet yemek kesinlikle değildir. Ben sizin diyet yemenizden ziyade her zaman sağlıklı yemenizden yanayım. Geçen öğlen ravioli yediğimde hem RUHUM doydu, hem de vücudum.

    Mark ile 1.5 saate sıkıştırmaya çalıştığımız hem yemek hem sohbet esnasında bana şunu söyledi: 'Didem, Türkler yemek konusunda daha tutucular ve değişik lezzetleri tatmakta zorlanıyorlar.' İnanılmaz güzel hazırlamış olduğu menü yakında Divan menüsünden kalkacakmış çünkü çok talep yokmuş. Tabii bizim insanımız alışmış olduğu schnitzel, hamburger, pide ve lahmacununun dışında başka lezzetleri denemeye korktuğundan bu güzelim özenle hazırlanılmış sağlıklı menü raflara kaldırılmak üzere. Sizden ricam, lütfen yeniliklere, yeni lezzetlere açık olun, çocuklarınızı da bu yeniliklere alıştırın. Bugün cafelere gittiğimizde hep fiks menüler görüyoruz: pizza, makarna, hamburger, dürüm ve salatalar.... Bunların çoğu bizi doyurmuyor, hepsi boş kaloriler ve biz hızla kilo almaya devam ediyoruz. 

     

  • Sardalya mı Somon mu?

    Son zamanlarda hep bana aynı soru yöneltiliyor: “Peki çiftlik balıklarını yemeyeceksek ne yiyeceğiz?” Yerden göğe kadar haklısınız! Artık herkesin kafası bu konuyla ilgili karışmış durumda. 

    Ben de zaman buldukça sizlerle çiftlik balığı olmayan deniz balıklarıyla ilgili kısa bilgiler paylaşmaya çalışacağım. İlk masum balığımız “SARDALYA” çiftlikte yetişmeyen sezonunda tüketebileceğiniz balıklardan bir tanesidir. Hem deniz hem de çiftlik balıklarına göre daha az ağır metaller içermektedir. Esasında çok hızlı üreyen sardalyalar maalesef denetimsiz balık avlanması yüzündenesillerinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bundan dolayı dünyanın birçok yerinde sardalyanın dönem dönem avlanması yasaklanmıştır. 

    Sardalyanın hem derisini hem de kılçıklarını yiyebilirsiniz. Genelde balıkların derilerinde tüm toksinler ve ağır metaller biriktiğinden derisiyle yenilmemesi tavsiye edilir ama sardalya bu anlamda diğer balıklara göre daha masumdur. Sardayla hem ufak oluşundan hem de çoğunlukla vejeteryan olup, denizdeki otları (yosunları ) yediğinden toksik birikimler diğer balıklara göre çok daha azdır. Yumuşak ve yenilebilir kılçıklarından da faydalanıp daha fazla kalsiyum alabilirsiniz. 

    Sardalyanın besin değeri de çok yüksektir.  İyi bir protein ve D vitamini kaynağı olmasının yanı sıra Omega-3 içeriği açısından da zengindir. Yani sürekli Omega-3 içeriğinden dolayı pompalanan çiftlik somonunu yemek zorunda değilsiniz!

    100 gram sardalyada 20 gram protein vardır. Peki 20 gram neyi ifade ediyor? Normalde bir yetişkinin ortalama protein ihtiyacı kilosu çarpı 0.8’dir. Yani 70 kilo birisiyseniz 70 x 0.8 = 56 gram proteine ihtiyacınız vardır. Tabii bu rakam hastalıklara, yaşınıza, yaptığınız spora ve diğer koşullara göre artabilir de azalabilir de. Yani 100 gram sardalyadan günlük protein ihtiyacınızın üçte birini ya da daha fazlasını sağlıklı bir şekilde karşılama şansınız çok yüksek. Kim demiş kansere yol açan protein tozlarından almak iyidir diye?! Eğer o yapay protein tozlarından kullanıyorsanız hemen, hemen, hemen bırakın derim. 

    Peki 100 gram sardalya kaç adet sardalya eder? Benim en sinir olduğum şey gramla bir şeylerin besin değerini vermek çünkü ben nereden bileyim 100 gram sardalya kaç adettir?!  Bu yazıyı yazarken hemen sağ kolum olan diyetisyen Pınar Doğan’ı aradım. O da bana “O zaman iş çıkışı balıkçıya gidip bakayım Hocam” dedi ve baktı da...! Büyük boy 30 gram iken küçük boy 20 gram imiş. Yani ortalama 25 gram dersek 4 adet sardalya eder. 100 gram sardalya merak edenler için 134 kalori. Kalori olarak da düşük.

    Sardalya aynı zamanda potasyum, fosfor, magnezyum,  selenyum, iyot ve B12 vitamini açısından da hatırı sayılır şekilde zengindir. Ehh bu kadar övmeye artık sardalya yemek ve çocuklara yedirmek şart oldu sanırım! Aman aman şaka yapıyorum! Ben hiçbir gıdanın reklamını yapmıyorum ve her zaman aynı şeyi savunuyorum; bir gıda diğerinden üstün değildir. Herşeyi kararında yemek en güzelidir. Bu deniz balıklarına sadece bir tane örnekti. Devamı da gelecek inşallah!

    Çiftlik ve deniz balıklarıyla ilgili daha detaylı bilgileri “Yarın Diyete Başlıyorum” adlı kitabımda bulabilirsiniz. 

