çocuk beslenmesi

  • Alerjik Bebekler; Margarinler, Şehirleşme, Sezaryen Doğumlar...

    Çevremizde ne kadar da alerjik bünyeye sahip çocuk var değil mi?? Bunların hiç margarinler ve sebze yağlarına bağlı olarak meydana gelebileceği aklınıza gelir miydi? Yeni bir çalışma ile neden kırsal kesimde yaşayan çocukların şehir hayatı yaşayan çocuklara göre daha az alerjiye yakalandığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın hedefine  göre düşük margarin ve çoklu doymuş yağ tüketiminin alerjik bünye oluşumuna etkisini bulmayı amaçlamışlardır.

    Çalışmada süt veren anneler ve süt kompozisyonları değerlendirilmiş ve annelerin tükettikleri besinlerin kayıtları alınmıştır.

    Kırsal kesimde yaşayan anneler daha çok tereyağ, tam yağlı süt ve doymuş yağlı besinlerle beslenirken; şehirde yaşayan anneler daha çok margarin, bitkisel yağlar ve az yağlı süt tükettiği ortaya konmaktadır.

    Çalışma sonucuda şehirde yaşayan bireylerin kırsal kesimde yaşayanlara göre 7 kat daha fazla alerjiye yatkınlıkları olduğu bulunmuştur. 

    Şehirde yaşayan çocukların kötü hava şartları, radyasyona maruz kalmaları; doğal besinlere olan ulaşımın güçlüğü gibi bir çok alerjik etmenler ile yüz yüze kalmalarıda alerjik bir bünyeye yol açabileceği üzerinde de durulabilir.

    Tüm bunlara ek olarak kırsal ve şehir üzerinde yapılan geniş kapsamlı araştırmalar sonucunda; normal vajinal doğumla dünyaya gelen çocukların, sezaryen doğum ile dünyaya gelen çocuklardan daha az alerjik olduğu görülmüştür. Bunun sebebi ise normal vajinal doğumun sonucunda çocuklarda anne sütünden bile daha kuvvetli bir bağışıklık sisteminin oluşmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. Sezaryen ile doğumların kırsala göre şehirlerde daha sık olduğu göstermektedir. Şehirde yaşayan çocukların alerjik bir bünyeye sahip olmasının bir diğer sebebi de 'sezaryen doğumlar' olarak gösterilebilir.

  • Öğrendiğim tecrübelerin ve bilgilerin hepsini canım hocam Didem Kanca Üstay’a borçlu olarak yazıyorum…

    Dünya’da 1990 yılında 32 milyon kilolu ya da obez 0-5 yaş arasında çocuk varken, 2016 yılında bu sayı 41 milyona yükselmiştir.
    Obezite oranı çocuklarda da, yetişkinlerde de çığ gibi büyümektedir. Obezite çağımızın en büyük sağlık sorunlarından biri iken, beraberinde tip 2 diyabet, kalp damar hastalıkları, böbrek hastalıkları ve kanser gibi bir çok hastalığa da neden olmaktadır. Bugün obeziteye bağlı gelişen tip 2 diyabet ve benzeri hastalıkların, çocukluk çağında da geliştiği görülmektedir. Çocukluk çağında bozulmuş bir sistemi düzeltmek, çocuklukta kazanılmış alışkanlıkları değiştirmek yetişkin döneminde oldukça zor olmaktadır.

    Biz sağlıklı beslenme davranışlarını çocukluktan öğretebilirsek, geleceğe daha sağlıklı nesiller bırakabiliriz. Boşuna dememiş atalarımız ‘Ağaç yaşken eğilir.’. İşte bu sebeplerden çocuk beslenmesi ÇOK ÖNEMLİDİR.

    Avrupa Birliğinin 2020 aksiyon planına göre de, bizim de sıkça karşılaştığımız çocuklardaki beslenme sorunlarının başında: 

    • Fast food tüketiminin artışı, 
    • Şekerli-gazlı içecek tüketiminin artışı, 
    • Evden daha fazla dışarıda yemek tüketilmesi ve aile ile birlikte yemek yeme sıklığının azalması 
    • Bunlara ek olarak işlenmiş gıdaların eskiye göre daha sık ve daha büyük porsiyonlarda tüketilmesi gösterilmektedir.

    "Çocuklar artık hareket etmiyor."
    Çocukluk çağı obezitesinin artışında pasif hayatın etkisi çok büyüktür. Çocuklar, özellikle de şimdi olduğu gibi tatil günlerinde, tüm gün boyunca evde ve ekran karşısında hareketsiz bir yaşam sürüyorlar. Bilgisayar, tablet oyunları oynuyor; televizyon izliyorlar. 

    Çocukların hareketsiz olmasının en büyük sebeplerinden biri ebeveynlerdir. Çocukların ekran karşısında geçirdikleri zamanı kontrol etmek ebeveynlerin elindedir. Hem sınırlamalar getirerek hem de rol model olarak...
    Ebeveynler ekran karşısında uzun saatler geçirip, hareketsiz bir yaşam sürerken çocuklardan hareket etmelerini beklemek doğru olmaz. Çocukken spor, egzersiz alışkanlığı kazandırmak geleceğe büyük bir yatırımdır. Ebeveynler hem hareket (spor, egzersiz) ederek hem de ekran karşısında saatlerini geçirmeyerek ROL MODEL olmalıdır.

    Kontrolsüz ekrana maruziyeti çocukların sağlığı için ciddi bir tehdittir.

    Ekran çocukları hareketsiz hale getirmekte, öte yandan da besin tercihlerini de etkilemektedir.
    Reklamlar... Günümüzde sağlıksız besinlerin reklamları artmıştır. Çocukların son yıllarda daha fazla şeker tüketmelerinin bir sebebi olarak da bu reklamların artışı olduğu çalışmalar ile vurgulanmaktadır.  Biz yetişkinler bile izlediğimiz reklamlardan etkilenip gidip o ürünü alma eğilimi gösteriyorken, çocukların bu durumu kontrol etmelerini beklemek yanlış olurfrown

    Daha bilinçli ebeveynler, daha sağlıklı yeni nesil dileklerimlesmile

     

  • Didem Kanca Üstay'ın 19/02/2017 tarihinde basında çıkan yazısı aşağıda yer almaktadır.

    Bir kadın sadece anne olduğu için çocuk beslenmesi ve sağlığı ile ilgili uzmanlaşmış sayılır mı? Bu soru son zamanların moda uğraşısı olan 'anne blogger'lığı ile ilgili... Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay, annelerin konunun uzmanı olmadığı halde paylaştığı bilgilerin ve deneyimlerin, tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirterek uyarıyor: İnternette okuduğunuz her bilgiye inanmayın ve bunları doktorunuza danışmadan çocuğunuza uygulamayın.

    Sosyal medya bilgi paylaşımı olanağını artırırken bilgi kirliliği oranını da artırıyor. Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay, son yıllarda annelerin kendi deneyimlerini paylaştığı blogların revaçta olduğuna dikkat çekerek, bu durumun anneliğin bir uzmanlık dalı gibi lanse edilmesine neden olduğunu belirtti. Bloglarda beslenme ve çocuk bakımı önerilerinin uzmanlık alanları olmayan kişilerce paylaşılmasının sakıncalarına değinen Üstay, konu ile ilgili derhal bir önlem alınması gerektiğini söylüyor.

    İşte Üstay’ın tespitleri…

    “Son yıllarda sosyal medya ve internetin de diğer medya araçlarıyla birlikte inanılmaz hız kazanmasıyla “Annelik de bir uzmanlık dalı” olmaya başladı. Her ne kadar üniversitelerde bir bilim dalı olarak okutulmasa da!

