sağlıklı beslenme

  • Sütle ilgili uzun yıllardan beri tartışmalar devam eder. Geçenlerde yaşam koçu olan arkadaşım Hakan Arabacıoğlu bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı yazmış. Ben de bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Yazıyı okuduktan sonra süt içmeli mi yoksa içmemeli mi seçimini de sizlere bırakıyorum. Sağlık dolu günler sizlerle olsun.
    Hakan Arabacıoğlu'nun farklı ve bilgilendirici yazıları için www.zestcoaching.com sayfasından faydalanabilirsiniz.

    İşim sorgulanmayanı sorgulatmak...

    Merhaba,

    Birçoğumuzun nedenini veya gerçekliğini hiç sorgulamadan kabul ettiği o kadar çok şey var ki hayatımıza yön veren.

    Milyoner Aklın Sırları adlı kitaptan küçük bir alıntı yaparak başlayayım:

    Kadının biri akşam yemeği için jambon pişirirken jambonun her iki ucunu da kesiyormuş. Bunu görünce şaşıran kocası, neden iki ucu da kestiğini sormuş. Kadından "Annem böyle pişirirdi" cevabını almış. Rastlantı bu ya, kadının annesi o gece onlara yemeğe gelmiş. Kendisine jambonun neden her iki ucunu da kestiğini sormuşlar. O da "Annem böyle pişirirdi" demiş. Sonuçta anneanneye telefon ederek aynı soruyu sormuşlar, anneannenin cevabı ne olmuş dersiniz? "Çünkü tencerem çok ufaktı!"

    Yıllar önce epey araştırdıktan sonra sütle ilgili bir çeviri yapıp internette bir iki e-posta grubuna göndermiştim. Çeviri kısaca süt ve süt ürünlerinin sağlığa faydalı değil zararlı olabileceğini anlatıyordu. Ana çıkış noktası da doğaydı. Doğada hiçbir hayvanın başka bir hayvanın sütünü içmiyor. Ergenlikten sonra süt içen hayvan bulunmuyor. İnsan vücudunda sütü sindiren enzim ergenlikten sonra vücut tarafından neredeyse hiç üretilmiyor. O zaman biz niye içiyoruz?

    Böyle nedeni veya gerçekliği hiç sorgulanmadan kabul edilen o kadar çok şey var ki hayatlara yön veren. Sütü sevmediği, midesi gaz yaptığı halde süt içen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz... Neden? Süt iyidir dendiği için. Jambonu pişirirken iki ucunu kesen insanlar var. Neden? Annesinden böyle gördüğü için.

    Dev endüstriler tarafından mesaj bombardımanına tutulduğumuz, biraz da neyi niye yaptığımızı unuttuğumuz bir dönemi yaşıyoruz. İşte benim işim, sorgulanmayanı sorgulatmak. Neden yaptığınızı bilmediğiniz ezberlerinizi bozmak... Kendinizi ortaya çıkarmak... Ne istediğinizi size keşfettirmek ve onu yapmanıza destek olmak...

    Sevmediğiniz halde, sağlıklı dendi diye içtiğiniz sütü bırakma zamanı artık...
                                                                                                      Hakan Arabacıoğlu

  • Bana gelen danışanlarımın bazıları, doğu ve güneydoğu Anadolu'ya iş veya gezi için gittiklerinde (özellikle Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin) yediklerine dikkat etmekte zorlandıklarını söylerlerdi. Tabii, hani atalarımız boş yere dememişler: 'Bekara karı boşamak kolay' diye Aynı hesap, ben de 'sadece kebap yiyin, diğer mezelere dokunmayın' diye tavsiyelerde bulunuyordum. Meğer ne boş tavsiyelermiş bunlar. Oralara gidince, öyle nazik nazik 'Yok, ben sadece kebap yiyeceğim' demekle olmuyormuş. Önünüze bir ordu nefis gözüken ve kokuları da bir o kadar harika olan yemekler konulunca, insanın nefsine hakim olması da bir o kadar zorlaşıyormuş. Ben de bunu Ekim 2010'da eşim ve büyük bir arkadaş grubuyla Mardin-Urfa gezisine gittiğimde anladım.

    Dört günlük seyahatimiz boyunca görsel ve tarih açısından gözlerimiz ve bilgi dağarcığımızın doyduğundan daha dazla sanırım midelerimiz doyduSmile

    Seyahate çıkmadan önce herkes bana 'Aman Didem, oralarda yemekler çok güzel oluyor, gitmeden birkaç kilo ver, öyle git, nasıl olsa oralarda yiyeceksiniz' dedi. Normalde yerken 'az yedim, çok yedim' diye düşünmeyen ben, tatile gitmeden önce daha çok yemek düşünmeye başladım. Şimdi ben size sakın 'şu anda sakın kırmızı bir kalp düşünmeyin' dedim. Eminim bir çoğunuz kırmızı kalp düşündü. Bundan dolayı bırakın daha az yemeyi, daha çok yemek istedim seyahate gitmeden önce. Bunu yazmamın sebebi, lütfen yemek ile ilgili üzerinize baskılar koymayın ters tepebilir. Akışta kalın sadece... 