    DİKKAT: Sardalya alerjisi olanlar kesinlikle tüketmesinler. Ufak çocuklarınıza verirken yine de kılçığını ayıklamakta fayda var. Riske girmenin anlamı yok.  Büyüdükleri zaman isterlerse benim gibi kılçıklarıyla yerler.

    Herkese sağlıklı, bol enerjili güzel günler diliyorum.

  • Sayasa Bar (20 Kişilik)

         

    İçindekiler

    60 gram tereyağı
    70 gram süzme bal
    75 gram esmer şeker
    85 gram ceviz (irice kıyılmış)
    85 gram siyah kuru üzüm
    85 gram kurutulmuş doğranmış elma
    85 gram kurutulmuş doğranmış kayısı
    85 gram kabak çekirdeği içi
    50 gram badem (bıçakla kıyılmış)
    50 gram susam                                                                                                                          

    Not: Kurutulmuş kavun, mango, ananas, vs gibi başka meyveler de kullanılabilir. 

    Yapılışı:

    170-190 derecede fırını önceden ısıtın. 20 cm'lik biraz derince kare bir fırın kabını fırın kağıdıyla yağlayın. Yağı bir sos kabında eritin. Daha sonra balı içine katıp karıştırın. Bal kaynatılırsa toksin üretebileceğinden kaynatılmaması önemle rica olunur. Şekeri ilave edip hepsini karıştırın. 5 dakika kadar ağır ateşte şeker erinceye kadar sürekli karıştırarak pişirin. 1-2 dakika karamel sosu kıvamına gelinceye kadar karıştırarak kaynatın.

    Malzemeleri (kuru meyve ve çerezleri) bu sosun içine koyup karıştırın.   

     

     

  • SAYASA Üyemizin Hissettikleri

    SAYASA ekibi ile tanışalı sadece 2 ay olmasına rağmen, Didem Hanım sayesinde 8 kilo, pilates hocam sayesinde de 2 beden inceldim. Onlara sonsuz teşekkür ediyorum, bana tekrar kendime olan güvenimi kazandırdılar. Her dersten önce güler yüzle ve sevgiyle karşılandığım bu merkezde kendimi gerçekten çoook iyi hissediyorum. MERCI BEAUCOUP!!!

  • Sedef Hastalığı ve Diyet

    Geçtiğimiz senelerden bugüne kadar yapılmış 228 araştırmanın sonucunda ortaya çıkanlar özetle:

    1. Kilolu kişilerin düşük-kalorili diyet uyguladıklarında sedef hastalıklarında iyileşme görüldüğü saptanmıştır.

    2. Glütensiz bir diyet programı izleyen bazı kişilerde sedef hastalığının hafiflediği tespit edilmiş, kimilerinde hiçbir etki görülmemiş ve çok az bir kitlede inanılmaz bir gelişme görülmüş. 

    3. Yukarıdaki diyet programlarının dışında diğer yapılan çalışmalarda bir fark görülmemiş. 

    *Bilgiler Beslenme ve Diyetetik Akademisi Klinik Dergisinin Mart 2014 sayılı basımından alınmıştır. 

  • Şeker Bayramı'nda ve Tatillerde Nasıl Beslenmeli?

    Beykent TV'de Işılay Gedik ile 30 günlük oruçtan sonra Şeker Bayramı'nda nelere dikkat edilmeli ve tatildeki yemek tuzakları nelerdir hakkında keyifli bir sohbet edildi

  • Sıcak ve Soğuk İçeceklerin Kalorileri

    Bazen sadece masum bir kahve içtiğimizi düşünerek 300 kalori aldığımızın farkına varmayabiliriz. Bu videoda masum zannettiğimiz bazı içeceklerin hiç te masum olmadıklarını gelin birlikte keşfedelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=mwvHhfxZuOw

  • Spirulina mı dediniz?

    Son senelerde hep popüler yiyecekler karşımıza çıkıyor; chia tohumlarıyla zayıflayın, spirulina ile protein ihtiyacınızı karşılayın vs gibi. Hatta ben veganlığın bile zaman zaman sırf bu yiyecekleri satmak için  pompalandığına inananlardanım.  Genelde hem protein hem de antioksidan olarak yüksek olduğu iddia edilen spirulina ve benzeri takviyelerin New England Journal of Medicine klinik dergisinde 4.5 sene boyunca 10,000’den fazla kişiyi takip etmeleri sonucunda hiçbir etkisi olmadığı gözlemlenmiş. 

    Mesela havuçtaki beta-karoten piştiği zaman daha etkili olabilirken domatesin içindeki likopen de benzer şekilde piştiğinde ya da zeytinyağı ile birlikte yenildiğinde daha fazla etki gösterebiliyor. Yani doğadaki bir şeyi ham haliyle almak her zaman da çok iyidir diyemeyiz. Kaldı ki tablet haline getirilen bir gıda ister istemez bir işlemden geçirilmiş oluyor, ne kadar yüzde yüz doğal denilse de! Şöyle düşünün bir tablet en az 3 ay kullanılabiliyor oysa dalından kopardığınız bir domates ancak 3 gün dayanabilir. 

    Spirulina ayriyetten yetiştirme çiftliklerinde de özel olarak üretilmektedir ki ben her türlü yetiştirme çiftliklerine karşıyım. Doğal olarak varsa ne güzel ama doğanın tersine hareket ediyorsak o zaman bu işte bir yanlış var diye düşünüyorum. Zaten bugün çiftlik balıklarının ve diğer çiftlik gıdalarının ne kadar zararlı olduklarıyla ilgili birçok klinik çalışma da bulunmaktadır. 

