şeker hastalığı

  • En son Kopenhag'da 3 sene önce gittiğim Kuzey Ülkeleri Beslenme Konferansına (Nordic Nutrition Conference) bu sene Helsinki'de katıldım. Konferanstan öğrendiklerimi özet halinde kısaca sizlere bildirmek istiyorum. Ama ilk olarak benim için en can alıcı yerinden başlamak istiyorum. Bu yazıyı özellikle ufak çocukları olanların okumalarını tavsiye ediyorum.

    Konferansın son günü beslenme bozuklukları üzerine olan 200 kişilik yatılı bir merkeze gittik. Sadece  hastaların dördü erkek, diğerleri hep kadındı. Genelde kadınlarda yeme bozuklukları daha sık görülüyormuş. Malum erkekler görüntüleriyle ilgili daha az takıntılı oluyorlar. En azından benim ve Finlandiyalıların gözlemlediği kadarıyla böyle Smile

    Bu merkezin açılma sebebi, hastanelerin bu tip hastaları iyileştirmede yetersiz kalmalarındandır. Özellikle anoreksik olanlar hiçbir şekilde tam anlamıyla psikolojik olarak iyileşemediklerinden, hastanede kendilerine damar yolundan verilen besinler sadece kilo almalarına yarıyor, ama zihinlerini değiştirmelerinde yardımcı olamıyor. Wikipedia'da anoreksiya nervoza rahatsızlığı için şöyle bir açıklama yapılmaktadır: 'Özellikle genç kadınlarda görülebilen, yemek yememek, çok az uyumak, buna rağmen çok aktif olmakla beliren psikolojik bozukluk.'

    Hastalar, merkezde iyileşebilmek için ortalama üç sene kalıyorlar. İlk bir sene dışarı çıkma izinleri yok denecek kadar az oluyor, çünkü dış dünyaya açıldıklarında eğer tam anlamıyla kendilerini hazır hissetmezlerse hastalıkları başladıkları noktalara geri dönebiliyor. Bu hastalığın tam anlamıyla nasıl olduğunu, ilerlediğini ve kişide ne gibi hasarlar bıraktığını anlayabilmemiz için 10'ar kişilik gruplara ayrıldık. Her grup için iki tane anoreksik olan kişi bizlerle hastalıklarını, neler yaşadıklarını ve hissettiklerini paylaştılar. İşte o anda bugüne kadar hep kilo sorunu olan kişilerle ilgilenen ve o tarz yerlerde çalışan ben, ilk defa gerçek hayatta anoreksik bir kişinin ağzından birebir neler yaşadığını duyuyordum. Adı Martta'ydı. O konuştukça benim gözlerim doldu. Nasıl yani? Nasıl olabilir böyle bir şey? dedim.

    Martta beş yaşındayken doktora gidiyor. Doktor, annesine dönüp 'Kızınızın biraz kilo vermesi gerek' diyor. Kötü niyet yok tabii, kim der ki doktor böyle dedi diye bir çocuk anoreksik olacak? Ama Martta çok hassas bir çocuk. O andan itibaren hep aynanın önüne geçip karnına bakıyor: 'Karnım çok büyük, ufalmalı' diyor kendi kendine. Daha sadece beş yaşında! Sonra normal yediğinden az yemeye başlıyor kendince. 8 yaşındayken ailecek bir tatile gidiyorlar. Eve döndüklerinde Martta'yı tartıya çıkarıyorlar. Martta tatilde iki kilo almış. O akşam ailesi pizza yerken o sadece havuç yiyor. Sonra Martta kendine söz veriyor: 'Ben artık hiç çikolata, dondurma gibi tatlıları tüketmeyeceğim.' Eve bu tip gıdalar alınırsa kıyameti koparıyor. 8 yaşından itibaren bir daha hayatında ağzına bunları koymuyor. Ailesi ilk seviniyor: 'Ne güzel, dikkat ediyor' diye. Nereden bilebilirdiler ki Martta anoreksik olma yolunda?