    Dönelim seyahatimize: Perşembe sabahı Şanlıurfa'ya uçtuk. Fırat nehri üzerinde küçük bir tekne gezintisi sonrasında Duba restaurant'ta öğlen yemeği için oturduk. O ne masa öyle!!! Allahtan acıyla arama iyi olmadığından bir çok mezeye dokunma fırsatım olmadı. Tabii ki bu kadar mezenin yanı sıra bir de Urfa kebabı geldi. Yemekten sonra Urfa ve etrafını gezdikten sonra akşam otelimize geri döndük. Akşam yemeğimizi 'Sıra Gecesi' (Geleneksel olarak Urfa'da arkadaş gruplarının, özellikle kış aylarında, haftada bir olmak üzere bir araya geldikleri toplantılardır) eşliğinde yiyecektik. Yemekte sürekli daha önümüzdekiler bitmeden yenileri geliyordu. 

    Sabah açık büfe yöresel köy kahvaltımızdan sonra Harran'ı gezdik. Öğlen yemeğimiz için Cevahir Konukevi'ne gittik. Bir gece önceki menümüze benzer bir menümüz vardı. Gerçi 24 saat içinde üçüncü Urfa kebabımı yiyişim olduğundan artık kebap eski cazibesini ve heyacanını yitirmişti. Zaten kafamda da 'az yiyeceğim' diye bir düşünce yerine bu seyahatin her anlamıyla tadını çıkarmak vardı. Eskiden kilolu yıllarımda hep 'Şimdi yiyeyim akşam daha az yiyeceğim ya da yarın az yerim, ya da döndükten sonra hemen rejime gireceğim' düşüncesiyle tatillerimi geçirirdim. Şimdi ise akışta kendimi dinliyorum. Zaten vücudum durmam gereken yerde beni durduruyor. Eminim kilolu olanlarınız bu yazıyı okurken 'Nasıl yani? Nasıl böyle birşey olabilir? Ben 24 saat yiyebilirim ve vücudum hiç bana dur demez' diyebilir. Sizleri çok iyi anlıyorum. Ben de sizler gibi düşünüyordum. Bu bir süreç ve zamanla bazı taşlar yerine oturuyor, inanın bana.  

    Akşama Allahtan Mardin'e geçtik, çünkü daha fazla kebap yiyebileceğimi sanmıyordum. Cercis Murat Konağı'nda yemeğimizi geleneksel kına gecesi eşliğinde yedik. Bu yemekte en çok hoşuma giden mezelerin sunulduğu tabaklardı ve mezelerin ne anlama geldikleriydi. Ertesi günü hemen bakır tabağın aynısından kendime aldım. Masanın ortasında yer alan mezelerin içindeki nar aile bütünlüğünü, badem ağız tadını, üzüm bereketi, pekmez gösterilen her emeğin ve sabrın tatlıya bağlanmasını, pirinç üremeyi, ceviz zenginliği, çörekli ekmek iyi başlangıçları ifade etmekteydi. Tüm bu yiyecekler yenilmese bile bağ bozumu süresince her öğünde masaya konulup kaldırılıyordu. 

    Sabah açık büfe kahvaltımızdan sonra, öğlen Deyrul Zarafan Manastırı'nın bahçesinde Suriye'den gelen Süryani gelin tarafından özel olarak hazırlanmış menüyü yedik. Artık öğlen yemeğinden sonra 3 gün boyunca durmadan yemiş olmanın verdiği ağırlıkla daha fazla yemek bile düşünmek istemiyordum. Akşam odaya döndüğümüzde inanılmaz bir sancıyla oradan oraya odanın içinde yürüyordum. Murat'a da söyleniyordum 'Bir daha bu kadar çok yemeyeceğim' diye. Akşam bağ evindeki yemeğe gittiğimizde bir çatal bile yemek yiyemedim. Gece ateşim çıktı ve ertesi sabah 3 gündür kilitlenen bağırsaklarımın çalışmasıyla rahatladım.