    Bu yazıyı yazarken kendi kendime dedim ki “Didem, sen bazen belki önyargıyla bu tarz takviyelere bakıyorsun. Öğrencin diyetisyen Pınar Doğan’a da araştırma konusu olarak ver, bakalım o neler bulacaktı?!” 

     

    Pınar’ın kaleminden;

    “Evet bir ‘süper besin’ diye adlandırılan spirulina ve karşımıza çıkan gerçekler. Spirulina mavi yeşil algae (yosun) ailesine ait denizlerimizin süpürgeleri diye adlandırılan canlılardır. Bu özelliklerinden dolayı denizlerimizin tüm ağır metallerini üzerlerinde barındırırlar. Yapılan çalışmalarda spirulina’nın denizlerdeki cadmiyum (denizlerde bulunan en tehlikeli ağır metallerden biri) adı verilen ağır metali temizleme de en çok başarılı olduğu görülmüş. Bu temizlik gücü sayesinde de içeriside toksik (zehirli) maddeler bulundurabilme olasılığı yüksektir. Bu yüzden nereden, nasıl elde edildiği, ne şartlarda yetiştiği çok önemlidir. Spirulina’nın yetiştirme çiftliklerinde de yetiştirildiği bilinmekte ama bununla ilgili de kısıtlı bilgiye sahip olduğumuz ve yaşam şartlarını bilmediğimiz için daha çok araştırılması gerektiği konusu göz önünde durulmalıdır.

    Spirulina protein, vitamin, mineral içerikleri açısından zenginliği ile öne çıkmaktadır. Özellikle de yüksek protein içeriğinden bahsedilmektedir. Eczanelerden yaptığım araştırmaya göre, eczanelerin büyük bir kısmında tek bir marka spirulina bulunmaktadır. Günde 4 tablet alınması önerilen bu gıda takviyesi ile günde 2 gram protein almış oluyoruz. Şimdi kabaca bir hesaplama yapacak olursak;  %90 yağsız et, %10 yağ içeren 30 gram etten yapılan 1 adet köfte 7.5 gram protein içermektedir.  Peki sizce 1 köftenin sahip olduğu proteine ulaşmak için kaç tane spirulina tableti tüketilmelidir?? Yaklaşık 15 tablet ediyor! Yorum ve karar sizin. 

    Aynı zamanda yapılan bazı çalışmalarda paketleme ve kapsülleme işlemleri sırasında vitamin ve mineral kayıpları olduğu da görülmektedir.

    ‘Bu ilaç değil ki, sadece besin takviyesi ,tüketilse ne olur ki?’ diye düşünebilirsiniz kimi zaman fakat bu doğru bir yaklaşım değildir. Lupus, romatoid artrit, multiple skleroz (MS) gibi bağışıklık sisteminin baskılandığı hastalıklarda, bireylerin kullanımı uygun değildir ve kullanıldığı takdirde olumsuz etkiler görülmektedir. Ayrıca fenilketonüri hastalarının da kesinlikle uzak durması gerekmektedir.

    Bu tabletlerle aynı zamanda karaciğerinizi de yorduğunuzu bilin çünkü her türlü ilaç ve takviye metabolizması karaciğerden geçiyor. Yani 3-5 gr protein alacağım diye kendinizi ve karaciğerinizi heba etmenin de bir anlamı yoktur!

     

    Yapılan bir çok çalışma Spirulina’nın sağlık üzerindeki olumlu etkilerinin kanıt düzeyinde olmadığının ve daha çok araştırılmaya ihtiyacı olduğu üzerinde durmaktadır.”

    Demek ki sadece benim değil Pınarcığımın da araştırmalarının sonucunda spirulina bahsettikleri gibi “Süper besin” değilmiş. Lütfen paranız cebinizde kalsın ve siz doğal sebze ve meyve tüketiminize devam edin. Bu tarz takviyeler hem sağlığınıza hem de paranıza dokunacaktır, benden söylemesi ☺ 

     

  • Sporcu Beslenmesi Son Çalışmalar

    Sporcu beslenmesine yapılan son araştırmalar:

    1. Günde 2 defa spor yapanlarda ikinci spor esnasında kafein tükettiklerinde performansın arttığı gözlemlenmiştir. 

    2. Astaxanthin kullanan sporcularda, denek hayvanlarında görüldüğü gibi daha fazla yağ yakımı ve daha uzun sürede yorulma etkileri gözlemlenmemiştir. 

    3. Maraton koşucuları eğer haftada 200-250 km koşuyorlarsa arada pancar kökü suyu ve kafeinden faydalanmalılar çünkü uzun soluklu koşularda ikisinin de çok etkili olduğu gözlemlenmiş.

    4. Maraton koşucuları vücutlarının ne kadar su kaybettiğini iyi takip etmeliler, böylelikle ne kadar sıvı tüketmeleri gerektiklerini çok daha iyi bilirler. Sıvı kaybı kişiden kişiye çok fazla değişkenlik gösterdiğinden belli bir rakam vermek doğru olmayabilir. 

    5. Yüksek dozda antioksidan tüketiminin sporcu performansını artırdığı konusunda yapılan çalışmalar hala birbirleriyle çelişmektedir.

    6. Pancar kökü suyu içildiğinde içerdiği nitrattan dolayı spor esnasında gerekli olan oksijen ihtiyacını azalmaktadır. Tüketildiğinde atletlerin performanslarında %1.5 gibi bir artış gözlemlenmiştir. 

