buğday çimi

  • Bir insan 11 ay içinde üç kere aynı merkeze gidip senenin 2 ayından fazlasını orada geçirir mi? Eğer burası Hippocrates ise “Evet”

    New York’ta yüksek lisansımı yaparken kronik yorgunluktan şikayeti olan bir arkadaşım buraya gittikten sonra nasıl kendini çok iyi ve enerjik hissettiğini, esasında herkesin oraya gitmesi gerektiğini bana anlatınca ben de hemen ilk fırsatta buraya üç kişilik 4 haftalığına rezervasyon yaptırdım. O sıralar 100 küsur kiloya fırlayan annem ve arkadaşının da acilen kilo vermeleri gerekiyordu. Tabii ben de yine 70’li kilolara doğru hızla ilerliyordum. Bir ayda ancak kiloların bir kısmı giderdi. Annemler İstanbul’dan geldiler. New York’ta buluşup Florida’ya uçtuk.

    Bir gün önceden oraya vardığımız için gece dışarı çıkıp deli gibi yemek yedik, sabah kahvaltıda da yine aynı şekilde abarttık. Sanki bir daha hiç yemek yemeyecekmişiz gibi!

    Hippocrates’e vardığımızda daha kapıdan girer girmez hayal kırıklığı yaşadık. Girişte eski bir salon ve yüzleri soyulmuş minderler… Fiyatı ucuz olmamasına rağmen bu bakımsız görüntü bizi mahsunlaştırdı. Ama İngilizce'de bir deyim vardır ya, bayılırım: Kitabı kapağına göre yargılama!

    İçeride yaşlıcana bir bayan bizi güler yüzle karşıladı ve kalın birer dosya verdi. Dosyanın içinde kaldığımız sürece alacağımız derslerin notları vardı. Sonra odamıza gittik. Üçümüz aynı odada kalıyorduk. Oda hiç güneş almıyordu. Böyle sağlıklı bir yerde bu da neydi? Hippocrates felsefesiyle uyuşmayan bir nokta! Güneş enerjidir ve yiyeceklerimizin hepsinin güneş enerjisi almış olması gerekirdi. Ama odalarda güneş yoktu.

    O gün öğlen açık büfeden istediğinizi yiyin dediler. O da ne, büfede sadece çiğ sebzeler, baklagiller ve çerezler vardı!!! Kabak, karnabahar, brokoli, filizlenmiş mercimek, kereviz, biberler, vs… Evet buraya gelmeden “çiğ” bekliyorduk ama bu kadar da değildi. İlk alırken zorlandık. Ama aç kalmamak uğruna bir şeyler yedik. Derken akşamüstü taze sıkılmış kereviz-salatalık suyu karışımımız geldi. Onu da içtik. Hippocrates’te yemek düzeni şöyleydi: Sabah aç karnına taze sıkılmış çimen suyu, arada salatalık suyu sonra öğlen yemeği, arada kereviz-salatalık suyu ardından akşam yemeği. Her şey çiğ, her şey sebze. Meyve bile yoktu. Konsept vücuttaki alkali seviyesini yükseltip asit seviyesini minimuma indirmekti. Tüm hastalıkların nedeninin vücuttaki fazla asit olduğuna inanıyorlardı.

    İlk başta çok zorlandığımız bu programda gün geçtikçe inanılmaz enerjiyle dolduğumuzu, kilo verdiğimizi ve etrafımızdaki birçok hasta kişilerin iyileştiğini görünce daha büyük bir motivasyonla programa devam ettik. Annemin arkadaşı 8 senedir kullandığı şeker ilaçlarını orada kaldığı sürece bıraktı ve şekeri normal seviyelerde gitti. Düşünsenize ilaç alınmayan bu bir ay boyunca karaciğer ne kadar dinlendi. Annem ve arkadaşı hatırladığım kadarıyla 15 kilo verdiler. Ben de 10 kilo! Ama kilolardan ziyade bol enerjiyle beslendiğimiz bir ay boyunca kendimizi hayatımızda olmadığımız kadar iyi hissettik.

    Buradan döndükten sonra herkes anneme “Sen botoks yaptırdın, bize söylemiyorsun” diye tutturdu. Oysa yiyeceklerden aldığımız oksijen hücrelerimizin en derinlerine kadar işlemişti.