    Yazıma başlamadan önce size birkaç örnekle başlamak istiyorum. Yemeyen çocuklar için sürekli yemek tarifleri veren ve kitap çıkaran bir annenin çocuğunun yaşıtlarına göre boyunun kısa kaldığını ve bağışıklık sisteminin çok düşük olduğundan sürekli senenin en az altı ayını hastanede geçirdiğini biliyor muydunuz? Bu anne sürekli kendini şu şekilde tanıtıyor: “Benim çocuğum çok yemek seçiyordu, yemiyordu ve ben çok araştırdım. Sizlere yardım etmek için bu kitabı çıkardım ve tarifleri veriyorum. Kendi çocuğumda çok işe yaradı”. Ancak şu soruyu sormak gerekiyor: O yüzden mi bir markayla çalışmaya başlayıp, sürekli waffle makinelerini övüp, çocukları waflle yemeye teşvik ediyorsun? O yüzden mi çocuğunun gelişimi geride kaldı? Ama o tüm bunları saklar ve dışarıya mükemmel anne görüntüsünü verir. İşte bu yüzden diyorum, kimleri takip ettiğiniz çok önemli. Hiçbir anne sizden daha uzman değildir. Zaten çocuğu yemek seçiyorsa, anne katı gıdalara geçiş döneminde hatalar yapmış demektir. Eğer bir insanın çocuğu granola bar yiyip de kahvaltıda peynir yemiyorsa, yumurta yemiyorsa demek ki yemek yiyor. Siz sadece onu kendi kültürümüzün yemeklerine alıştıramamış, neredeyse %70'i obez veya kilolu olan Amerikan toplumunun yemeklerini kopya çekip çocuğunu onlarla beslemişsin ve besliyorsun? Her tarifinin içine bal koyarak şekersiz verdiğini mi düşünüyorsun? Hiç düşünmedin mi Amerikalılar neden bu kadar kilolu olabilir diye? 

    Ben 10 sene Amerika'da okudum ve çalıştım. Onlar esas Akdeniz yemekleri en sağlıklısı diye ölüp biterken ve herkese tavsiye ederken biz onların yemeklerini mi kopya çekeceğiz? Bu yemek tarifleri arasında rastladıklarımdan bazıları somon köftesi, tatlı patates, Meksika fasulyesi, kinoalı waffle, pankek, granola, yerfıstık ezmeli kurabiyeler, nohutlu brownie… Eğer elinizde bu tarz kişilerin kitapları varsa bakmanızı rica ediyorum. Eminim ki benimle hemfikir olacaksınız. Oysa her toprağın farklı genleri vardır. Kendi topraklarımızda yetişen çok sağlıklı yiyeceklerimiz vardır. Fakat bu sosyetik kişiler asgari ücretle çalışan halkın bu gıdaları alamayacaklarını algılayamazlar bile çünkü hayatları boyunca ya anne-babaları ya da kocaları her şeyi ödemiştir. Bu bir gerçektir. Onlar için sabahları çocuğunuza granola yedirin demek, Trabzon'un besleyici mıhlaması/kuymağından çok daha havalı ‘cıvalı’dır. Bunlara aldanmayın. Kendi ülkemizde o kadar güzel tariflerimiz, yemeklerimiz var ki bebeklerimizi, çocuklarımızı ilk olarak kültürümüzün yemeklerine alıştıralım.

    Sağlık Bakanlığı, bilimsel geçmişi olmayan kişilerin televizyon kanallarında özellikle çocuk beslenmesi ve gelişimi üzerine programlar yapmasına yasak getirmelidir. Söz konusu olan, çocuklarımızın sağlığıdır. İşin şakası yoktur!

    Anne olan herkes tek çocuğuyla ya da bir kaç çocuğuyla birlikte hemen çocuk sağlığı ve beslenmesi konusunda uzman kesildiler. Sürekli çocuklarının resimlerini koyarak bundan prim yapmaya başladılar. Çocukları az yiyen anneler bunu fırsat bilerek bilimde bir tanımı olmayan “Yemek seçen çocuklar” için Amerika'dan kopya çekilen yemek kitapları ve tarifleri ortaya çıkardılar. Kendilerini şef ve “UZMAN ANNE” ilan ettiler.

    Buradaki örnekleri onlarcasıyla çoğaltabilirim. Ancak Sağlık Bakanlığı'nın bu tarz kişiler için acilen önlemler alması çok önemlidir. Ama en önemlisi sizler, okuyucular olarak bilimsel geçmişi olmayan insanların, çocuklarla ilgili yazdığı kitapları almamalı, sosyal medya hesaplarını takip etmemelisiniz. Bu kişiler okullarda ve dışarıda çocuklar için beslenme ve yemek yapma eğitimleri veriyorlar. Veliler! Okullarınıza gelen konuşmacıların geçmişlerini iyi araştırın. Çocuklarınıza kimler gelip eğitimler vermek istiyor, araştırın. Okul ve şirket yöneticileri! Okullarınıza, firmalarınıza neden sağlıkla ilgili bilimsel geçmişi olmayan kişileri konuşmacı olarak çağırıyorsunuz?

     

     

  •  

    Mart ayında o zamanlar Yeditepe Üniversitesi’nden öğrencim ama şimdi artık diyetisyen olan Pınar Doğanla Ankara’da gittiğimiz “İlk 1000 Gün” adlı kongreden bazı izlenimlerimi ve öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.  Yazımın sonunda Pınar da benim atladığım yerlere eklemeler yapacaktır.  