    7. Eğer spor süresi 2.5 saatten fazla ise atletler kesinlikle her saat için 90 gram karbonhidrat tüketmelilerdir.

    8. Rezistans/direnç sporlarında, spordan hemen sonra tüketilen 25 gram protein kasların büyümesine çok yardımcı olacaktır. (Aşağı yukarı 80 kg olan bir sporcu için bu rakam geçerlidir)

  • Urfa-Mardin`de Kiloya Dikkat Etmek Mümkün mü?

    Bana gelen danışanlarımın bazıları, doğu ve güneydoğu Anadolu'ya iş veya gezi için gittiklerinde (özellikle Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin) yediklerine dikkat etmekte zorlandıklarını söylerlerdi. Tabii, hani atalarımız boş yere dememişler: 'Bekara karı boşamak kolay' diye Aynı hesap, ben de 'sadece kebap yiyin, diğer mezelere dokunmayın' diye tavsiyelerde bulunuyordum. Meğer ne boş tavsiyelermiş bunlar. Oralara gidince, öyle nazik nazik 'Yok, ben sadece kebap yiyeceğim' demekle olmuyormuş. Önünüze bir ordu nefis gözüken ve kokuları da bir o kadar harika olan yemekler konulunca, insanın nefsine hakim olması da bir o kadar zorlaşıyormuş. Ben de bunu Ekim 2010'da eşim ve büyük bir arkadaş grubuyla Mardin-Urfa gezisine gittiğimde anladım.

    Dört günlük seyahatimiz boyunca görsel ve tarih açısından gözlerimiz ve bilgi dağarcığımızın doyduğundan daha dazla sanırım midelerimiz doyduSmile

    Seyahate çıkmadan önce herkes bana 'Aman Didem, oralarda yemekler çok güzel oluyor, gitmeden birkaç kilo ver, öyle git, nasıl olsa oralarda yiyeceksiniz' dedi. Normalde yerken 'az yedim, çok yedim' diye düşünmeyen ben, tatile gitmeden önce daha çok yemek düşünmeye başladım. Şimdi ben size sakın 'şu anda sakın kırmızı bir kalp düşünmeyin' dedim. Eminim bir çoğunuz kırmızı kalp düşündü. Bundan dolayı bırakın daha az yemeyi, daha çok yemek istedim seyahate gitmeden önce. Bunu yazmamın sebebi, lütfen yemek ile ilgili üzerinize baskılar koymayın ters tepebilir. Akışta kalın sadece... 

    Dönelim seyahatimize: Perşembe sabahı Şanlıurfa'ya uçtuk. Fırat nehri üzerinde küçük bir tekne gezintisi sonrasında Duba restaurant'ta öğlen yemeği için oturduk. O ne masa öyle!!! Allahtan acıyla arama iyi olmadığından bir çok mezeye dokunma fırsatım olmadı. Tabii ki bu kadar mezenin yanı sıra bir de Urfa kebabı geldi. Yemekten sonra Urfa ve etrafını gezdikten sonra akşam otelimize geri döndük. Akşam yemeğimizi 'Sıra Gecesi' (Geleneksel olarak Urfa'da arkadaş gruplarının, özellikle kış aylarında, haftada bir olmak üzere bir araya geldikleri toplantılardır) eşliğinde yiyecektik. Yemekte sürekli daha önümüzdekiler bitmeden yenileri geliyordu. 

    Sabah açık büfe yöresel köy kahvaltımızdan sonra Harran'ı gezdik. Öğlen yemeğimiz için Cevahir Konukevi'ne gittik. Bir gece önceki menümüze benzer bir menümüz vardı. Gerçi 24 saat içinde üçüncü Urfa kebabımı yiyişim olduğundan artık kebap eski cazibesini ve heyacanını yitirmişti. Zaten kafamda da 'az yiyeceğim' diye bir düşünce yerine bu seyahatin her anlamıyla tadını çıkarmak vardı. Eskiden kilolu yıllarımda hep 'Şimdi yiyeyim akşam daha az yiyeceğim ya da yarın az yerim, ya da döndükten sonra hemen rejime gireceğim' düşüncesiyle tatillerimi geçirirdim. Şimdi ise akışta kendimi dinliyorum. Zaten vücudum durmam gereken yerde beni durduruyor. Eminim kilolu olanlarınız bu yazıyı okurken 'Nasıl yani? Nasıl böyle birşey olabilir? Ben 24 saat yiyebilirim ve vücudum hiç bana dur demez' diyebilir. Sizleri çok iyi anlıyorum. Ben de sizler gibi düşünüyordum. Bu bir süreç ve zamanla bazı taşlar yerine oturuyor, inanın bana.  

    Akşama Allahtan Mardin'e geçtik, çünkü daha fazla kebap yiyebileceğimi sanmıyordum. Cercis Murat Konağı'nda yemeğimizi geleneksel kına gecesi eşliğinde yedik. Bu yemekte en çok hoşuma giden mezelerin sunulduğu tabaklardı ve mezelerin ne anlama geldikleriydi. Ertesi günü hemen bakır tabağın aynısından kendime aldım. Masanın ortasında yer alan mezelerin içindeki nar aile bütünlüğünü, badem ağız tadını, üzüm bereketi, pekmez gösterilen her emeğin ve sabrın tatlıya bağlanmasını, pirinç üremeyi, ceviz zenginliği, çörekli ekmek iyi başlangıçları ifade etmekteydi. Tüm bu yiyecekler yenilmese bile bağ bozumu süresince her öğünde masaya konulup kaldırılıyordu. 