    Programa başlamadan önce kan tahlilleri yapılıyor ve program bitiminde tekrar tahlil yapılıp başlangıç ve bitiş değerleri karşılaştırılıyor. Aynı zamanda lavman, mikroskopta alınan ufacık kandan hücre analizi yapılmakta ve kişi ona göre yönlendirilmektedir. Gün içinde çeşitli dersler verilmekte ve kişiler bu tarz beslenme ve hastalıklarla ilgili bilgilendirilmektedirler. Burada kilo vermeye yönelik kalori hesaplarının hiçbirisi yoktur. Size söylenilen tek şey, sağlıklı yerseniz vücut otomatik olarak gerektiği kiloya düşecektir.

    Sabah erken saatlerde ağaçlıklı bir alana yürüyüş parkuruna götürüyorlar. Akşamları saat 18:00’de yemekten sonra yapacak hiçbir şey olmuyor, ve insanların canları çok sıkılıyor. Şiddetle araba kiralamanızı tavsiye ederim. Biz kiraladık ve akşamları çok daha rahat geçti.

    Bu kadar memnun kaldıktan sonra babamın da buradan faydalanmasını çok istedim. Ocak’tan sonra Mayıs’ta babam ve annemle 2 haftalığına gittik. Çok memnun kalan babam, sadece 2 hafta kaldığına pişman oldu ve aynı sene Kasım ayında üç haftalığına gittik. Bu gidişimizde çok yakın bir arkadaşım da bize eşlik etti. Bizden sonra kime tavsiye ettiysek gidenlerden herkes çok memnun kaldı. Kanserden şekere kadar birçok hastalığa çok iyi geldiğini bizzat gözlerimle gördüm. İlk geldikleri gün zorla yürüyen odalarından çıkmakta zorlanan hasta kişiler 3. haftanın sonunda abartmıyorum spor derslerine katılıyorlardı. Biliyorum çok kuvvetli bir söz ama mucizelere inanmam fakat Hippocrates’e inanırım.

    Önerilen minimum kalma süresi 3 haftadır. Eğer gidecek olursanız lütfen en az 3 hafta kalmaya özen gösterin. Hiçbir lüksü olmadığı gibi biraz eski de gelebilir. Hatta ilk gittiğinizde “Bu kadar para verdim, bu da ne?” diyebilirsiniz. Program daha ucuz olsun diye genelde tanımadığınız kişilerle aynı oda da kalabilirsiniz. Eğer maddi durumunuz el veriyorsa ayrı odalarda kalmanızı tavsiye ederim.

    Hippocrates benzeri bir yer de Ann Wigmore Institute Puerto Rico’da yer almaktadır. Sanırım Kaliforniya’da da benzer yerleri bulunmaktadır. Eğer “raw food centers” diye internette araştırma yaparsanız, daha detaylı bilgilere ulaşacağınıza inanıyorum.

    ***Bu arada Hippocrates merkezi ile hiçbir bağlantım yoktur. Yazılarımın hepsi sizleri bilgilendirmek, doğru bir şekilde yönlendirmek ve sizlere yardımcı olabilmek amaçlıdır. Lütfen yazılarımı okurken içinizde en ufacık bir şüpheniz olmasın. Amacım reklam yapmak değildir.

  • Kinoa Sizce Mucize yiyecek mi? Her derde deva mı? 

    Obezite Vakfı'nın Kinoa kilo verdirir(!) ‘Kamu Spotunu’ gören Didem Hocam hemen beni arayıp heyecanlı bir ses tonuyla şöyle dedi: "Pınar bir yazı yazmalıyız. Araştır bakalım kinoanın yetiştiği ülkelerde obezite oranı nedir? Kinoa eğer zayıflatıyorsa bu ülkelerde herkesin incecik olması gerekir!" Onun üstüne çok detaylı araştırmaya başladım. Hatta sırf hocamın sorduklarıyla kalmayıp kinoayı bizim ülkemizde yetişen başka gıdalarla da karşılaştırdım.