    • Türkiye’de hala bodurluk çocuklarda büyük bir problem olarak görülüyor çünkü aileler çocuklarının boylarının uzamamasını kilo almamaları kadar endişe etmiyorlar. Bir bebeğin en önemli ilk iki senesinde yeterince besin alamayan çocukların %15’i bodur kalıyorlar. Nedense Türkiye’de hep çocuklar kısa bile olsa eğer kilolularsa sağlıklıdırlar gibi bir algı var. 
    • Ülkemizde 5 yaşın altındaki çocukların %17.9’u hafif kiloludur. 0-5 yaş arası %8.5 şişmandır.  Şişman çocukların sayısı kırsal kesimlere göre büyük kentlerde çok daha fazladır.
    • Her 3 doğumdan ikisi sezaryen olan ülkemizde otoimmün hastalıkların da bağlantılı oranda arttığı görülmektedir. 
    • 2001’de her 14 çocuktan bir tanesinde astım görülürken, 2009’da bu rakam 12’de 1 ve 2014’te 7 çocukta 1’e düşmüştür. Vajinal (normal) doğumda bebek kanaldan geçerek gelirken ilk  bakterilerle orada karşılaşır. Oysa sezaryen doğumda bakterilerle tanışma gerçekleşemez ve mikrobiota çok farklı olur. Aynı şekilde solunum yolları da çok daha gelişmiş bir şekilde dünyaya gelirler.  
    • Dünyanın birçok ülkesinde “Ben korkuyorum, normal doğum yapamam” demeleri üstüne doktorlar hiçbir şekilde taviz vermezler ve gebeyi doğuma hazırlamak için tüm desteği gösterirler. Oysa ülkemizde bunu duyan doktorların bazıları “dert değil, o zaman sezaryen yaparız” diyerek hem anneyi hem de bebeği herşey doğal olabilecekken farklı bir yöne kaymalarına teşvik edebiliyorlar. 
    • Sezaryen doğumlarla birlikte alerji 8 kat artıyor. 
    • Bağışıklık sisteminin kuvvetli olması için ilk sırada normal (vajinal) doğum ve ikinci sırada anne sütügelmektedir.
    • Hatta yapılan çalışmalarda annenin vajinasından doğum öncesi bakteriler toplanıyor ve sezaryenle doğan bebeklerin özellikle yüzüne sürülüyor o bakterilerle tanışması için fakat hiçbir etkisi olmuyor. Bebeğin kesinlikle doğum kanalına girmesi gerekiyor. Bazı anneler “Kaç saat sancı çektim sonra da sezaryene aldılar. Bilseydim en başından sezaryen olurdum” diyorlar. Oysa bebeğin kanala girmiş olması bile onların bağışıklık sistemlerinin kuvvetli olması açısından çok önemlidir.
    • Gebelik öncesinden itibaren iyot eksikliği çok önemlidir. Özellikle Malatya, Ankara ve Kayseri’de gebelere iyot desteği isteniyor. Trabzon %90 ile gebelerde en yüksek iyot oranına sahip olmasına rağmen hamileliğin 2. ve 3. Trimesterinde onlarda bile iyot oranı düşüyor.
    • Türkiye’de obezite oranı %32’ye gelmiştir. Eskiden Amerika’daki obeziteden bahsedilirken şimdi kendi ülkemiz %34’ü obez olan Amerika’ya çok yaklaşmıştır ve bu hızla korkarım ki gerekli önlemler alınmazsa geçme ihtimalimiz de yüksektir
    • Mümkünse 2 yaş öncesi antibiyotik verilmemeli. Antibiyotik adından anlaşılacağı gibi ANTİ-BİYO yani YAŞAM KARŞITI! Atom bombası etkisi gösteriyor ve bağırsakta tüm florayı mahvediyor. 2015’te Amerikan Pediyatri Birliği’nin açıklaması şu yöndedir: “Lütfen parazitleri tedavi etmeyin!” En etkili yöntem vücudun kendi kendini temizlemesi ve parazitleri sistemden atmasıdır. 
    • Şiddete maruz kalan kadınlarda iki kat daha fazla gebelik görülüyor. Ülkemizde 600 bin kız çocuğu okula gitmiyor ve erken yaşta evlendiriliyorlar. 
    • 4 kişilik bir ailede sağlıklı yaşayabilmek için gereken minimum gıda harcaması 1349 Liradır. Oysa ülkemizde asgari ücretin 1300 lira olduğunu göz önüne alırsak ve ailede iki kişi bile çalışıyor olsa, diğer masraflarla birlikte sağlıklı beslenmeye haracayabilecek yeterli bütçe oluşmamaktadır. 
    • Boyu uzayan çocuk sağlıklıdır, kiloya takılmamak gerekir.
    • Ziraat Mühendisliği odası 2012 verilerine göre dünya sıralamasında Türkiye, Çin’den sonra en fazla tarım ürünleri ihracatında uyarı alan ülkeymiş çünkü yılda 33bin pestisit kullanarak (tarım ilaçları) Avrupa ilkeleri içinde birinci sıradaymışız.  

     

     

     Didem Hocam lafı bana bıraktığı için çok teşekkür ediyorum, tabikide bu güzel yazının üzerine bana çok da söyleyecek söz düşmez :)

    Anne karnında 3 milyar kat büyüyen bebek, doğumdan sonra ki 1 yıl içinde de 3 kat daha büyüyormuş. İnsan hayatının hiç bir kısmında bu kadar büyüyüp gelişemiyor ve bu dönemdeki büyüme gelişmesi tüm hayatını etkileyebiliyor.  

    • Araştırmalara göre obez her kişi için normal ağırlıktaki kişilere göre %42 daha fazla sağlık harcaması yapılıyor.
    • Hamilelerde kilo arttıkça birden fazla düşük yapma riski artıyor.
    • Gebelikte elzem yağ asitleri asitlerinin eksikliği, büyüme geriliği, deri anormalilerileri ve infertiliteye sebep olmaktadır.
    • Hamilelik omega 3 ihtiyacının karşılanması için önemli kaynaklarından biri balıktır. Fakat balığın içerebileceği  yer alan kontaminantlardan (Metil civa, poliklorlu bifeniller vb. diğer organik bulaşanlar) dolayı fetüs üzerinde nörotoksik hasarlar oluşmaması için düşük kontaminasyon riski taşıyan balık türleri (alabalık, ringa, mezgit, ton balığı, morina, dil balığı, hamsi, barlam balığı, tekir, kefal, uskumru vb.) diyetlerinde yer almalıdır.
    • Normal (vajinal) doğum ile bebeğin bağırsak florasının sağlıklı oluşmasında büyük bir etkilisi bulunmaktadır.
    • Doğumdan sonraki ilk 6 ay boyunca emzikli annelerin düşük kalorili diyetler ile zayıflamaları kesinlikle sakıncalıdır.
    • Emzirme sürecinde annenin günlük gereksinimine ek olarak 10-20 gram daha fazla protein ve 300-500 kalori arasında fazladan enerji alması gerekmektedir.
    • Emziren kadınların çoğu süt salınımı nedeniyle artan susama hissi yaşamakta ve bu durum günlük sıvı gereksinmesinin artışı ile sonuçlanmaktadır. Yeterli düzeyde anne sütü üretimi için günde en az 8-12 bardak sıvı almaya özen gösterilmedir.
    • Anne sütünü etkileyen faktörler;
    1. Annenin beslendiği yağın kalitesi
    2. Annenin yeterince vitamin açısından yüksek gıdalar tüketmesi
    3. Annenin selenyum ve iyot minerallerini yeterli miktarda alması
    4. Annenin kafein, nikotin ve/veya alkol tüketmesi

     

    • Mersin’de 92 kadın üzerinde emzirmeye ilişkin bilgi ve uygulamaların incelendi çalışmada, geleneksel uygulama olarak annelerin %3.2’sinin ilk emzirme için 3 ezan beklediği, %4.3’ünün kolostrumu (ilk sütü) vermediği, %9.8’inin ilk emzirmeden önce şekerli su verdiği ve annelerin tensel temasın  önemini bilmedikleri ortaya çıkmıştır.

    • Erzurum’da yapılan benzer bir çalışmada, annelerin %23.7’sinin bebeğinin emzirmek için kulağına ezan sesinin gelmesini beklediği, %14.4’ünün kolostrum (ilk süt) vermediği belirtiliyor.

    • Bebeğin sık sık ağlayıp aranmasının sütün yetersizliğini göstermeyebilir. Bundan dolayı yeterli ağırlık ağırlık takibi muhakkak doktorlar tarafından yapılıp ona göre ek bir gıdaya ihtiyaç olup olmadığı karar verilmedir.

    • İkinci aydan itibaren bebek eğer uyanmıyorsa gece beslenmesine gerek yoktur.

    • Ek gıdaya geçişte, bebek destekli oturabilmeli, baş-boyun hareketlini denetleyecek ve besini ağız içinde çevirip yutabilecek gelişimi göstermiş olması gerekmektedir.

    • Bebekler ek gıdaya geçtiklerinde, yemeklerine ekstradan şeker ve tuz eklenmesine gerek YOKTUR.

    • 1 aylık bebeğin mide kapasitesinin sadece bir cevizbüyüklüğündedir.

    • Ağızdan giren yiyeceklerin ‘TATLI’ olduğunu gösteren sinyaller, o besinin içinde şeker olmasa bile otonom sinir sistemin üzerinden insülin salgılanmasının arttırmaktadır. Tatlandırıcılar ile de aynı sinyaller oluşmakta ve insülin salınımı ortaya çıkmaktadır.

    • Bebeklere ve çocuklara sebze ve meyveler mevsimine göre taze ve bekletilmeden, kızartma ve kavurma işlemleri yapılmadan vitamin kayıpları oluşmadan tükettirilmesi gerekir.

    • 1 adet yumurta 1-3 yaş arası çocuklarda protein ihtiyacının %48.4’ünü karşılamaktadır.

    • Yumurta sarısı beyazından daha yüksek oranda besin ögeleri içermektedir. Yumurta  beyazı daha çok su ve koruyucu proteinleri içerir, yine magnezyum, potasyum ve sodyum içeriği sarıdan daha fazladır.