    İstanbul'a döndükten sonra eski tempo sağlıklı beslenme ve pilates ile normal günlerime geri döndüm. İnsanlar seyahatteyken bence yemeyi stres etmemeliler. Esasında eğer tatil dönüşü hemen dikkat etseler tatilde aldıkları kilolar üstlerine yapışmaz ve eski hallerine dönerler. Genelde insanların yaptıkları hata ' Battı balık yan gider' misali kendilerini koyvermeleri. Hayat bir denge, bazen çok yersiniz, bazen az ve dengelersiniz. Her zaman çok az yiyeceğim diye kasmaya gerek yok ama her zaman çok yiyeceğim de demeyin bir zahmet.Smile

  • 1. Protein doyurucu olduğundan genelde diyet yapanlar öğünlerinde yüksek karbonhidrat yerine yüksek proteinli gıdalar tüketerek daha çabuk doyabilirler ve de daha az kalori almış olurlar.

    2. Koşucular da eğer yağdan kilo vermek istiyorlarsa yüksek proteinli öğünler tüketmelidirler. Bu sayede hem aç kalmazlar, hem de kas kaybına uğramazlar. 

    3. Her öğünde 20-25 gram protein alarak günde 4 öğün yemek yemeleri önerilir. Böylelikle kas kaybına uğramadan kilo vermeleri kolaylaşır ve de çok daha sağlıklı olur. 

  • Şef Adele'in tarifi olan bu çorbanın besin değerlerini "Didem'in Dünyası" bölümünde bulabilirsiniz. Şef Adele Yedid MS, RD

    İçindekiler:

    2 su bardağı sebze bulyon (1 soğan, 4 diş sarımsak, 3 kereviz sapı, 2 havuç, 1 demet kuşkonmazın alt kısmı, 2 tatlı kaşığı baharatlı tuz, 6 su bardağı su)

    İnce doğranmış 1 adet soğan

    2 çorba kaşığı zeytinyağı

    2 su bardağı kuşkonmaz, yuvarlak dilimlenmiş

    1 çorba kaşığı kaju fıstığı kreması (1/4 su bardağı çiğ kaju fıstıkları sudan geçirilip 1 çorba kaşığı su ile blender'da karıştırılacak)

    1/2 su bardağı suda bekletilmiş quinoa

     

    Yapılışı:

    1. Sebze bulyonunu hazırlayın. Tüm sebzeleri doğradıktan sonra 30 dakika çatal kolayca batacak dereceye kadar kaynatın. 

    2. Bulyon pişerken, kuşkonmazın tepesini 1 çorba kaşığı zeytinyağı ve tuz ile karıştın. 200 derece fırında 10 dakika pişirin.

    3. Suda bekletilmiş quinoayı yağlı fırın kağıdına serin ve 200 derecede iyice kıtır olana kadar pişirin.

    4. 2 çorba kaşığı zeytinyağında soğanı kavurun.

    5. Doğranmış kuşkonmazları soğana ekleyin ve kavurmaya devem edin.

    6. 2 su bardağı sebze bulyonunu da ekleyin ve kuşkonmazlar "al dente" olana kadar 5-7 dakika pişirin. Ama kuşkonmazların çok yumuşamasına izin vermeyin sakın.

    7. Çorbayı blender'dan geçirin.

    8. Tencereye dökün ve üzerine kaju fıstığı kremasını ekin

    9. Fırınlanmış kuşkonmaz uçları ve kıtır quinoa ile çorbanızı süsleyin ve de servis edin. Afiyet olsun laughing

  • Sevgili Okurlar,

    Bazı yazılarımda sizlerle ulusal klinik beslenme dergilerinden okumuş olduğum bilgileri paylaşıyorum, bazı yazılarım da ise konferanslarda edinmiş olduğum izlenimleri, yeni araştırmaları paylaşıyorum. Bilgi nedir esasında? Her zaman dışarıdan gelen bilgilere kulak mı vermeliyiz? Artık etrafta bilgi kirliliği denilen bir olay da söz konusu. Birçok insan, biliyorum belki ağır bir söz olacak ama satılmış durumda. Birçok diyetisyen, doktor, ve başka alanlarda çalışan kişiler hangi firma daha çok para verirse onun ürünlerinin reklamını yapıyor ve onları satmaya çalışıyor. Kimisi inanarak bunu yapıyor, çünkü karşılığında para aldığı için inanması gerektiğini düşünüyor, kimisi umursamıyor bile, tek istediği para kazanmak. Siz sanıyor musunuz ki sizin sağlığınızı düşünüyorlar???

    İsmi lazım değil, Türkiye çapında ün yapmış birisi hem cola reklamında çıkıyor (aşırı asitli ve şekerli olup, sağlığa her şekilde zararlı olan) hem de elma kromuyla zayıfladım, elma kromu için diyor. Ben bu işi hakikaten adlandıramıyorum. Nasıl yani? Madem zayıflamak çok önemli bu konuda yardımcı olmak istiyor, peki neden kola reklamına çıkıyor. Madem kilosuyla ilgili sorunu yok, normal kola içiyor ve tavsiye ediyor, peki o zaman neden elma kromuyla zayıfladım diyor?