    Sabah açık büfe kahvaltımızdan sonra, öğlen Deyrul Zarafan Manastırı'nın bahçesinde Suriye'den gelen Süryani gelin tarafından özel olarak hazırlanmış menüyü yedik. Artık öğlen yemeğinden sonra 3 gün boyunca durmadan yemiş olmanın verdiği ağırlıkla daha fazla yemek bile düşünmek istemiyordum. Akşam odaya döndüğümüzde inanılmaz bir sancıyla oradan oraya odanın içinde yürüyordum. Murat'a da söyleniyordum 'Bir daha bu kadar çok yemeyeceğim' diye. Akşam bağ evindeki yemeğe gittiğimizde bir çatal bile yemek yiyemedim. Gece ateşim çıktı ve ertesi sabah 3 gündür kilitlenen bağırsaklarımın çalışmasıyla rahatladım.

    İstanbul'a döndükten sonra eski tempo sağlıklı beslenme ve pilates ile normal günlerime geri döndüm. İnsanlar seyahatteyken bence yemeyi stres etmemeliler. Esasında eğer tatil dönüşü hemen dikkat etseler tatilde aldıkları kilolar üstlerine yapışmaz ve eski hallerine dönerler. Genelde insanların yaptıkları hata ' Battı balık yan gider' misali kendilerini koyvermeleri. Hayat bir denge, bazen çok yersiniz, bazen az ve dengelersiniz. Her zaman çok az yiyeceğim diye kasmaya gerek yok ama her zaman çok yiyeceğim de demeyin bir zahmet.Smile

  • Uzun Mesafe Koşucuları Nasıl Beslenmeli?

    1. Protein doyurucu olduğundan genelde diyet yapanlar öğünlerinde yüksek karbonhidrat yerine yüksek proteinli gıdalar tüketerek daha çabuk doyabilirler ve de daha az kalori almış olurlar.

    2. Koşucular da eğer yağdan kilo vermek istiyorlarsa yüksek proteinli öğünler tüketmelidirler. Bu sayede hem aç kalmazlar, hem de kas kaybına uğramazlar. 

    3. Her öğünde 20-25 gram protein alarak günde 4 öğün yemek yemeleri önerilir. Böylelikle kas kaybına uğramadan kilo vermeleri kolaylaşır ve de çok daha sağlıklı olur. 

  • Van'da Kahvaltı Keyfi

    Hep meşhur "Van kahvaltısı"ndan bahsederlerdi ama Van'a gidip hakiki Van kahvaltısı edene kadar içimden "Acaba biraz abartıyorlar mı" diye geçirmiyor değildim. Fakat gelin görün ki Van'da kahvaltı kültürü apayrı bir olay. Hatta bu sene Guinness Rekorlar kitabına da girmeyi başaran Van kahvaltısında YOK yok! Sakın "Yediklerime dikkat edeceğim" diye bir hata da bulunmayın Van'da kahvaltınızı ederken çünkü bu imkansız!!! (Yazının altında yer alan resimlere bakmayı unutmayın sakın)

    En çok ilgimi çekenler kavut ve murtuğa oldu.

    Kavut: Buğdayın öğütülmesi ve elenmesi ile elde edilen unun yağ ve şekerle tavada kızartılmasıyla yapılan bir tür helva 

    Murtuğa: Un, yumurta, yağ ve tuz ile yapılır. Üzerine de bal veya reçel konulur. Buradaki püf nokta ayarı iyi tutturabilmektir. 

    Sirmo: Van'ın otlu peynirinin içine konulan ot. Vanlılar, bu ot için bir tür yabani sarımsak diyorlar.

    Kurat: Çime benzeyen ve peynirlerde kullanılan bir ot türü.

    Eğer Van'a gidecek olursanız tavsiyem sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra öğlen ve akşam yemeklerini hafif geçirmenizdir.

    Annem ve arkadaşlarının gittiği Van gezisine son anda kendimi yamaladığımdan onların avantajlarından yararlandım. Kendilerini Vanlı bir aile davet etmişti. Bir yerde lokal insanları tanımak kadar güzeli yok. Hele bir de bu insanların ruhları inanılmaz güzelse... 

    Tevfik bey bizleri havaalanında karşılayıp otelimize yerleştirdikten sonra akşam yemeği için evine götürmek üzere geri almaya geldi. Yemeğe bir gittik ki eşi Nuran hanım neler hazırlamış neler... Dünya güzeli üç çocukları (Lilos, Mansur ve Lorin) ile bizleri çok güzel ağırladılar. Tevfik bey'in ağaçtan kendisinin sedefle süsleyip yapmış olduğu masaya kurulduk. Resimlerde tüm detayları görebilirsiniz. Yemeklerden tutun da, oturduğumuz iskemleler ve yerdeki halılalara kadar herşey de el emeği göz nuru, yaşayan enerji vardı. Artık kapitalist dünyada bu güzel enerjilerle yapılmış eşyaları bulmak zor olduğundan tüm bunların keyfini doya doya çıkarmaya çalıştım. Hele bir kilim vardı ki Tevfik bey'in babaannesinden kalan, wowwwwww...... Muhteşem ötesi! Onlara söyledim: "Eğer bir gün bu kilimi satmak isterseniz (ki hiç zannetmiyorum!) ben talibim" diye laughing

    Tevfik bey, Çatana'da tam nehrin üzerinde çok güzel Hotel Mirava River Suites adlı bir tesis yaptırmış. Bir dahaki sefere niyetim 3-4 gün orada kalmak. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, hayatımda en güzel alabalığı orada yedim. Tüm gruptakiler de benimle hemfikirdi ki hepsi 50 yaş ve üzerindeydi. Yani Van'a kadar giderseniz muhakkak Çatana'da Tevfik bey'in yerine uğrayıp kalmasanız bile alabalık yemenizi şiddetle tavsiye ederim. 