    • Gebeliğin erken döneminde, annenin düşük kolesterol düzeyi, kötü doğum sonuçlarına özellikle erken doğuma neden olduğu belirtildi. Bu dönemde en önemli kolesterol kaynaklarından biride yumurtadır.

    • Yumurtanın çiğ tüketilmemesi gerekir, çiğ yumurtanın enfeksiyon riski taşımaktadır; ayrıca pişmiş yumurtadaki proteinlerin ince bağırsaklarda emilimi ve vücut proteinlerine dönüşümünün daha fazladır.

    • Çin’de yer fıstığı alerjisinin daha az olduğu, bunun sebebininde yer fıstığının kaynatalar yapılmasına bağlı olduğu belirtiliyor.

    • TMMOB Ziraat Mühendisleri odası 2012 verilerine göre Türkiye’de yetiştirilen taze meyvelerin %80’inde, sebzelerin ise %55inde pestisit kalıntısı bulunduğu görülmüş. Ve Türkiye bu rakamlar ile Avrupa’da birinci sırada yer aldığı belirtildi. Bu verilere göre Türkiye, tarım ürünleri ihracatında uyarı alan ülkeler arasında Çin’den sonra ikinci sırada yer aldığı gösterildi.

     

    İlk 1000 günde Didem Hocamın da üzerine basa basa söylediği gibi, vajinal doğum (normal doğum) ve anne sütü dönemin 2 altın kuralı olarak öne çıktığını kongrede de sık sık görmekteydik. Umarım birlikte çok daha bilgili kongreler görmemiz dileğiyle Didem Hocam.

     

  • Aşağı yukarı iki ay kadar önce New York'a, bu dünyadaki en yakın dostlarımdan birisi olan Adele'i ziyarete gittim. Onu her ziyarete gittiğimde çocuklarına hep değişik sağlıklı alternatifler sunduğunu görmemdir.

    Bu gidişimde de farklı bir şey olmadı. Saat farkından dolayı herkes uyurken ben sabah 5:00'te uyandım ve Türkiye saati öğlen 12:00 olduğundan karnım guruldar şekilde buzdolabını açtım. Veee bir de ne göreyim 'hemp milk' diye organik süt var dolabın içinde. Hemen müsli aldım ve bu merak ettiğim süt ile karıştırdım. Tadı gayet güzeldi. Besin değerlerine de bir göz atayım dedim. Ama zaten eğer Adele'in buzdolabında yer alıyorsa sağlıklı olacağından hiç şüphem yoktu.  

    Sabah Adele uyanınca, ilk işim kenevir sütünün dolaplarında ne aradığıydıSurprised 'Yoksa çocukların bundan dolayı mı sürekli mutlu mesut ortalıkta dolanıyorlar?' diye de bir espri yaptım. O da kenevir bitkisinden yapılan bu sütün esasında çok faydalı olduğunu, özellikle bir yaşındaki oğluna verdiğini belirtti. Çocuklar büyürken beyinlerinin gelişiminde yağ tüketimi çok önemli bir rol oynar. Fakat tüketilen total yağın ne tür olduğu çok önemlidir. 1 bardak inek sütündeki doymuş yağ oranı %28 iken marihuana sütünde bu oran sadece yüzde 5'tir. Doymuş yağ tüketiminin vücuda verdiği kalp rahatsızlıkları ve kanser gibi birçok zararlarını göz önüne alırsak ne kadar az doymuş yağ tüketirsek o kadar daha sağlıklı olabileceğimiz de bir gerçektir.

    adele1 adele2      

    İnek sütünde demir bulunmadığı gibi fazla tüketimi de vücuttaki demir emilimini azaltır. Oysa kenevir sütünde çok yüksek seviyede demir de bulunmaktadır. Birçok çocukta demir eksikliği yaşandığını göz önüne alırsak marihuana sütünün başka bir güzel tarafını daha görmüş oluyoruz.  

    Kalsiyum ve protein oranlarının daha düşük olması benim için çok fazla birşey ifade etmiyor, çünkü çocuklar her zaman protein ve kalsiyum ihtiyaçlarını başka gıdalardan kolaylıkla temin edebilirler. Fakat demir ve sağlıklı yağ tüketimini karşılamak çok daha zordur.  

    Henüz Türkiye'de kenevir sütüne rastlamadım. Ama belki bu yazıyı okuyan birisi böyle sağlıklı bir içeceği Türkiye'ye getirtir, ya da burada üretimini hayata geçirir.  

    1 Bardak Kenevir Sütü          1 Bardak İnek Sütü
          110 kalori                               146 kalori
          7 gr yağ                                  8 gr yağ
          1 gr doymuş yağ                     5 gr doymuş yağ
          0 mg kolesterol                       24 gr kolesterol
          1 gr lif                                     0 gr lif
          5 gr şeker                              13 gr şeker
          5 gr protein                             8 gr protein
          %20 demir                             %0 demir
          %2 kalsiyum                          %28 kalsiyum

  • Ebeveynlerden birisinin bile kilolu olmasının kendi çocuklarının da ileride kilolu olma riskini yükselttiğini biliyor muydunuz? Normal kilodaki anne-babaların çocuklarında ise bu risk çok daha düşüktür.

    Genelde hep çocuklar üzerinde annelerin yemek alışkanlıklarının etkileri ile ilgili çalışmalar yapılırken son yıllarda babalar ve çocuklarıyla ilgili olan çalışmalar üzerine yoğunlaşılmıştır. Babaların çoğu zaman annelerden daha etkili olduğu ortaya çıkınca araştırmacılar şaşkınlıklarını gizleyemediler.

    Avusturalya’da okul çağındaki çocuklar arasında yapılan bir çalışmada kilolu veya obez bir babanın ve normal kilodaki eşinin çocuğunun diğer çocuklara göre kilolu olma riskinin dört kat arttığı gözlemlenmiş.Düşünebiliyor musunuz anne-babadan sadece birisi bile kilolu olduğunda çocuklarda kilolu olma riski dört kat artıyor? Bir de anne-babanın ikisinin de kilolu olduğunu düşünün, bu risk katlanarak artıyor. Bir çok çalışmada anne-babası kilolu olan çocukların %80’inin de kilolu veya obez oldukları saptanmıştır.

    Fransa’da ergenler ve babaları ile ilgili yapılan bir çalışmada ise babaların yemek alışkanlıkları ile ilgili çocukların üzerinde annelerinden daha etkili oldukları saptanmıştır.

    En son Amerika’da 2015 senesinde okul-öncesi (3-5 yaş aralığı) çocuğu olan 150 baba ile yapılan çalışmada babaların en az bir öğünü çocuklarıyla yemeleri ve haftasonları anneyle birlikte çocuklarıyla vakit geçirmeleri şart koyulmuş. Bunun yanı sıra babalar fiziksel aktiviteyi artırmışlar ve porsiyonlarını ufaltmışlar. Çocuklarda birebir fiziksel akitvitede artış ve yemek porsiyonlarında azalma görülmüş. Bundan dolayı babaların da çocukların sağlıklı yaşam ve fazla kiloları üzerindeki belirgin etkilerini yabana atmamak gerekir.

    Babalar! “Nasıl olsa anne çocuğumuza bakıyor. Ben ne istersem yer, içerim, koltukta televizyon karşısında da mayışır kalırım” demeyin.

    Siz çocuğunuza “Kola” içme derken yanında içiyorsanız, “Patates kızartması” yeme derken yiyorsanız çocuğunuzdan bunları yiyip içmemesini bekleyemezsiniz. Çocuk sizden ne görüyorsa onu yapacaktır. Sağlıklı, ideal kiloda ve spor yapan çocuklar istiyorsanız önce kendinizden başlamaya ne dersiniz?!

     

  • Kinoa Sizce Mucize yiyecek mi? Her derde deva mı? 