    Okulda ve diğer aktivitelerde çok başarılı olan Martta tam bir mükemmelliyetçiydi. Her şey ama her şey vücudu dahil olmak üzere mükemmel, kusursuz olmalıydı. Gittikçe daha da az yemeye başlıyor Martta. Sonra yatmak dışında oturamaz oluyor. Televizyonu ayakta izliyor, kitaplarını ayakta okuyor, çünkü oturursa pişmanlık duyuyor. Hareketsiz kalmak ona kilo aldırıyor diyor içindeki anoreksik Martta. Yedikleri o kadar azalıyor ki 10 yaşında hastaneye yatıyor. Orada zorla besliyorlar ama çıkınca yine yememeye başlıyor. En son tekrar hastaneye yattığında 15 yaşında. Boğazından boru geçirerek beslemeye başlıyorlar. Borular boğazını o kadar acıtıyor ki, borulardan kurtulmak için zorla yemek yemeyi kabul ediyor. Hastaneden çıkar çıkmaz tekrar yemeyi kesiyor. Günde 20 kez 30 kez tartılmaya başlıyor. En sonunda 16 yaşında okuldan ayrılıp bu merkeze gelip yatıyor, çünkü kim ne derse desin o kendini hep ŞİŞMANgörüyor.

    Martta içinde iki kişilik olduğunu söylüyor. Ona hiçbir şey yememesi gerektiğini söyleyen 'anoreksik Martta' ve onunla savaş veren, esasında yemenin çok normal olduğunu söyleyen Martta. 24 saat bu çatışmanın ne kadar yorucu olduğunu, bir kere içinize bu anoreksik Martta girdi mi çıkmasının ne kadar zor olduğunu söylüyor. Birisi ona saçın çok güzel olmuş dediğinde ya da başka bir komplimanda bulunduğunda, anoreksik Martta diyor ki: 'Hımmm, demek kilo aldım, onu söylememek için böyle söylüyorlar.' 'Anoreksik Martta'nın' her söylenene bir cevabı ve yememesi için hep nedenleri var.

    Bu merkezde hastalar tartıya çıktıklarında kaç kilo olduklarını sadece hemşireler görüyor, çünkü tartı onlar için bir kabus. Martta, üç ay sonra ilk defa ailesini ziyarete eve gittiğinde tartıyı arıyor ama bulamıyor. Aile bu sefer hazırlıklı, tartıyı saklıyorlar. Martta sadece merkezde yapılan yemeklere güveniyor. Dışarıda başka hiçbir yerde yemek istemiyor. Aile, merkezden liste alıyor ve yemekler ona göre yapılıyor. Martta tatilden sonra merkeze geri dönüyor. Daha henüz okula dönmeye ve dışarıdaki hayata hazır olmadığını görüyor. 'Bu öyle bir hastalık ki her yere her an taşıyorsunuz ve bir kere içinize girdi mi çıkması imkansız oluyor.' diyor.

    Merkez yetkilisine soruyorum: 'Ortalama ne kadar süre kalıyor gelen hastalar?' Cevabı üç sene kadar oluyor ve merkezden ayrıldıktan sonra hastaların takiplerinin zor olduğundan, iyileştirme başarılarının ne kadar yüksek olduğunu bilmiyor. Hastaların çıkarken iyi hissetiklerini, belirli bir kiloya eriştiklerini ve bayanlarda regli durumunun düzene girdiğini belirtiyor. Fakat anoreksiyanın en ufacık bir sözle, yaşanan olayla tekrar harekete geçebileceğini sözlerine ekliyor. Genelde anoreksik olan kişilerin çok hassas, kırılgan ve mükemmelliyetçi bir yanları olduğunu söylüyor. Onların iyileşmesinde, merkezde psikiyatrist, hemşire, beslenme ve spor uzmanlarının uyumlu bir ekip oluşturması çok önemli rol oynuyor. Eğer etrafınızda anoreksik bir kişi tanıyorsanız, lütfen sadece hastaneye yatırmakla yetinmeyin. Onun iyi bir psikiyatriste, iyi bir beslenme uzmanına ve aynı zamanda da çok iyi bir spor eğitmenine ihityacı olduğunu muhakkak göz önünde tutun.