    Lütfen daha bilinçli tüketiciler ve danışanlar olalım. Bazı bilgilerin arkasındaki gerçekleri araştıralım. Geçenlerde birisiyle konuşurken ‘Ben E vitamini alıyorum’ dedi. Ben de ‘Neden? Vücudunda eksiklik mi var?’ diye sordum. O da ‘Hayır, doktorum verdi’ dedi. Peki doktor neye dayanarak verdi? Kan tahlili yok, E vitamini eksikliği belirtileri yok, E vitamini gerektiren ilaçlar almıyor. Eeee, peki neden bu kişi E vitamini alır? Doktorun canı E vitamini satmak istemiş. Biliyor musunuz ki bu inanılmaz büyük bir sektör ve insanlar bu tip satışlardan danışmanlıktan çok daha fazla para kazanıyorlar?

    Geçtiğimiz aylarda 'Journal of the American Dietetic Asociation' adlı Amerikan Diyetisyener Birliğinin çıkarmış olduğu klinik çalışmaların yer aldığı dergideki bir yazıyı sizlerle özet olarak paylaşmak istiyorum. Erkek bir hasta, hastaneye karaciğer toksinlenmesinden (zehirlenmesi) dolayı yatırılır. Haftalarca bu zehirlenmenin nedenini çözemezler. Taa bu kişinin düzenli olarak 2 sene boyunca A vitamini kullandığı ortaya çıkana kadar!!! Hasbel kader birisi ona A vitamini kullan demiş, o da kullanmaya başlamış.

    Vücut A, D, E ve K vitaminlerini depolar, B ve C vitaminlerinin fazlasını idrarda atar. Mesela, insanlar grip olduklarında gereksiz yere hem acayip çok portakal suyu içerler, fazla C vitamini almak için hem de C vitamini takviyesi kullanırlar. Esasında bir veya iki tane portakal yeseler yeterli gelecektir.

    Etrafımızda diyetle ilgili kurulmuş tuzaklara dikkat edelim. Ben kendim kilolu olduğum zamanlardan hatırlarım, inanılmaz zaafım vardı. Birisi şu ilaçla kilo vermiş deseler hemen atlardım, ben de alayım diye. Eğer siz de bunlara atlayanlardansanız 'Peki bütün bu ilaçlar işe yarıyor olsaydı, neden sürekli farklı ilaçlar piyasaya sürülürdü?' O zaman insanlar sadece o ilacı kullanır ve zayıflarlar ve de hep zayıf kalırlardı.

    Lütfen hepinize sesleniyorum: Artık uyanma zamanı geldi. UYANIN!!! Bilgi dışarıda değil, içinizde!!! Dışarıdan bilgi alacaksanız da lütfen filtre ederek alın, sorun, sorgulayın...

    HEPİNİZE UYANIŞ İÇİNDE GEÇEN YENİ BİR AY DİLERİM.

     

  • Kilolarımla vermiş olduğum savaş ve sonunda gelen zaferimi sizlerle bu kitabımda paylaşıyorum. Ama bu zafer öyle kolay olmadı. Hayatımda keşke "Bir defa 80 kilo oldum ve sonra da diyet yapıp kilo verdim," diyebilseydim. Kilom borsa gibiydi, inişli çıkışlı. 3 ay önce görenler "Didem, müthiş olmuşsun" derken, 3 ay sonra gördüklerinde "Didem, ne kadar kilo almışsın" diyerek şaşkınlıklarını gizleyemezlerdi. Acaba tüm hayatım diyet yaparak mı geçecekti? Dünyada diyet yapanların yüzde 98'i kilo alırken benim yüzde 2'ye girme oranım ne olabilirdi?

    İşte bu kitapta kendimle yüzleşmelerim, yaşadıklarım, hissettiklerim, duygularım, aile bireylerimin tepkileri, onların kilolarıyla savaşları ve daha niceleri var. Gittiğim bir çok yayınevi "3 günde 4 kilo verin" ya da "40 günde mucize vücudunuz olsun" tarzı kitaplar istediler. Senelerce kilo sorunu yaşayan ve diyet reklamlarıyla, tuzaklarıyla kandırılmış bir insan olarak nasıl karşımdakilere aynısını yapabilirdim ki?

    Her şeyi tüm dürüstlüğümle yazdığım bu kitabın insanlara ışık olmasını ve beslenmeyle ilgili yaşadıkları sorunların kökünden kaybolmasını diliyorum.

    Kitaptan şahsıma gelecek tüm gelir de Türkiye çapında ihtiyaçlı okulların ve çocukların eğitiminde kullanılacaktır. Ablam Nesrin Kanca son 1 senedir tek tek okullarla kontağa geçerek tüm eksikleri öğreniyor ve bunları tedarik edip okullara gönderiyor. Kitabı yazması benden, almayı sizlere, gelecek geliri doğru yerlere ulaştırmayı Nesrin'e bırakıyorum smile Bu benim hayalimdi, kitabımdaki bilgiyle insanlara faydalı olabilmek, geliriyle de çocuklara...