    Obezite Vakfı'nın Kinoa kilo verdirir(!) ‘Kamu Spotunu’ gören Didem Hocam hemen beni arayıp heyecanlı bir ses tonuyla şöyle dedi: "Pınar bir yazı yazmalıyız. Araştır bakalım kinoanın yetiştiği ülkelerde obezite oranı nedir? Kinoa eğer zayıflatıyorsa bu ülkelerde herkesin incecik olması gerekir!" Onun üstüne çok detaylı araştırmaya başladım. Hatta sırf hocamın sorduklarıyla kalmayıp kinoayı bizim ülkemizde yetişen başka gıdalarla da karşılaştırdım.

    Kinoa, And Dağları üzerinde yetiştirilmektedir.  Bu dağlar Venezuela'dan başlayıp Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya üzerinden devam ederek Arjantin ve Şili'nin Patagonya topraklarında sona erer. Bu kadar uzakta yetişen bir bitki nasıl olur da biz Türklerin doğasına uygun olup bizi zayıflatabilirdi, özelliği neydi Kinoanın?

    Peki kinoa yetişen ve bu besin ile beslenen ülkelerdeki insanlar acaba bizden daha mı zayıflar?

    Örneğin aşağıdaki görsellerde de gördümüz gibi kinoa ile beslenen ülkelerden biri olan Şili bizden daha çok obez bireyi barındıran bir ülkedir. Kilo vermemizi etkileyecek tek bir besin grubu olması mümkün değildir. Hiç bir besin mucizevi değildir.

    Kinoanın besin değerleri açısından oldukça zengin bir besin olduğu tabii ki de bir gerçektir ama buğday, bulgurdan farkı nedir, ya da nohut ondan daha fakir bir besin midir diye baktığımda işte sonuçlar şöyle;

    1 porsiyon kinoa (185 gram)  157 kkal karbonhidrat, 32 kkal yağ ve 32 kkal protein

    1 porsiyon buğday tohumunda (115 gram) 225 kkal karbonhidrat, 93 kkal yağ ve 95 kkal protein

    1 porsiyon bulgur (182 gram) 127 kkal karbonhidrat, 3.7 kkal yağ ve 20 kkal protein

    1 porsiyon nohut  (165 gram) 183 kkal karbonhidrat, 35.6 kkal yağ ve 50.4 kkal protein içermektedir.

     

    Nohut ile kinoayı karşılaştırdığımızda 1 porsiyon nohut günlük lif ihtiyacımızın %50 sinden daha fazlasını 1 porsiyon buğday tohumu %61ini, 1 porsiyon kinoa ise günlük lif ihtiyacımızın sadece %21 karşılamaktadır.

    Başlıca vitamin, mineral içeriği olarak karşılaştırıldığında 1 porsiyon nohut folik asit ihtiyacımızın %70i ni  1 porsiyon buğday tohumu %81ini karşılarken, kinoa sadece %19unu karşılamaktadır. Ya da B1 vitamininden zengin olan buğday 1 porsiyonunda günlük ihtiyacımızın %144 karşılarken, kinoa günlük ihtiyacımızın %13’ünü karşılamaktadır

    Peki tüm bu değerlere bakınca neden bizim topraklarımıza ait olan besinler varken başka ülkelerde yetişen besinlerin mucize olduğunu düşündüğümüzü anlamış değilim. İnsanın yaşadığı bölgede tüm isteklerini karşılayacak kadar besin sunulmuştur. Tekrarlıyorum hiç bir besin bir diğerinden üstün ya da mucizevi değildir. 

    Kinoa üretimi artık iç piyasaya giriş yaptığından bunun bir türlü reklamını yapıp pazarlamaları gerekiyor. En güzel ve insanların en zayıf noktası olan "kinoa kilo verdirir" ile herkesin gönlünü fethetmeye hazır bir pazarlama tekniği ile karşı karşıyasınız. 

    Zaten ülkemizde yetişen kinoa da melezlenip yetiştirilebiliyor çünkü bizim ülkemizde And Dağlarındaki koşullar bulunmamaktadır. Kinoa, doğal haliyle Türkiye'de yetişememektedir. Oysa dünya üretiminde üçüncü sırada yer aldığımız nohutun kinoadan eksik kalır yanı yoktur.

    "Kinoa yağ yakar" diyor kamu spotunda. Peki bununla ilgili bilimsel makale ve çalışmalar var mı? Tabii ki hayır. Zaten lütfen bu tür söylemleri kulak ardı ediniz. Hiçbir gıda yağ yakmaz. Biraz anatomi bilen herkes insan vücudunun böyle işlemediğini bilir. 

    Bilinçli tüketiciler olalım ve Didem Hocam'ın dediği gibi "satır aralarını iyi okuyalım. Neden sürekli bir gıdanın reklamını yapıyorlar?" diye sorgulayalım.

    Herkese sağlık dolu günler dilerim.

     

     

     

  • Didem Kanca Üstay'ın 30/12/2017 tarihinde basında çıkan yazısı aşağıda yer almaktadır.

    Tüm dünya çocuklarda obezite oranı için alarm veriyor. Bunun altında yatan sebebin şekerli, hazır gıdalar tüketimindeki artıştan ziyade, çocukların 'yemek' algısı ile oynanması olduğunu belirten Didem Kanca Üstay soruyor: Neden sürekli yemek düşünür olduk? Evde çocuklar için özel tariflerde yemekler hazırlanmalı mı? Çocuklar yemek yapmayı öğrenmeli mi? Çizgi filmler ve çocuk kitapları yemek konusunda nasıl mesajlar veriyor?

    Doğru beslenme algısının çocukluk yaşlarda edinildiğini belirten Didem Kanca Üstay, yemek yemeğe ikna etmek için çocukları ekran başına geçirmenin obeziteyi tetiklediğini, onlara sosyal medyada gördüğümüz ‘özel tarifler’ hazırlayalım derken geleneksel ‘tencere yemeğimizden’ uzaklaştığımızı, marketlerde abur cubur için ağlayan çocukların aslında şeker bağımlısı olduğunu söylüyor.

    Peki medya acaba yemekle ilişkimizi nasıl bir hale getiriyor? Çocuklar izledikleri çizgi filmlerle, okudukları kitaplarla, okullarda ya da özel merkezlerdeki atölyelerle yemekle ilgili nasıl bir fikre sahip oluyorlar? Beslenme Uzmanı Didem Kanca Üstay değerlendirdi:

    Sizin de dikkatinizi çekti mi? Son zamanlarda televizyon programları, sosyal medyadaki paylaşımlarımız, alışveriş merkezlerindeki etkinlikler… Her yerde yemekle ilgili bir şeyler karşımıza çıkıyor. Algımızı bozan bu yemek bombardımanı sürekli yemek yemeyi düşünmemize yol açıyor. Bu nedenle sürekli acıkıyoruz ve ekran başında yerken de ne yediğimizin farkına varıyoruz ne de doyduğumuzun.

    Çocukları bile müşteri haline getiren yemek atölyeleri, televizyonlardaki yemek yarışmaları, sosyal medyada yemek fotoğrafları, medyada çocuklara özel yemek tarifleri (ki çocuklara özel tarif yoktur eğer çocuğunuzda herhangi önemli bir rahatsızlık yoksa) büyükler için sağlıklı yemek tarifleri, diyet tarifler… Sürekli yemek düşünür olduk. Üstelik bu ‘sağlıklı’ yemek önerileri herkesin derdi oldu; sosyal medya anneleri bir sertifika ile beslenme uzmanı oldu, yemek kitabı yazdı.“Çocuklarınıza keçiboynuzu unundan cupcake yapın, kinoalı waffle yedirin, sabahları avokadolu yumurta pişirin, somon köfteleri yapın” demeye başladılar. Peki burada nasıl bir sorun var? Bu paylaşımları gören anneler panik halinde“Çocuklarımıza az mı yediriyoruz, yanlış mı yediriyoruz?” endişesine kapıldı. Üstelik birçoğumuz waffle nedir bilmezken, somon balığı alamazken… Yine üstelik bu tariflerin geleneksel ve yöresel beslenme alışkanlıklarımızla hiç alakası da yokken… Bütün bu önerileri verirken de ‘bence en iyi beslenme türü bu’ diyorlar ki bilimde ‘bence’ diye bir şey yoktur. Bilim herkes için doğruyu aradığı için bilimdir. Medyadaki bu algı oyunu ise sadece parayı hedefler, ülkemize sürekli ithal ürünler getirmeye çalışarak üretimimizi ve dolayısıyla ekonomimizi bozmaya oynar.