    Martta'yla resim çektirmeye çekiniyorum. Onu rahatsız etmekten korkuyorum. Ama hayatında ilk defa böyle bir konuşma yapacağını söylediği anneannesi ondan bir grup resmi istiyor. Onun kamerasında resim çekiliyor. Rica ediyorum: 'Martta resimi bana e-mail atar mısın?' diye soruyorum. O da 'Evet' diyor. Gelmez diye beklemediğim resim geliyor. Yazının sonunda bana atmış olduğu maili resmimizi görebilirsiniz. (Benim yanımda inci kolyeli olan kişi Martta) Oradan ayrılmadan bana 'Lütfen başkalarına bu konuyla ilgili yardımda bulun. Bu çok zor bir hastalık' diyor. Hep obezite ile ilgilenen 'ben' için yeni bir ufuk, yeni bir kapı aralanıyor. İşte bu andan sonra 'İyi ki gelmişim bu konferansa' diyorum. Sadece bu konuşma nelere bedeldi benim için...

    Konferansta başka neler konuşuldu?

    • Dietia (Diyet) kelimesinin Yunan orijinli olduğu ve yaşam tarzı anlamına geldiği. Yani diyete kısa dönemli bakmak yerine kelimenin hakkını vererek onu yaşam tarzı haline getirmemiz gerektiği.
    • Tabaklarımızda sadece yemek yemediğimizi, aynı zamanda birçok duygularımızı da yediğimizi.
    • 1797 yılında Dr. John Rollo'nun 2 diyabet hastasını düşük karbonhidratlı diyetle iyileştirdiği.
    • 1863 senesinde William Banting halka yaptığı duyurusunda kiloyu kontrol etmek için ekmek, tereyağı, patates, süt, şeker ve biradan vazgeçmeleri gerektiğini belirtmesi. Bu verilerden yola çıkarak esasında 'diyet'in yüzyıllardır bizimle olduğu Sealed
    • En iyi kilo verme yolunun yüksek protein ve düşük glisemik indeksli yiyeceklerin beraber tüketildiği bir diyet izlenerek gerçekleştiği ve başlı başına düşük indeksli gıdaların hiçbir şey ifade etmediklerini. Fakat sonuçta tüm dışarıda önerilen atkins diyeti, isveç diyeti, ducan diyeti vs diyetlerin esasında ortak yönünün toplam günlük alınan kaloriyi düşürmekten geçtiği, yani hiçbirinin mucizevi bir durum yaratmadığı. Yüksek proteinli gıdalar daha tok tuttuğu için bu tip bir diyeti takip etmenin daha kolay olduğundan insanların bu tarz diyetlere yöneldiği. 
    • Ortalama yaşın 90 olduğu 200 kişilik bir huzur evinde Finlandiya'da yapılan klinik araştırmaya göre: 1. Yaşlılarda fiziksel aktivitenin artırılması 2. 60 yaşından itibaren herkesin günlük 20 mikrogram D vitamini alması  3. Ayda bir kilo kontrolü yapılmasının şart olduğu 4. Özellikle protein alımına dikkat edilmesi 5. Lif, vitamin ve mineraller için kan tahlili alınıp aralıklı zamanlarda kontrol edilmesi 6. Farklı yaş gruplarının farklı beslenme ihtiyaçları olduğunun göz önünde tutulması 7. Yaşlılıkta kadınlarda erkeklere oranla yüzde 30 daha fazla kas kaybının meydana geldiği, bundan dolayı bilhassa kadınların kas ağırlıklı spor yapmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.
    • Diyetlerde fosfor tüketimi çoğalırken kalsiyumun azaldığının gözlemlendiği ve bunun da kemiklere zarar verdiği.
    • Katkı maddesi olarak fosfat birçok gıdada kullanıldığından farkında olmadan fosfor oranının kalsiyuma göre yüksek kaldığı; bundan dolayı fosfat içeren gıdalardan uzak kalmamızın faydalı olacağını.
    • Yüksek fosfatın böbreklerde hasara yol açtığını ve hiperparatiroid rahatsızlığı oluşabileceğini, aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları riskini yükselttiğini.
    • 1985'te dünyada sadece 30 milyon diyabetli varken 2010'da bu sayının 285 milyona yükseldiğini ve bu hızla giderse 2030'ta bu sayının 438 milyonu bulacağını. 
    • İkinci tip diyabet için risk faktörleri: 1. karın bölgesinini kilolu olması 2. Hareketsizlik 3. Yağ ve doymuş yağ oranının yüksek olduğu bir diyet 4. Düşük lifli gıdaların tüketilmesi 5. Az kilolu ve ufak doğan çocuklar 6. Genetik faktörler