    Kinoa, And Dağları üzerinde yetiştirilmektedir.  Bu dağlar Venezuela'dan başlayıp Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya üzerinden devam ederek Arjantin ve Şili'nin Patagonya topraklarında sona erer. Bu kadar uzakta yetişen bir bitki nasıl olur da biz Türklerin doğasına uygun olup bizi zayıflatabilirdi, özelliği neydi Kinoanın?

    Peki kinoa yetişen ve bu besin ile beslenen ülkelerdeki insanlar acaba bizden daha mı zayıflar?

    Örneğin aşağıdaki görsellerde de gördümüz gibi kinoa ile beslenen ülkelerden biri olan Şili bizden daha çok obez bireyi barındıran bir ülkedir. Kilo vermemizi etkileyecek tek bir besin grubu olması mümkün değildir. Hiç bir besin mucizevi değildir.

    Kinoanın besin değerleri açısından oldukça zengin bir besin olduğu tabii ki de bir gerçektir ama buğday, bulgurdan farkı nedir, ya da nohut ondan daha fakir bir besin midir diye baktığımda işte sonuçlar şöyle;

    1 porsiyon kinoa (185 gram)  157 kkal karbonhidrat, 32 kkal yağ ve 32 kkal protein

    1 porsiyon buğday tohumunda (115 gram) 225 kkal karbonhidrat, 93 kkal yağ ve 95 kkal protein

    1 porsiyon bulgur (182 gram) 127 kkal karbonhidrat, 3.7 kkal yağ ve 20 kkal protein

    1 porsiyon nohut  (165 gram) 183 kkal karbonhidrat, 35.6 kkal yağ ve 50.4 kkal protein içermektedir.

     

    Nohut ile kinoayı karşılaştırdığımızda 1 porsiyon nohut günlük lif ihtiyacımızın %50 sinden daha fazlasını 1 porsiyon buğday tohumu %61ini, 1 porsiyon kinoa ise günlük lif ihtiyacımızın sadece %21 karşılamaktadır.

    Başlıca vitamin, mineral içeriği olarak karşılaştırıldığında 1 porsiyon nohut folik asit ihtiyacımızın %70i ni  1 porsiyon buğday tohumu %81ini karşılarken, kinoa sadece %19unu karşılamaktadır. Ya da B1 vitamininden zengin olan buğday 1 porsiyonunda günlük ihtiyacımızın %144 karşılarken, kinoa günlük ihtiyacımızın %13’ünü karşılamaktadır

    Peki tüm bu değerlere bakınca neden bizim topraklarımıza ait olan besinler varken başka ülkelerde yetişen besinlerin mucize olduğunu düşündüğümüzü anlamış değilim. İnsanın yaşadığı bölgede tüm isteklerini karşılayacak kadar besin sunulmuştur. Tekrarlıyorum hiç bir besin bir diğerinden üstün ya da mucizevi değildir. 

    Kinoa üretimi artık iç piyasaya giriş yaptığından bunun bir türlü reklamını yapıp pazarlamaları gerekiyor. En güzel ve insanların en zayıf noktası olan "kinoa kilo verdirir" ile herkesin gönlünü fethetmeye hazır bir pazarlama tekniği ile karşı karşıyasınız. 

    Zaten ülkemizde yetişen kinoa da melezlenip yetiştirilebiliyor çünkü bizim ülkemizde And Dağlarındaki koşullar bulunmamaktadır. Kinoa, doğal haliyle Türkiye'de yetişememektedir. Oysa dünya üretiminde üçüncü sırada yer aldığımız nohutun kinoadan eksik kalır yanı yoktur.

    "Kinoa yağ yakar" diyor kamu spotunda. Peki bununla ilgili bilimsel makale ve çalışmalar var mı? Tabii ki hayır. Zaten lütfen bu tür söylemleri kulak ardı ediniz. Hiçbir gıda yağ yakmaz. Biraz anatomi bilen herkes insan vücudunun böyle işlemediğini bilir. 

    Bilinçli tüketiciler olalım ve Didem Hocam'ın dediği gibi "satır aralarını iyi okuyalım. Neden sürekli bir gıdanın reklamını yapıyorlar?" diye sorgulayalım.

    Herkese sağlık dolu günler dilerim.