    Bakın bir zamanlar Amerika Dışişleri Bakanı olan Henry Kissinger ne demiş: Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri kontrol edersiniz. Yemeği kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz. Bugün Amerika %65-70 obezite oranına sahip, bugün AVM’lerdeki engelli park yerlerine obez kişiler araba park etme hakkına sahip. Yani obezlere engelli statüsü verildi. Kendi toplumunu bu hale getiren bir ülke bizim çok mu iyiliğimizi istiyordur sizce? Oralardan gelen kopya tariflerle, televizyon programlarıyla insanlarımız iyice uyutulduğu gibi sürekli ‘yemek’ düşündürtülüyor. İşin en acı kısmı da bu; artık bebekler de müşterileri oldu. Anne babalarda korku yaratıp, bebeklerini daha çok beslemeleri gerekirmiş gibi bir algı yerleştiriliyor.Oysa yemek, doğadaki tüm canlılar gibi acıkıldığında yenilen, doyulduğunda bırakılan, temel içgüdülerimize kulak verdiğimiz bir olgu olmalıdır.

    Çocuklara yönelik yemek atölyelerine gelince… Bu etkinlikleri ‘çocuklar yemek yaparken sabretmeyi öğrenir, takım ruhu edinir, çocuğun motor gücü gelişir’ gibi argümanlarla faydalı bir şekle sokmaya çalışıyorlar. Tabi buralarda ayşe kadın fasulye, kabak yemeği, tarhana çorbası yapmak öğretilmiyor; cupcake, cookie, waffle gibi bizim kültürümüzün yemeklerinden uzak formlar gösteriliyor çocuklara.

    Çocuk yarım saatte kek pişirirken sabretmeyi öğrenmez. Bunun için size daha güzel bir formülüm var; eğer çocuğunuza sabretmeyi öğretmek istiyorsanız ona küçük bir sebze bostanı yapın (artık evlerde de yapılabiliyor), çocuğunuz bostana bir fide eksin, her gün onu sulasın, büyümesini beklesin. Sonra da ürettiği ürünü pişirmeyi öğrenebilir. İşte asıl sabretmek budur.

    Çocuk yaşta aşçılık öğrenmenin de doğru olmadığını düşünüyorum. Sanat, spor, bilim gibi dallarla bu yaşta ilgilenmesi gerekirken, yemek yapma üzerine uzmanlığı her yaşta edinebilecekken diğerleri için geç kalmayın. Bırakın takım ruhunu, motor becerilerini geliştirmeyi kek yaparken değil spor yaparken, sanatla uğraşırken, bilimsel etkinliklerde yapsın.Atatürk'ün dediği gibi “Milletimizin güzel sanatlar sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.” Çocuklarınızla beraber yemek konusunda yapabileceğiniz en iyi şey akşam yemeği yaparken yanınızda tutmak ve siz ne yiyorsanız onu yedirmek. Onu yurtdışından devşirme formüllerle obez hale getirmeyin.

    Atamızın söylediği şu söz de çok manidardır:“Spor, yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlâklısını severim.” Yani onları çağımızın hastalığı hareketsizlikten kurtarın. Bu, ona kek yapmayı öğretmekten daha faydalı.

    Böyle gidersek 10 sene sonra çok daha fazla ciddi oranda çocuklarda obezite etkisini göreceğiz. Bırakın çocuklar koşsunlar, oynasınlar, tiyatroya gitsinler, resim yapsınlar ama yemek yapmasınlar. Yemek, acıktıklarında yedikleri bir şey olsun.Yemek eşittir eğlence, yemek eşittir oyun olmamalı. Hiçbir bilimsel makale demez ki çocuklarınıza yemek yapmayı öğretin, çok faydalı diye. Olan makaleler de çocuklara sağlıklı sebze yemekleri yapmanın faydalarından bahsederler. Ama bizim kültürümüzde zaten tencere yemeği evlerde genelde yapılır. Bu çalışmaların yapıldığı ülkeler genelde Amerika ve İngiltere gibi çocuk obezitesinin yüksek olduğu yerlerdir ve önlem ya da durdurma amaçlı yapılmaktadır.

    Avrupa Birliği'nde 2008'de 6-9 yaş arası her 4 çocuktan birisi kilolu ya da obez iken 2010'da bu rakam her 3 çocuktan birisi olmuştur.

    PEKİ NELERE DİKKAT ETMELİ?

    1. Çocuklara 1 yaşından itibaren evde ayrı yemek pişirilmez

    2. Evde ev yemeği verilir

    3. Sağlıklı kek, poğaca diye bir şey yoktur. Çocuklarınızı bu gıdalara alıştırmayın. Evde ona kek yerine meyve, kuru meyve, yoğurt, yaşına göre çerez verin.

    4. Eve abur cubur almayın. Dışarıda yeterince yiyorlar. Ev tamamen sağlıklı bir ortam olmalı

    5. Okullardaki menüler çok daha sağlıklı olmalı ve bazı özel okullarda açık büfe konsepti kaldırılmalı

    6. Çocuklara yönelik yemek atölyelerine çocuklarınızı götürmeyin, onun yerine sanatsal ya da spor faaliyetlerinde zaman geçirsinler.

    7. İthal ürünlere özenmeyin. Yerel ve yöresel yemekler yedirin.

    8. Başka annelere prim vermeyin. Onlar da sadece sizin gibi anneler ve çoğu zaman yurtdışında sertifika aldık diye beslenme uzmanı olduklarını söylüyorlar. Bu konuda gerçek uzmanlara kulak verin.

    9. Gösterişli tariflerden uzak durun. Çocuklara gıdaları ne kadar yalın halinde verirseniz o kadar daha fazla o tatlara alışacaklar.

    10. Rahat olun ve yemek odaklı yaşamayın.

    Son verilere göre Türkiye’nin %22si obezdir ve %34 de fazla kiloludur. Yani her iki kişiden birisi ya fazla kilolu ya da obez oldu. 2014 verilerine göre de 15 yaşındaki çocukların %12’sinin fazla kilolu olduğu belirlenmiştir. Son 3 senede muhtemelen bu rakam daha da artmıştır. Gidişat bu kadar vahimken çocuklara yemek atölyeleri uygulanmasının çok yanlış olduğu kanaatindeyim. Ufak yaşlardan algılarına yemek iyice yerleştiriliyor.

    Bunların yanında çizgi filmler ve çocuk kitapları da doğru seçilmeli. Size bir örnek vereyim bir çocuk kitabında aynen şu yazıyor: Patates kızartmasıyla köfte olsa ne iyi olurdu. Herkes çikolatalı pasta, patates kızartması, dondurma ve doyasıya oynamaktan çok mutlu olacağını söyledi.

    Daha bunun gibi nice örnekler var. Aynı şey çizgi filmler için de geçerlidir. Mesela bir çizgi filmde uçaklar gelip kocaman bir waffle yapıyorlar ve üzerine çikolatalı sos döküyorlar. Başka bir bölümünde dondurma yapıp üstünü şekerlemelerle dolduruyorlar. Farklı bir çizgi filmde, ayı arkadaşlarına yemek yapmak için mutfağa giriyor. Bir sürü sağlıklı meyve sebze gösteriyor, arkadaşları “hayır onlar çok kötü” diyor. En sonunda ayı mutfağa girip kurabiyeler yapıyor. Hepsi iştahla yiyor. İşte çocuklarımız bunları izliyor.