    • Her ne kadar genetik faktörler ikinci tip diyabetin oluşmasında risk faktörü oluşmasında risk faktörü yaratsa da, eğer yaşam ve beslenme tarzında doğru bir şekilde farklılık yaratılırsa bu riskin yüzde yüz önüne geçilebilinmesi. LÜTFEN GENLERİMİZİN ARKASINA SAKLANMAYALIM!!!
    • İkinci tip diyabet olanlar neler yapmalılar: 1. Toplam kiloda en az yüzde 7'lik bir düşüş sağlanmalı 2. Haftada en az 150 dakikalık spor yapılmalı 3. Toplam yağ oranı günlük kalorinin yüzde 25'ini geçmemeli 4. Kaloride kısıtlanmaya gidilmeli 5. Tek kişilik danışmanlık alınmalı 6. Sebze ve az miktarda meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni takip edilmeli 7. Yüksek lifli gıdalar tüketilmeli 8. Şeker ve beyaz unlu gıdalar ciddi oranda diyetten çıkarılmalı
    • Sigara içen annelerin çocuklarında daha fazla alerjinin gözlenmesi
    • Yapılan klinik bir çalışmada frenk üzümü çekirdeği yağının hamilelik ve emzirme sırasında kullanıldığında çocuklarda yüzde 30 daha az alerji görülmesi ama bu konuyla ilgili çalışmaların henüz yetersiz kalması.
    • 20 seneden beri kedi-köpek ve bu tip hayvanların olduğu ortamların alerjiye yol açtığı ve özellikle hamilelik esnasında bu tarz yerlerden uzakta kalınması gerektiği belirtilirken, şimdi tam tersinin kanıtlandığı klinik çalışmaların ortaya çıktığı. 
    • Hamilelikte D ve E vitaminlerinin az olmasının alerji riskini yükselttiği.
    • Çölyak hastalığının kısırlığa yol açabileceği.
    • Çölyak hastalarının yulafı tolere edebildikleri.
    • Glütene duyarlılığın, henüz kan yoluyla yapılan gıda intolerans testlerinde kanıtlanamadığını. Bunun için muhakkak ince bağırsaklardan parça alınıp biyopsi yapılması gerektiği. En azından şu an için insanların gıda intolerans testlerine körü körüne inanmamaları gerektiği.
    • Vücut kitle indeksi normal değerlerin (BMI) toplumlara göre değiştiği. Japonlar'ın BMI oranı 21'den az olduklarında kendilerini çok daha iyi hissettikleri. Bundan dolayı genelleme yapmamak gerektiği.
    • Obezite = yiyecek + çevre + davranış/tutum + genler
    • Protein tüketildiği zaman GLP-1 adlı tokluk hormonunun üretildiği ve bundan dolayı daha tok hissedildiği.
    • Karbonhidrat tüketildiği zaman ghrelin adlı açlık hormonunun bastırıldığı, fakat protein yenilene kadar tokluk hissinin tam anlamıyla gelmediği.
    • 2030 senesinde yemek yerine daha fazla yiyecek hapları yapılmasının planlandığı.
    • Hatta yiyecek haplarını basan bir yazıcı olabileceğini, kişi o gün fasulye yemek istiyorsa, o tuşa basıp onun hapını çıkartabileceği. (Aman Allahım oysa yemek yemek ne kadar büyük bir keyif. Böyle birşeyi zaten olsa olsa sadece İskandinav ülkeleri düşünebilir Sealed)
    • Eskiden Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin konferanslarında aşırı kilolu diyetisyenler olurdu, ama artık İskandinav ülkelerinde de aynı noktaya gelindiğini çok üzülerek belirtmek istiyorum.
    • Konferansın son iki gününde benimle olan ablam Nesrin'in protein ağırlıklı ve düşük glisemik indeksli beslenmeyle son iki ayda 8 kilo vermiş olmasının esasında mucize olmadığını artık kanıtlandığını ve doğru yolda olduğunu konuştuk (tabii düşük kalorili bir beslenme programı takip etmesinin de!)
  • Geçen sene ablam, yeğenimin yuvasındaki okul menüsüne göz atmamı rica etti. Ben de bazı değişimler gerektiğini gözlemledim. Bu konuda çok duyarlı olan okul yönetimi de benim hazırlayacağım okul menüsünü bu sene 2010 sonbahar döneminde uygulamaya geçirmekten büyük mutluluk duyacağını dile getirdi. Fakat bazı velilerden menü ile ilgili sorular gelince, ben de SAYASA'da veliler için bir toplantı düzenledim. Katılamayanlar için de oturup bir yazı yazmaya karar verdim. Bu yazımı da sizlerle burada paylaşmak istiyorum:

    Sevgili ve Saygıdeğer Ebeveynler,

    Birkaç hafta önce SAYASA'da sizlerden bazılarınızı okul menüsü ile ilgili sorularınızı ve sorunlarınızı dinlemek üzere ağırladık. Gelemeyenleriniz için konuşmada geçen bazı görüşleri ve detayları sizlerle özet olarak paylaşmak istedim.

    Bizlerin sahip olduğu, beslenme alışkanlıklarını çocuklarımızın da bir ömür boyu devam ettireceğine emin olun. SAYASA'ya kilo vermek için gelen 25, 30, 40, 50, 60... yaşlarındaki kişilerin kurtulmak için çaba sarf ettikleri alışkanlıklardan bazıları şunlardır:

    1. Tabağımdakini muhakkak bitirmem gerekiyordu, çünkü bitirmeden masadan kalkmam yasaktı.

    2. Yemekten sonra tatlıya her zaman yer var, doysam bile yiyorum, çünkü annem hep: 'Yemeği bitirirsen dondurma yiyebilirsin' derdi.

    3. Akşamüstleri canım kek, poğaça gibi birşeyler çekiyor, çünkü biz okuldan eve geldiğimizde annem muhakkak bize bunları hazırlardı. Olmazsa çok bozulurduk.

    4. Annem hep derdi ki: 'Ye oğlum ye, nişanlın güzel olur'.... gibi saymakla bitiremeyeceğim kadar çok yanlış mesajlar ufak yaşlarda zihinlere kazınıyor ve alışkanlık haline geliyor.

    Atalarımız boş yere 'Ağaç yaş iken eğilir' dememişler.

    Bazı ebeveynler 'Neden %50 yağlı süt?' diye sormuşlardı. Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Amerikan Diyetisyenler Birliği'nin son açıklamalarına göre yağ alımına en fazla ihtiyaç duydukları zaman 0-2 yaş arasıdır. Ondan sonrasında çok fazla yağ tüketmelerine ihtiyaçları yoktur. Yemeklerden ve diğer gıdalardan yeterince yağ alınıyor. Bugün zayıf olan çocuğunuzun yarın zayıf olacak diye de bir garantisi yok. Yükselen obezite trendini düşünürsek sizin zayıf olan çocuğunuzun da bir gün bu istatistiklerin içinde olmayacağını nereden biliyorsunuz? Bu konuyla ilgili olarak, az yağlı sütün hiçbir besin değeri, tam yağlı süte göre daha düşük değildir. Tek fark yağ oranıdır. Vücutta açılan yağ hücreleri hiçbir zaman kaybolmaz. Çocuk yaşlarda ne kadar az yağ hücresi açılırsa o kadar iyidir.