     

  • Yarın Diyete Başlıyorum

    Kilolarımla vermiş olduğum savaş ve sonunda gelen zaferimi sizlerle bu kitabımda paylaşıyorum. Ama bu zafer öyle kolay olmadı. Hayatımda keşke "Bir defa 80 kilo oldum ve sonra da diyet yapıp kilo verdim," diyebilseydim. Kilom borsa gibiydi, inişli çıkışlı. 3 ay önce görenler "Didem, müthiş olmuşsun" derken, 3 ay sonra gördüklerinde "Didem, ne kadar kilo almışsın" diyerek şaşkınlıklarını gizleyemezlerdi. Acaba tüm hayatım diyet yaparak mı geçecekti? Dünyada diyet yapanların yüzde 98'i kilo alırken benim yüzde 2'ye girme oranım ne olabilirdi?

    İşte bu kitapta kendimle yüzleşmelerim, yaşadıklarım, hissettiklerim, duygularım, aile bireylerimin tepkileri, onların kilolarıyla savaşları ve daha niceleri var. Gittiğim bir çok yayınevi "3 günde 4 kilo verin" ya da "40 günde mucize vücudunuz olsun" tarzı kitaplar istediler. Senelerce kilo sorunu yaşayan ve diyet reklamlarıyla, tuzaklarıyla kandırılmış bir insan olarak nasıl karşımdakilere aynısını yapabilirdim ki?

    Her şeyi tüm dürüstlüğümle yazdığım bu kitabın insanlara ışık olmasını ve beslenmeyle ilgili yaşadıkları sorunların kökünden kaybolmasını diliyorum.

    Kitaptan şahsıma gelecek tüm gelir de Türkiye çapında ihtiyaçlı okulların ve çocukların eğitiminde kullanılacaktır. Ablam Nesrin Kanca son 1 senedir tek tek okullarla kontağa geçerek tüm eksikleri öğreniyor ve bunları tedarik edip okullara gönderiyor. Kitabı yazması benden, almayı sizlere, gelecek geliri doğru yerlere ulaştırmayı Nesrin'e bırakıyorum smile Bu benim hayalimdi, kitabımdaki bilgiyle insanlara faydalı olabilmek, geliriyle de çocuklara...

    Şimdiden destek olan herkese kucaklar dolusu gönülden kocaman bir teşekkür ediyorum.  

    www.dr.com.tr/Kitap/Yarin-Diyete-Basliyorum/Didem-Kanca-Ustay/Egitim-Basvuru/Saglik/Beslenme-Diyet/urunno=0000000693769

     Kitap arkası yorumlar

    "Hem gülüp hem ağlayacaksınız... En önemlisi kendinizle ve insan iradesiyle ilgili bir gerçeği keşfedeceksiniz. Bu kesinlikle bir diyet kitabı değil. Artık asla siyah giymeyeceğim."
    Uzman Diyetisyen ve Sağlıklı Yemekler Şefi Adele Yedid MS, RD - Amerika Birleşik Devletleri

    "Okurken hem ağladım, hem güldüm. O kadar dürüstçe yazılmış ki, ne bir şey ispat etmeye çalışıyor ne de gösteriş yapmaya... Kızımı yemek yemeye zorlamanın ne kadar yanlış olduğunu ve beslenmeyle ilgili birçok detayı bu kitabı okurken fark ettim."
    Dr. Gerta Sazani, Kimyager - Kanada

    "Didem'in fazla kilolarıyla olan savaşını ve zaferini, yemekle olan saplantılı ilişkisini içtenlikle yazdığı bu kitap, eminim kilosuyla ve görüntüsüyle savaşan birçok insana ilham kaynağı olacaktır."
    Yard. Doç. Lisa Sasson MS, RD/New York Üniversitesi - Amerika Birleşik Devletleri

    "Didem'in içtenlikle paylaştığı kişisel yolculuğunda satır satır ilerlerken, kendi içimde de yolculuğa çıktım. Yemekle olan ilişkimde ve vücudumun mesajlarını keşfetmemde anahtar olan bu kitapla yemeyi yeniden öğreniyorum. Sadece kilosuyla sorun yaşayanların değil, herkesin mutlaka okuması gerekiyor."
    Serra Turan, Çevirmen - Türkiye

    "Bayıldım, bayıldım, bayıldım! Günümüzde yaşanan obezite sorunu ve kilolarımızla olan savaşımıza farklı yaklaşımı açısından alanında yazılmış tek kitap olduğunu düşünüyorum. Tanıdığım ve sevdiğim herkese tavsiye edeceğim."
    Lisa Frank, Dil Bilimci - Amerika Birleşik Devletleri

    "Kitabı okuduğumda diyetisyen olmak Didem'in kaderiymiş diye düşündüm. Kitap, kilolu insanların ve kadınların dünyasını daha iyi anlayabilmemiz için birçok ipucu sunuyor. Çocuk yetiştiren ebeveynlere, beslenmeyle ilgili önemli bakış açıları veriyor. Merakla okuduğum ve birçok şey öğrendiğim bir kitap oldu."
    Hakan Arabacıoğlu, Profesyonel Yaşam Koçu - Türkiye

  • Yavaş Yemek Zayıflatır mı?