     

     

  • Bir önceki yazımın, konferanstan neler konuşulduğunun devamıdır:

    6. Bebeklerin özellikle doğdukları ilk birkaç hafta içinde kolik yani sancı çekmelerinin sıkça görüldüğü.Yapılan araştırmalarda Kangaroo mother care (kanguru anne bakımı) tekniğinin bebeklerdeki sancıyı ve buna bağlı ağlamaları azalttığı

    Kanguru anne bakımı - bebeğin teniyle annenin teninin birbirine değmesidir. Annenin bebeği kendi göğüs kısmına çıplak bir şekilde dayaması ve bebeğin sırtını örtüyle kapatmasıdır.

    7. Yapılan klinik çalışmalarda alerjik rhinitis (burun yangısı) olan çocukların yüzde 15.38'inde yumurta beyazı ve yer fıstığına karşı, yüzde 23'ünde inek sütüne alerjileri oldukları saptanması

    8. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde fakir bölgelerde yapılan klinik araştırmalarda çocukların reklamlardan dolayı fast-food yemeklerin ev yemeklerinden daha sağlıklı olduklarına inandığı çünkü eğitim seviyesinin oldukça düşük olduğu.

    9. Moringa Oleifere (malunggay) bitkisinin kilolu çocuklardaki yüksek kolesterolu kayda değer şekilde düşürdüğünün klinik çalışmalarda ortaya çıktığı. Bunun nedeninin yüksek oranda antioksidan içeren fitokimyalardan kaynaklanabileceği.

    10. Obez çocukların yüzde 10.6'sında hipotiroidi görüldüğü.

    11. Klinik çalışmaların, çocuklarda D vitamini düşüklüğü ve metabolik sendrom arasında bağlantı olduğunu saptaması. Yeterli D vitamini içeren gıdalar tüketerek ve güneşe çıkarak metabolik sendromun önlenebileceği. 

    Metabolik Sendrom (bunlardan üçünün bir arada olmasına verilen isimdir) - karın bölgesinin yağlanması, yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, yüksek trigliserit ve düşük HDL (halk dilinde iyi kolesterol diye adlandırdığımız)

    12. Yapılan araştırmalarda hamilelikte sigara kullanımının, bebek düşürme ve az kilolu bebek doğurma riskini belirgin şekilde yükselttiği.

    13. Vücuttaki iyi bakterilerin öneminin diğer organlardan daha az olmadığı. Kalbimiz ortalama 0.370 kg, beynimiz 1.36 kg ve karaciğerimiz 1.8 kg ağırlığındayken iyi bakteriler de 1.59 kilodur. En fazla probiyotiğin anne sütünden bebeğe geçtiği.

    14. Kaliforniya eyaletinde Afganistan ve Irak'tan dönen askerleri tekrardan topluma kazandırmak amacıyla (yaşadıkları travmaları azaltabilmek adına) organik tarım alanları yaratıp onların bu alanda gelişmelerini sağladıkları. Aynı zamanda çiftçilerin yaşlandığı ve yerine yeni nesilden çok daha az çiftçilik yapmak isteyen olduğundan vesileyle bu alanda tekrar gelişme sağlanmaya çalışıldığı. 

  • Çocukluk Çağı Obezitesi ve Besinleri Tüketirken Kullandığımız Plastikler..

    Günümüzde artan çocukluk çağı obezitesinin önlenmesinde çocukların tükettiği besinler kadar nerede, ne ile, nasıl kullandıkları da oldukça önemlidir.

    Çocuklarımızı sağlıklı biberon, tabak, kaşık ile mi besliyoruz acaba yoksa plastik şişelerde, kaplarda mı? Karşımıza çıkabilecek ciddi sağlık problemlerinin farkında mıyız?

     Peki bu büyük problemin ismi ‘BPA’ (Bisfenol A) desem. BPA hormonal olarak zarar verebilen oldukça tehlikeli bir birleşiktir. Aklınıza bu kötü düşmanın anne karnındaki bebeğin bile ileriki dönem yağ dokusuna etkisi olabileceği gelir miydi? 2016 yılında tamamlanan uzun yıllar süren bir çalışma ile plastiklerin içinde yer alan BPA birleşiğinin, anne karnından 7 yaşına kadar takip edilen 1200 çocuk üzerindeki etkileri gözlemlenmiş. Çalışmada çocukların ve gebe annelerin idrar tahlilleri ile BPA olan maruziyetleri ölçülmüş. Çalışma sonucunda anne karnından 7 yaşına kadar olan dönem içinde BPA maruziyetinin doğrudan bel çevresi, vücut yağ oranı artışı ile ilişkili olabileceği görülmüş. Ayrıca bu durumun kız çocuklarında daha etkili olduğu da belirtilmiş.

     

    Mayo Klinik verilerine göre BPA korunmak için;

     1) Plastik alırken etiket okumak önemli bir yer tutuyor; 3 ve 7 numaralı geri dönüşüm işareti olanların BPA içerme olasılığı bulunmaktadır.

    2) Plastik kap, kase, şişe.. mikrodalga ya da bulaşık makinasına konulduğunda BPA ortaya çıkabilmektedir.

    3) Son olarak da konserve besinlerin BPA içeriği yüksektir, olabileceğinden uzak durulması iyi bir tercih olacağı belirtilmektedir.

  • ‘Çocuklarda hiperaktivite ve obeziteyi tetikliyor’

    Son yıllarda çocuklarda sıkça görülen 'hiperaktivite' sorunu, anne babaları endişelendiriyor. Peki çocuklarda hiperaktivite sorununu tetikleyen şey, onlara yedirdiğimiz gıdalarda gizli olabilir mi? Beslenme uzmanları uyarıyor!

    Bugün şeker fabrikalarının özelleştirilmesi tartışılırken, halihazırda birçok paketli gıdada kullanılan mısır şurubunun tehlikeleri tekrar konuşulmaya başlandı. Mısır şurubu ile ilgili en büyük ve en bilinen tehlike obezite ve diyabet… Peki mısır şurubu nedir, nasıl elde edilir, neden zararlı, en önemlisi de çocukların sağlığını nasıl etkiliyor? Didem Kanca Üstay ve Pınar Doğan konu ile ilgili önemli bilgiler verirken, mısır şurubu ve çocuklarda hiperaktivite sorunu ilişkisine dikkat çekti.

    Mısır şurubu olarak da bilinen glikoz-fruktoz şurubu, mısır nişastasının kimyasal işlemlerden geçirilmesiyle elde ediliyor. Hazır gıdalarda kullanılan bu şuruplar maliyeti düşük ve daha tatlı olduğu için gıda sanayisinde kullanılıyor.

    Sürekli yemek yeme hissi uyandıran, tokluk hissini körelten ve böylece obezite, siroz, kolesterol ve diyabet gibi hastalıklara davetiye çıkaran mısır şurubu tehlikesine karşı, ambalajlı gıdaların içindekiler bölümünde glikoz- früktoz şurubu yazısına dikkat etmeniz gerekiyor.

    MISIR ŞURUBU HANGİ ÜRÜNLERDE KULLANILIYOR?