    Bana yardım almaya gelen 9-10 yaşlarında kilo sorunu olan çocukların ilkokul birinci sınıfa kadar normal kiloda olduklarını fakat sonra okuldaki yemek düzeniyle birlikte aşırı kilo aldıkları ve iştahlarının açıldıklarını öğrendim. Evde çocuğunuz sizin konrolünüzde olabilir ama okulda değil. Eğer okulda çocuğunuz yanlış besleniyor, yağlı gıdalar alıyor ve çocuğunuz da normal iştahlı bir çocuksa kilo almaması gibi bir olasılık ortadan kalkıyor. Bakın dikkat ederseniz, iştahlı demiyorum, normal seviyede iştahı olan bir çocuksa diyorum. Zaten iştahlı olanlar için bu durumda 'geçmiş olsun' demekten başka birşey kalmıyor, çünkü onlar hayatları boyunda dikkat etmek durumundalar.

    Akşamüstleri çocuklar eve aç gelebilirler. Okulda sunulan meyveyi ya da yulaflı keki yemek istemeyebilirler. Yani çocuğunuz aç kalmasın diye meyve sevmiyorsa o zaman bugün tüm kilinik çalışmaların sonucunda ortaya çıkan 'beyaz gıdalardan uzakta kalın kansere davetiye çıkartıyor' çalışmalarının hepsini bir çöpe mi atalım? Ara öğün açlığı bastırmak için bir öğündür, ana öğün değildir. Zaten çocuklar tıka basa doymasın çocuklar. Ayrıca çocuklar bir çok yeme alışkanlıklarını okulda edinirler. Arkadaşlarına özenirler ve taklit ederler. Bugün yemedikleri bir yemeği, bakarlar ki arkadaşları yiyorlar, onlar da bir süre sonra yemeye başlayabilirler. Kaldı ki çocuğunuz eve aç gelsin. Yemek ile yatma arasındaki ideal zaman 4 saattir. Çocuğunuzun en geç 18:00 gibi akşam yemeğini yemesi gerekir. Çocuğunuz okuldan aç geldiği zaman iştahla sizlerin ellerinden çıkan sağlıklı bir akşam yemeği yiyeceklerdir. Bugün bana gelen birçok danışmanımla en çok zorlandığımız noktalardan birisi yatmadan dört saat önce yemeyi kesmektir. Lütfen, çocuklarınıza bu alışkanlığı edinmesinde yardımcı olun.

    Öğünlerde sadece su içmelerini önerdim, öneriyorum, önereceğim. Bana görüşmeye gelen yüz kişiden 99'u (abartmıyorum) bırakın günde iki litre su içmeyi bir litre suyu bile içmiyorlar. 30'undan 40'ından sonra bu alışkanlığı değiştirmeye çalışıyorlar, ama nafile. Vücudumuzun yüzde 60 ile 70'i arasının su olduğunu ve suyun faydalarının saymakla bitmeyeceğini düşünürsek, bence çocuklarımızı daha fazla su içmeye yönlendirmeliyiz. Farklı içecekler tükettiklerinde su içme ihtiyaçları azalıyor ve suyu içmiyorlar.

    Beyaz ekmek tamamen boş kaloridir. Kana hızla karıştığı için bir anda kan şekerini yükseltir daha sonra aynı hızla düşürür. Bu da çocuklarınıza enerji vermek yerine onların enerjisini düşürüp yorgunluk yaratır, ve akabinde de açlık gelir. Oysa çavdarlı ekmek içinde birçok mineral ve vitamin barındırır. Aynı zamanda da güzel bir lif kaynağıdır. Kepekli ekmek demiyorum, çünkü kepek demir oranını düşürür. Birçok çocukta demir eksikliği görüldüğünden, ekmeklerin tam tahıllı ya da çavdarlı olmasını tavsiye ediyorum. Tüm bunların yanı sıra tahıllı gıdalar kana daha yavaş karıştığından uzun süreli stabil enerji sağlarlar.