    Şimdiden destek olan herkese kucaklar dolusu gönülden kocaman bir teşekkür ediyorum.  

    www.dr.com.tr/Kitap/Yarin-Diyete-Basliyorum/Didem-Kanca-Ustay/Egitim-Basvuru/Saglik/Beslenme-Diyet/urunno=0000000693769

     Kitap arkası yorumlar

    "Hem gülüp hem ağlayacaksınız... En önemlisi kendinizle ve insan iradesiyle ilgili bir gerçeği keşfedeceksiniz. Bu kesinlikle bir diyet kitabı değil. Artık asla siyah giymeyeceğim."
    Uzman Diyetisyen ve Sağlıklı Yemekler Şefi Adele Yedid MS, RD - Amerika Birleşik Devletleri

    "Okurken hem ağladım, hem güldüm. O kadar dürüstçe yazılmış ki, ne bir şey ispat etmeye çalışıyor ne de gösteriş yapmaya... Kızımı yemek yemeye zorlamanın ne kadar yanlış olduğunu ve beslenmeyle ilgili birçok detayı bu kitabı okurken fark ettim."
    Dr. Gerta Sazani, Kimyager - Kanada

    "Didem'in fazla kilolarıyla olan savaşını ve zaferini, yemekle olan saplantılı ilişkisini içtenlikle yazdığı bu kitap, eminim kilosuyla ve görüntüsüyle savaşan birçok insana ilham kaynağı olacaktır."
    Yard. Doç. Lisa Sasson MS, RD/New York Üniversitesi - Amerika Birleşik Devletleri

    "Didem'in içtenlikle paylaştığı kişisel yolculuğunda satır satır ilerlerken, kendi içimde de yolculuğa çıktım. Yemekle olan ilişkimde ve vücudumun mesajlarını keşfetmemde anahtar olan bu kitapla yemeyi yeniden öğreniyorum. Sadece kilosuyla sorun yaşayanların değil, herkesin mutlaka okuması gerekiyor."
    Serra Turan, Çevirmen - Türkiye

    "Bayıldım, bayıldım, bayıldım! Günümüzde yaşanan obezite sorunu ve kilolarımızla olan savaşımıza farklı yaklaşımı açısından alanında yazılmış tek kitap olduğunu düşünüyorum. Tanıdığım ve sevdiğim herkese tavsiye edeceğim."
    Lisa Frank, Dil Bilimci - Amerika Birleşik Devletleri

    "Kitabı okuduğumda diyetisyen olmak Didem'in kaderiymiş diye düşündüm. Kitap, kilolu insanların ve kadınların dünyasını daha iyi anlayabilmemiz için birçok ipucu sunuyor. Çocuk yetiştiren ebeveynlere, beslenmeyle ilgili önemli bakış açıları veriyor. Merakla okuduğum ve birçok şey öğrendiğim bir kitap oldu."
    Hakan Arabacıoğlu, Profesyonel Yaşam Koçu - Türkiye

  • Hep derler ya "Yavaş yersen az yersin" diye! Çocukluğumdan beri yavaş yemek yemesiyle meşhur "Ben" bir aralar 80 kilolara çıktığımda yine yavaş yiyordum ama çok yemeye devam ediyordum. Haa diyebilirsiniz ki "İstisnalar kaideyi bozmaz." Olabilir, fakat danışanlarıma senelerdir, yavaş yemek yerine farkındalıkla yemeleri gerektiğini söylemişimdir. Televizyon ya da bilgisayar karşısında istediğiniz kadar yavaş yiyin ama yediğinizin farkında değilseniz yine çok yersiniz. Bir bakmışsınız kasedeki tüm çerez bitmiş ve siz doldurmak için tekrar mutfağa gidiyorsunuz. Birşeyin tadına vararak yemediğiniz sürece bence doyum noktasına insan ancak midesini çok zorladığında ulaşabiliyor ya da hiç ulaşmıyor! 

    Yapılan son klinik çalışmalarda şöyle bir sonuca varılmış: Normal kilodaki kişiler yavaş yediklerinde daha az yiyorlar ama kilolu/obez kişilerde sonuç değişmiyor, yine çok yiyorlar. Ben bu sonuçtan kendimce şöyle bir sonuca vardım sealedNormal kilodaki insanlar zaten bir türlü daha farkındalıkla yiyorlar ve dikkat ediyorlar ki kilolarını koruyabiliyorlar. Yavaş yediklerinde ne kadar yediklerinin daha çok farkına varıyorlar ve buna göre daha az yiyorlar. Fakat genelde kilolu ya da obez kişiler daha şuursuzca yiyebiliyorlar. Tabii ki istisnalar vardır ama "istisnalar kaideyi bozmaz." Bundan dolayı da kilolu kişiler ne kadar yavaş yerlerse yesinler akıllarında hep önlerinde bitirecekleri tabak ve bir sonraki gelecek yemek vardır ya da olabilir. 