    Hep derler ya "Yavaş yersen az yersin" diye! Çocukluğumdan beri yavaş yemek yemesiyle meşhur "Ben" bir aralar 80 kilolara çıktığımda yine yavaş yiyordum ama çok yemeye devam ediyordum. Haa diyebilirsiniz ki "İstisnalar kaideyi bozmaz." Olabilir, fakat danışanlarıma senelerdir, yavaş yemek yerine farkındalıkla yemeleri gerektiğini söylemişimdir. Televizyon ya da bilgisayar karşısında istediğiniz kadar yavaş yiyin ama yediğinizin farkında değilseniz yine çok yersiniz. Bir bakmışsınız kasedeki tüm çerez bitmiş ve siz doldurmak için tekrar mutfağa gidiyorsunuz. Birşeyin tadına vararak yemediğiniz sürece bence doyum noktasına insan ancak midesini çok zorladığında ulaşabiliyor ya da hiç ulaşmıyor! 

    Yapılan son klinik çalışmalarda şöyle bir sonuca varılmış: Normal kilodaki kişiler yavaş yediklerinde daha az yiyorlar ama kilolu/obez kişilerde sonuç değişmiyor, yine çok yiyorlar. Ben bu sonuçtan kendimce şöyle bir sonuca vardım sealedNormal kilodaki insanlar zaten bir türlü daha farkındalıkla yiyorlar ve dikkat ediyorlar ki kilolarını koruyabiliyorlar. Yavaş yediklerinde ne kadar yediklerinin daha çok farkına varıyorlar ve buna göre daha az yiyorlar. Fakat genelde kilolu ya da obez kişiler daha şuursuzca yiyebiliyorlar. Tabii ki istisnalar vardır ama "istisnalar kaideyi bozmaz." Bundan dolayı da kilolu kişiler ne kadar yavaş yerlerse yesinler akıllarında hep önlerinde bitirecekleri tabak ve bir sonraki gelecek yemek vardır ya da olabilir. 

    Hiçbir zaman söylemekten ve tavsiye etmekten yorulmayacağım tek birşey varsa o da FARKINDALIKLA, HİSSEDEREK, TADINA VARARAK yemenizdir.

    Bence farkındalıkla yerseniz daha az yersiniz ve kilo vermeniz daha kolaylaşır. 

    Yarın Diyete Başlıyorum adlı kitabımdan bir alıntı: "Hayat ne 30'unda, ne de 40'ında başlar... Hayat farkında olduğun anda başlar!"

  • Zayıflık = Mutluluk?

    Yazılarımın bazılarında sizlerle yakında sunuma çıkartmaya hazır olduğum kitabımdan kısımlar sunmak istiyorum. Kitabımın konusu benim kendi kilomla nasıl bir ömür savaş verdiğim ve seneler sonunda kazandığım zafere ulaşmak için hangi yollardan geçtiğimdir. Belki yaşadıklarımı okurken kendinizden birer parça bulursunuz.

    1994 Ağustos’u ve ben, Amerika’ya yolculuk için 52kg’da hazırdım. Önümde beni bekleyen dört senelik bir üniversite macerası vardı. Matematiği sevdiğimden ve de o zamanlar çok moda olan yatırım bankacılığından dolayı finans okumak istedim. Ama açıkcası okumak isterken bunun tam olarak neyi kapsadığının farkında bile değildim. Sadece etrafımdakilerin etkisinde kaldım. Moda finans okumaktı ve ben de yapabileceğim şeyin sevebileceğim bir şey olduğuna kanaat getirdim. Henüz daha 17 yaşında tam olarak ne istediğimin farkında değildim. İlk sene çok istediğim Georgetown Üniversitesine kabul edilmeyince New Orleans’ta Loyola Üniversitesine başlamaya karar verdim. Annem ve ablam okula yerleştirmek için benimle geldiler.

    O yaz ablam çok kilolu ve morali bozuk olduğundan sadece iki tane eteği vardı, onları giyip duruyordu. Ablam hiçbir zaman bize kolusunu söylemezdi ama sanırım 75 kilodan fazlaydı.  Annem, ona birkaç kıyafet almak istedi; ama o şiddetle karşı çıktı, bu kilolarında kıyafet denemek istemedi. Ben ve annem ısrar ettik, ne gerek varsa. En sonunda ağladı, “İstemiyorum hiçbir şey” diye. Şimdi düşünüyorum da hayat ne ilginç, bir yaz öncesinde ben onu New Jersey’de gördüğümde ağlıyordum kilolarımdan dolayı, bir yaz sonrası o ağlıyor, bakalım öteki yaza kim dert edecekti kiloları? Acaba bu kilo derdimiz olmasa hayattaki tüm sorunlarımız çözülmüş olur muydu? Hepimiz hakikaten çok mu mutlu olurduk? Etrafımdaki bir sürü zayıf insan o zaman neden mutlu değiller? Acaba biz mutluluğu yakalamak için sürekli nedenler mi arıyoruz? Neden bulunduğumuz kilodan hiçbir zaman mutlu olamıyoruz? Ya da kiloları verdikten sonra bu sefer selülit, kırışıklık, sarkma gibi olaylara takılıp kalıyoruz? Nedir bizi bu kadar mutsuz kılan kilolarımızla görünüşümüzle ilgili? Peki erkekler neden kadınlara göre çok daha rahatlar bu konuda? Bizim kadar takıntılı değiller? Belki bu kitabın sonlarına geldiğimizde hepimiz kendimiz için farklı nedenler bulacağız.