    Mısır şurubu bugün paketli gıdaların çoğunda yer almaktadır. Belki de etiket okuma alışkanlığımız olmadığından tükettiğimiz besinlerde olduğunun farkında bile değiliz.Gazlı içecekler, şekerlemeler, çikolatalar, bal, meyveli yoğurtlar, aromalı sütler, bisküviler, kahvaltılık gevrekler, ketçap, barbekü gibi soslar, kahve aromalarının çoğunun içerinde bulunmaktadır. Hatta artık dışarıdan aldığımız çoğu baklava, lokum, badem/fıstık ezmesi, kurabiye, kek gibi tatlılarda da kullanılıyor. Bundan dolayı halkımıza her daim ev yapımı yemekler yemelerini ve paketli gıdaların içerik kısımlarını dikkatle okumalarını öneriyoruz.

    Çoğunlukla, doğal tadın korunmasının ve orta seviyede bir tatlılığın arzu edildiği gıdalar ile konservelerde %42'lik; alkolsüz içecekler, dondurma ve tatlılarda %55'lik fruktoz şurubu ve çok az bir tatlandırıcı ile yüksek şeker tadının istendiği gıdalarda %90'lık fruktoz şurubu kullanıldığı bilinmektedir.

    “SÜT İÇMİYORSA, AROMALI SÜT İÇİRMEYİN”

    Yukarıda saydığımız gazlı içecekler, şekerlemeler, kahvaltılık gevrekler, aromalı sütler maalesef çocukların sıklıkla tükettiği besinlerdir. Bu sebeple çocukların yedikleri gıdalarda kullanım oranı da oldukça yüksektir. Her zaman üzülerek değindiğimiz konulardan birisi de ailelerin süt içmeyen çocuklara süt içmeleri için aromalı süt vermeleridir.Eğer çocuğunuz süt içmiyorsa bu hiç dert değildir. Kalsiyumu farklı gıdalardan temin edebilir ama aromalı sütlerin hepsinde şeker ve katkı maddeleri vardır.

    TÜRKİYE’DE ÇOCUKLARIN YÜZDE 50’Sİ GAZLI İÇECEK TÜKETİYOR

    Çocukların bu gibi besinleri tüketim sıklığına bakılan geniş çaplı bir araştırma yapılmıştır. Bu çalışmaya göre; Sağlık Bakanlığının, “Türkiye Çocukluk Çağı (7-8 Yaş) Şişmanlık Araştırmasına (COSI-TUR)” göreçocukların %50.2'sinin haftada 1-3 kez gazlı içecek tükettiğini göstermektedir. Yine aynı çalışmada çocukların %55'inin haftada 1-3 kez şekerli barlar ve/veya çikolata tükettiği de belirtilmektedir. Bu veriler aslında çocukların sıklıkla bu besinlere maruz kaldığını göstermektedir.

    YÜKSEK ŞEKER İÇERİĞİ, HANGİ HASTALIKLARI TETİKLİYOR?

    Yeni yapılan derleme çalışmalar, şeker içerikleri yüksek içecek ve yiyeceklerin çocuklarda ve yetişkinlerde ciddi kilo artışlarına sebep olduğu ve insan sağlığı için ciddi bir tehdit olduğunu vurgulamaktadır.Obezite, beraberinde tip 2 diyabet, kalp damar hastalıkları, metabolik sendrom, kanser gibi hastalıklar gibi hastalıklara da davetiye çıkarır.

    MISIR ŞURUBUNDA CIVA TEHLİKESİ

    Ayrıca yüksek fruktozlu mısır şurubunun sağlık açısından en önemli zararlarından birisi de cıvadır. Üretimi süresince cıva bulaşımı olmaktadır. Cıva, sinir sistemimizi olumsuz bir şekilde etkilemekle beraber yapılan çalışmalarda, karaciğer, böbrek ve sinir hücrelerine zarar verebildiği görülmüştür.Cıva, özellikle çocuklarda çinko kaybına yol açar. Çinkonun çocuklarda zihinsel ve fiziksel gelişimi büyük oranda etkilediği yapılan çalışmalarda gözlemlenmiştir.Bugün yapılan birçok çalışmada hiperaktif çocuklarda çinkonun eksik olduğu ve çinko takviyesi yapıldığında olumlu etkileri görülmüştür. Bu durumda insanın aklına “Acaba hiperaktif çocuklarda bu tarz ürünlerin tüketimi daha fazla olabilir mi?” sorusu geliyor. Ya da hiperaktif çocukların olmasının sebebi bu olabilir mi? Her halükarda çocuklarımızı bu tarz ürünlerden uzak tutmamız gerekir. Yakın zamanda mağazalarda özellikle ödeme noktalarına konulan şeker ikramlarının kaldırılması için bir kampanya başlatmıştık.Firmaların ve Sağlık Bakanlığı'nın bu konuya çok daha duyarlı yaklaşmaları gerekir.  Çocuklarımıza oyuncak, elbise almaya gittiğimizde bu tarz ürünlerle hiçbir şekilde karşılaşmamız ve onların algılarına yerleştirmememiz gerekir.

    Ayrıca geniş kapsamlı, tüm dünyada çocuklarla, yapılan bilimsel çalışmalarda şekerin, özelliklefruktozun birebir obeziteyle ilişkilendirildiği gözlemlenmektedir.

    ŞEKERİ DE SINIRLAYIN!

    Yüksek fruktozlu mısır şurubu da diğer şekerler kadar tehlikeli ve sistemimiz için fazla tüketimi oldukça çok zararlıdır. Mısır şurubu yerine doğal şeker kullanılabilir. Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekir. Ben bunu şöyle ifade ediyorum: Yağmurdan kaçarken doluya yakalandık. Sonuçta şeker zaten o kadar zararlı ki yani mısır şurubu yerine şeker yiyin derken ne demek istediğimize de dikkat edelim. Bütün olarak şekeri rutin beslenmemizde limitleyelim. Çocuklarımıza paketli hazır gıdalar vermeyelim. Tabii kendimiz de tüketmeyelim.

    MISIR ŞURUBU, SÜREKLİ AÇLIK HİSSİ VERİYOR

    Fruktoz tüketildiğinde, glikoza göre kan şekerini daha az yükseltir ve insülin salınımı daha az olur. İnsülin daha az salındığında doygunluk hormonu dediğimiz leptin daha az salgılanır.Buna bağlı olarak da leptin salınımı yeterli olmadığı için açlık hormonu olan grelin salınımı da beklenen kadar durdurulamaz (Hatta açlık hissini arttırdığını söyleyen çalışmalar bile bulunmaktadır.) Tüm bunları da özetleyecek olursak fruktoz tüketimi daha az tokluk hissi oluşturmaktadır ve daha çok yemeğe teşvik etmektedir. Çalışmalar bu sebeple de kilo alınımı ve obeziteyi daha çok tetikleyeceği üzerinde durmaktadır.Ama unutulmaması gereken konu ise şeker de bir o kadar etkilidir. İkisinin de uzun süreli kullanımı obezite, tip 2 diyabet, kalp damar hastalıkları ve metabolik sendroma yol açabilmektedir.

    Dünya Sağlık Örgütü'nün çocukları yüksek fruktozlu mısır şurubundan uzak tutma hedefleri bile sayfalarında yer almaktadır. Bunlar:

    1. Sınıflarda okulların liderliğinde sağlıklı beslenmeyi öne çıkarmak.

    2. Okullarda gazlı/meyve suları gibi içeceklerle ilgili kurallar koymak

    3. Okullarda yiyecek/içecek otomatlarını kaldırmak

    4. Okullarda çocuklara içebilecekleri ücretsiz su imkanları tanımak

    5. Tanıtım kampanyaları düzenleyerek halk sağlığı eğitimi vermek

    6. Şekerle tatlandırılmış içeceklere vergi koymak

    7. Gıda firmalarına, şekerle tatlandırılmış içeceklerin şeker oranını düşürmeleri için zorunlu yasalar getirilmesi

    8. Televizyonda ve diğer medya kanallarında şekerle tatlandırılmış içeceklerin reklamlarının yapılmasına kısıtlamalar getirilmesi (sosyal medya, gazete vs)