    Hiçbir zaman söylemekten ve tavsiye etmekten yorulmayacağım tek birşey varsa o da FARKINDALIKLA, HİSSEDEREK, TADINA VARARAK yemenizdir.

    Bence farkındalıkla yerseniz daha az yersiniz ve kilo vermeniz daha kolaylaşır. 

    Yarın Diyete Başlıyorum adlı kitabımdan bir alıntı: "Hayat ne 30'unda, ne de 40'ında başlar... Hayat farkında olduğun anda başlar!"

  • Çoğunlukla “diyet” diyince insanların aklına hemen kilo vermek geliyor, oysa “diyet” kelimesinin gerçek anlamı şudur: Sağlığı korumak veya düzeltmek amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Yaz aylarında eğer sağlığınızı korumak istiyorsanız beslenmenizde dikkat etmeniz gereken en önemli hususlardan birisi de likit tüketimidir. Vücudun susuz kalmasının birçok etkisi vardır, hatta aşırı “dehidre” durumunda ölüme kadar götürebilir. Bir de bazen vücut susuzluğu açlıkla karıştırıp daha çok yemenize neden olabilir. Oysa belki de yemek yerine yapmanız gereken tek şey iki bardak su içmekti ve siz bunu fark etmediniz. Yaz aylarında dolapta sürahide suyun içine attığınız bir iki dilim limon, ve elma dilimleri ile nane veya fesleğen bulundurarak hem gelen misafirlerinize hem de kendinize ferahlatıcı, her an hazırda bulunan bir içecek sağlamış olursunuz. Sevdiğiniz başka meyvelerden ya da baharatlardan da koyabilirsiniz. Tamamıyle sizin damak zevkinize kalmış bir durum tongue-out

     

    Sıcak yaz aylarında hafif olan zeytinyağlı sebzeleri ve yaz meyvelerini tüketebilirsiniz. Yalnız yapılan hatalardan birisi de “Nasıl olsa meyve birşey yapmaz, istediğim kadar yiyebilirim” diyerek çok fazla meyve yiyerek sisteme şeker ve yağ yüklemesi yapabilirsiniz. Vücuttaki fazla şeker direk yağa dönüştüğünden meyve tüketiminde dikkatli olmanızı öneririm. Örneğin, yazın en çok sevilen meyvelerden birisi de karpuzdur. 38 x 19 cm’lik normal boyutlardaki bir karpuzun tamamında 280 gram şeker ve 1355 kalori vardır. Günlük ihtiyacımız olan şeker miktarı ise sadece 25 gramdır. Diyebilirsiniz ki, oturup bir karpuz un hepsini yemiyoruz sealed Ama 3-4 büyük dilim karpuz, yanında şeftali, yanında kiraz yediniz mi neredeyse 5 günlük şeker ihtiyacınızı bir oturuşta almış olabilirsiniz. Bundan dolayı meyve yiyelim ama ölçülerimizi bilip abartmayalım. Bir veya iki dilim karpuzla yetinmesini bilelim.

     

    Gelelim tatillerdeki açık büfe tuzaklarına… İlk olarak açık büfelerde dikkat edeceğim en önemli konu, açık büfelerin dışarıda sıcak bir alanda mı sergilendiği yoksa kapalı klimalı bir ortamda mı bulunduğudur. Eğer sıcakta dışarıda sadece altlarına buz konulmuş bir şekilde sergileniyorsa bu yiyeceklerin hepsinde yüksek derecede mikrop/bakteri barındırma potansiyeli vardır. Bundan dolayı salata, meyve, peynir, yoğurt vs gibi soğuk olması gereken ama sıcak ortamda bulunan gıdalardan kesinlikle uzakta dururum. Hatta yetkililere bu konuyla ilgili şikayette bulunurum. Taze pişmekte olan yiyecekleri tercih ederim. Biliyorum, biraz sırada beklemeniz gerekebilir bunun için ama sizin ve etrafınızdakilerin sağlığı için bu çok önemli ve de gereklidir.  Eğer hijyenik, soğuk odalarda gerektiği gibi yiyecekler servis ediliyorsa o zaman istediklerinizden gönül rahatlığıyla alabilirsiniz. Burada dikkat etmeniz en önemli husus tabağınızı ağzına kadar doldurmak yerine biraz alıp tabağınızdakileri bitirmek ve daha sonra hala açlık hissediyorsanız gidip biraz daha almaktır. İnsan aç olarak açık büfelere gittiğinde gözü dönüyor ve normalde yiyeceğinden çok daha fazlasını tabağına dolduruyor. Böylelikle hem daha çok yemiş, hem de yiyemedikleri ziyan olmu oluyor. Yemeklerden sonra tatlı büfesine yaklaşmamanızı tavsiye ederim çünkü bir kere “Şöyle bir bakayım, bir şey almayacağım” diye gittiniz mi, bir bakmışsınız, her tatlıdan birer çeşit alıp tabağınızı doldurmuşsunuz. Boş yere atalarımız “Gözden uzak, gönülden ırak dememişler” Tatillerinizin YEMEK tatili değil, ruhen ve fiziken dinlenme tatili olması dileklerimle hepinize çok güzel bir yaz diliyorum.