    Dönelim Amerika seyahatime. Ben her ne kadar kendimi zayıf hissetsem de, moralimi bozacak unsurlar ortaya çıktı. O yaz çok severek aldığım elbiselerimden birini giyindim. Aynı elbiseden çok yakın bir arkadaşımda da vardı. Beni elbisemle gören ablam hemen: “Bu elbise arkadaşının üzerinde çok daha güzel duruyor, Didem, tabii vücut yapısı.” dedi. Benim moral eksilere düştü yine. Ne gerek vardı şimdi böyle bir şeye? Acaba kendisi mutsuz olduğu için mi böyle bir şey demişti? Ya da çok açıksözlü, dürüst bir karakteri olduğundan dolayı mı? Gerçi nedeni çok önemli değildi, ben içten içe yine bozuldum. Esasında o sene o kadar kilo vermeme rağmen, yine de verdiğim kilo çok belli olmuyordu; çünkü göğüslerim çok büyüktü ve sürekli üzerime bol tişört giyiyordum, olduğumdan daha kilolu durduğum kesindi. Ablam ve annem dönüş için benden bir gece öncesinden ayrıldılar. Vedalaştık, ikisi de sıkı sıkı tembih ettiler: “Aman kilolarına dikkat et ne olur, Didem!” diye, ben de söz verdim, “Kesinlikle, artık bir daha almam kiloları.” Bu, başkalarına ve kendime verdiğim kilolarımla ilgili sözlerin sadece başlangıcı oldu.

    Sabah uyandığımda son bir kez daha annem ve ablamı görmek istedim. Sanki bir daha onları hiç göremeyecekmişim gibi hissettim. Hemen tramvaya atlayıp otellerine gittim; ama çoktan çıkmışlardı. İçimde bir burukluk oldu. Gözyaşları içinde okula geri döndüm ve kendime kahveyle birlikte güzel bir tatlı aldım. Okuldaki ilk dönemim başladı.

    Yurtta oda arkadaşım Honduraslı tatlı bir kızdı. Adı Thelma’ydı. O da benim gibi yemeyi çok seviyordu. Gece geç vakitlere kadar ders çalıştıktan sonraki en büyük keyfimiz yukarı kattaki mutfağa çıkıp bir şeyler pişirmek ya da 24 saat açık olan yerlerden birine gidip yemekti. Hiç üşenmezdik, hatta çok da keyif alırdık. Bir de çıkmadan önce hep aynı şeyi derdik: “Bu gece de yiyelim, yarın rejime başlarız.” Hiç gelmek bilmeyen yarınlar!!!

    Okulda günlerden bir gün yürürken daha sonra ev arkadaşım olacak Alisa’yla tanıştım. Benden yedi yaş büyüktü ve bir seneliğine Almanya’ya okumaya gittiğinde bir Türk’le çıkmaya başlamıştı. Okulda bir Türk olduğunu duyunca da hemen beni gelip bulmuştu.

    Alisa: “Parkta birlikte yürüyüşe çıkalım mı?”
    Ben: “Olur.”
    Alisa: “Akşam bana yemeğe gelmek ister misin” 
    Ben: “Tabii.”
    Alisa:  “Kedileri sever misin?”
    Ben: “Daha önce hiç denemedim.”
    Alisa: “İyi, denemediğine sevindim, evimde iki kedim var da, rahatsız olur musun diye soracaktım.”

    Benim aklım hemen yemeğe gitmiş olmalıydı. Hani ne bileyim Çinliler kedi, köpek falan yiyor ya, kıza ayıp olsun istemedim. Gerçi Çinli falan değildi ama. Bu konuşmayı da hatırladıkça kendi kendime gülerim. Demek o zamanlarda aklım fikrim hep yemekteymiş.

    Geçenlerde annem ve ablamın ben New Orleans’tayken bana yazmış oldukları bir mektubu buldum. Annem: “Sevgili Didoş, çikolatayı gönderiyoruz afiyetle ye, sakın hepsini birden yeme……..” Arka sayfada ablamın yazdığı “Didoş, benim üstün ricalarımdan dolayı annem çikolatayı göndermeyi kabul etti. Aman hepsini birden yeme!……” Annem ve ablam beni çok iyi tanıdıklarından bana sıkı sıkı tembih etmişlerdi ama ne fayda!!! Çikolata geldiği gün bir saat içinde bitti.

    Bu anlattıklarım acaba size hiç tanıdık geliyor mu? Bir şey yerken doysanız dahi tabağınızdaki her şeyi bitene kadar yemek, ya da 24 saat boyunca sürekli çok yedim az yedim şimdi yiyeceğim ama sonra hiçbirşey yemeyeceğim,  bugün yiyeyim yarın yemem? Kafamız ne kadar da bu düşüncelerle yoğun bir şekilde meşgul oluyor değil mi? Esasında ne kadar yorucu bir durum. Ruhlarımızı ne kadar yoruyoruz farkında bile değiliz. Hep mutluluğu kendi içimizde aramak yerine belirsizliklerin çözümlerinde bulmaya çalışıyoruz. Mutluluk kilo vermekle, çok beğendiğimiz bir şeyi almakla, istediğimiz tatile gitmekle gelmez. Mutluluk kendimizi sevmemiz ve kendimize değer vermemizle başlar. Diğer etkenler mutluluğumuzu sadece pekiştirir. Diğer yazılarımda bu konuya çok daha fazla değineceğim ve sizlere kitabımdan örnekler sunmaya devam edeceğim. O zamana kadar da sizden ricam gün boyunca bıkmadan usanmadan ne kadar değerli olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.  Sevgiyle kalmanız dileğiyle…