  • Yazılarımın bazılarında sizlerle yakında sunuma çıkartmaya hazır olduğum kitabımdan kısımlar sunmak istiyorum. Kitabımın konusu benim kendi kilomla nasıl bir ömür savaş verdiğim ve seneler sonunda kazandığım zafere ulaşmak için hangi yollardan geçtiğimdir. Belki yaşadıklarımı okurken kendinizden birer parça bulursunuz.

    1994 Ağustos’u ve ben, Amerika’ya yolculuk için 52kg’da hazırdım. Önümde beni bekleyen dört senelik bir üniversite macerası vardı. Matematiği sevdiğimden ve de o zamanlar çok moda olan yatırım bankacılığından dolayı finans okumak istedim. Ama açıkcası okumak isterken bunun tam olarak neyi kapsadığının farkında bile değildim. Sadece etrafımdakilerin etkisinde kaldım. Moda finans okumaktı ve ben de yapabileceğim şeyin sevebileceğim bir şey olduğuna kanaat getirdim. Henüz daha 17 yaşında tam olarak ne istediğimin farkında değildim. İlk sene çok istediğim Georgetown Üniversitesine kabul edilmeyince New Orleans’ta Loyola Üniversitesine başlamaya karar verdim. Annem ve ablam okula yerleştirmek için benimle geldiler.

    O yaz ablam çok kilolu ve morali bozuk olduğundan sadece iki tane eteği vardı, onları giyip duruyordu. Ablam hiçbir zaman bize kolusunu söylemezdi ama sanırım 75 kilodan fazlaydı.  Annem, ona birkaç kıyafet almak istedi; ama o şiddetle karşı çıktı, bu kilolarında kıyafet denemek istemedi. Ben ve annem ısrar ettik, ne gerek varsa. En sonunda ağladı, “İstemiyorum hiçbir şey” diye. Şimdi düşünüyorum da hayat ne ilginç, bir yaz öncesinde ben onu New Jersey’de gördüğümde ağlıyordum kilolarımdan dolayı, bir yaz sonrası o ağlıyor, bakalım öteki yaza kim dert edecekti kiloları? Acaba bu kilo derdimiz olmasa hayattaki tüm sorunlarımız çözülmüş olur muydu? Hepimiz hakikaten çok mu mutlu olurduk? Etrafımdaki bir sürü zayıf insan o zaman neden mutlu değiller? Acaba biz mutluluğu yakalamak için sürekli nedenler mi arıyoruz? Neden bulunduğumuz kilodan hiçbir zaman mutlu olamıyoruz? Ya da kiloları verdikten sonra bu sefer selülit, kırışıklık, sarkma gibi olaylara takılıp kalıyoruz? Nedir bizi bu kadar mutsuz kılan kilolarımızla görünüşümüzle ilgili? Peki erkekler neden kadınlara göre çok daha rahatlar bu konuda? Bizim kadar takıntılı değiller? Belki bu kitabın sonlarına geldiğimizde hepimiz kendimiz için farklı nedenler bulacağız.

    Dönelim Amerika seyahatime. Ben her ne kadar kendimi zayıf hissetsem de, moralimi bozacak unsurlar ortaya çıktı. O yaz çok severek aldığım elbiselerimden birini giyindim. Aynı elbiseden çok yakın bir arkadaşımda da vardı. Beni elbisemle gören ablam hemen: “Bu elbise arkadaşının üzerinde çok daha güzel duruyor, Didem, tabii vücut yapısı.” dedi. Benim moral eksilere düştü yine. Ne gerek vardı şimdi böyle bir şeye? Acaba kendisi mutsuz olduğu için mi böyle bir şey demişti? Ya da çok açıksözlü, dürüst bir karakteri olduğundan dolayı mı? Gerçi nedeni çok önemli değildi, ben içten içe yine bozuldum. Esasında o sene o kadar kilo vermeme rağmen, yine de verdiğim kilo çok belli olmuyordu; çünkü göğüslerim çok büyüktü ve sürekli üzerime bol tişört giyiyordum, olduğumdan daha kilolu durduğum kesindi. Ablam ve annem dönüş için benden bir gece öncesinden ayrıldılar. Vedalaştık, ikisi de sıkı sıkı tembih ettiler: “Aman kilolarına dikkat et ne olur, Didem!” diye, ben de söz verdim, “Kesinlikle, artık bir daha almam kiloları.” Bu, başkalarına ve kendime verdiğim kilolarımla ilgili sözlerin sadece başlangıcı oldu.

    Sabah uyandığımda son bir kez daha annem ve ablamı görmek istedim. Sanki bir daha onları hiç göremeyecekmişim gibi hissettim. Hemen tramvaya atlayıp otellerine gittim; ama çoktan çıkmışlardı. İçimde bir burukluk oldu. Gözyaşları içinde okula geri döndüm ve kendime kahveyle birlikte güzel bir tatlı aldım. Okuldaki ilk dönemim başladı.

    Yurtta oda arkadaşım Honduraslı tatlı bir kızdı. Adı Thelma’ydı. O da benim gibi yemeyi çok seviyordu. Gece geç vakitlere kadar ders çalıştıktan sonraki en büyük keyfimiz yukarı kattaki mutfağa çıkıp bir şeyler pişirmek ya da 24 saat açık olan yerlerden birine gidip yemekti. Hiç üşenmezdik, hatta çok da keyif alırdık. Bir de çıkmadan önce hep aynı şeyi derdik: “Bu gece de yiyelim, yarın rejime başlarız.” Hiç gelmek bilmeyen yarınlar!!!

    Okulda günlerden bir gün yürürken daha sonra ev arkadaşım olacak Alisa’yla tanıştım. Benden yedi yaş büyüktü ve bir seneliğine Almanya’ya okumaya gittiğinde bir Türk’le çıkmaya başlamıştı. Okulda bir Türk olduğunu duyunca da hemen beni gelip bulmuştu.

    Alisa: “Parkta birlikte yürüyüşe çıkalım mı?”
    Ben: “Olur.”
    Alisa: “Akşam bana yemeğe gelmek ister misin” 
    Ben: “Tabii.”
    Alisa:  “Kedileri sever misin?”
    Ben: “Daha önce hiç denemedim.”
    Alisa: “İyi, denemediğine sevindim, evimde iki kedim var da, rahatsız olur musun diye soracaktım.”

    Benim aklım hemen yemeğe gitmiş olmalıydı. Hani ne bileyim Çinliler kedi, köpek falan yiyor ya, kıza ayıp olsun istemedim. Gerçi Çinli falan değildi ama. Bu konuşmayı da hatırladıkça kendi kendime gülerim. Demek o zamanlarda aklım fikrim hep yemekteymiş.

    Geçenlerde annem ve ablamın ben New Orleans’tayken bana yazmış oldukları bir mektubu buldum. Annem: “Sevgili Didoş, çikolatayı gönderiyoruz afiyetle ye, sakın hepsini birden yeme……..” Arka sayfada ablamın yazdığı “Didoş, benim üstün ricalarımdan dolayı annem çikolatayı göndermeyi kabul etti. Aman hepsini birden yeme!……” Annem ve ablam beni çok iyi tanıdıklarından bana sıkı sıkı tembih etmişlerdi ama ne fayda!!! Çikolata geldiği gün bir saat içinde bitti.

    Bu anlattıklarım acaba size hiç tanıdık geliyor mu? Bir şey yerken doysanız dahi tabağınızdaki her şeyi bitene kadar yemek, ya da 24 saat boyunca sürekli çok yedim az yedim şimdi yiyeceğim ama sonra hiçbirşey yemeyeceğim,  bugün yiyeyim yarın yemem? Kafamız ne kadar da bu düşüncelerle yoğun bir şekilde meşgul oluyor değil mi? Esasında ne kadar yorucu bir durum. Ruhlarımızı ne kadar yoruyoruz farkında bile değiliz. Hep mutluluğu kendi içimizde aramak yerine belirsizliklerin çözümlerinde bulmaya çalışıyoruz. Mutluluk kilo vermekle, çok beğendiğimiz bir şeyi almakla, istediğimiz tatile gitmekle gelmez. Mutluluk kendimizi sevmemiz ve kendimize değer vermemizle başlar. Diğer etkenler mutluluğumuzu sadece pekiştirir. Diğer yazılarımda bu konuya çok daha fazla değineceğim ve sizlere kitabımdan örnekler sunmaya devam edeceğim. O zamana kadar da sizden ricam gün boyunca bıkmadan usanmadan ne kadar değerli olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.  Sevgiyle kalmanız dileğiyle…