    Okul çocuklarınızın en sağlıklı beslendikleri mekan olmalıdır. Zaten haftasonları doğum günleri, dışarıda yemek zamanları oluyor ya da siz okuldan aldığınızda canı dondurma çekiyor ve alıyorsunuz. Çocukların nazı da ebeveynlere daha çok geçer. Haftasonu bir doğumgününe gittiğinizde, pasta, börek, poğaça dışında sizlere soruyorum: Sağlıklı bir gıda oluyor mu? Hayır. Çoğunda meyve bile sunulmuyor. Ne kadar şanslısınız ki çocuklarınız sağlıklı besleniyorlar. Ve ne kadar şanslısınız ki bu konuda duyarlı bir okulunuz var. Ayrıca bu menü hazırlanırken öğlen yemeklerinde sizin farkında olmadığınız ama arka planda hangi yiyecek hangisiyle yenilirse emilimi daha kuvvetli olur ya da yüzde yüz protein olur gibi ayrıntılara da önem verildi.

    Etrafınıza bir bakın lütfen, kaç tane ebeveynin acaba kilo sorunu yoktur? Normal ve sağlıklı bir kilodadır?

    Sağlıklı ve kilo sorunu olmayan bir nesil yetiştirmek için lütfen bizlere ve okulunuza destek olun.

    Ben KEYSTONE International yönetimi ile yeğenim sayesinde tanıştım. Bana sağlıklı bir yemek listesi hazırlamam konusunda yardım için danıştıklarında bu işi seve seve, gönüllü olarak yapacağımız söyledim. Her dört çocuktan birinin obez olma ihtimali olan ülkemizde bir okul yönetiminin bu konuya bu kadar duyarlı yaklaşması beni çok mutlu etti.

    Saygı ve sevgilerimle,
    Didem Kanca Üstay MS, RD

    Konuyla ilgili sorularınızı bana yazabilirsiniz.

  • Geçtiğimiz Mayıs ayında senelerdir kilolarıyla savaş veren annem ve sürekli insülin kullanarak şeker hastalığını kontrol altında tutmaya çalışan annemin zayıflama merkezi partneri Sevgi teyzenin acilen bir merkeze daha gitmeleri gerektiğini gözlemledim. İnsanın annesi ya da çok yakını oldu mu sanırım söz geçiremiyor ya da yüz göz oluyor. Bir de para faktörü var tabii. Onlara diyorum: 'Şu işler için para vermeden kilo veremiyorsunuz.' Kilo başına kaç euroya geldiğinden bahsetmeyeceğim bile!!! Gerçi onların bu kilo ve diyabet sorunu benim de değişik tecrübeler kazanmama yol açıyor. Bundan dolayı da onlara buradan teşekkür ediyorum. Herşey ve herkes birşeylere vesiledir.

    Uzun araştırmalarım sonucunda İtalya'da Capri'de 5 yıldızlı bir otelin aynı zamanda zayıflama programı olduğunu da gördüm. Bu sefer de burayı deneyelim dedik. Ben, bu hazırlıkları yaparken annem 89 kiloydu ve ona dedim: 'Anne'ciğim, ne olursun en azından gidene kadar alma ki oraya gidince bu noktadan başlarız.' Ama sanki bunu söyleyen ben değilmişim gibi annem oraya gittiğimizde tartıda 94.5kg çıktı. Bu tamamen 'Pazartesi diyete başlayacağım, şimdi istediğim kadar yiyeyim nasıl olsa sonra yemeyeceğm' tarzı bir psikolojidir. Çoğu kişi elinde olmadan bu ruh haline girer ve rejim öncesi daha da çok kilo alır.

    İlk gün tartıya çıktığımızda doktor benim kilo vermemem gerektiğini söyledi. Ama ben de muhakkak düşük, 800 kalorili bir diyet programına katılmak istedim, çünkü bu bir grup işidir. Her öğün gidip tek başıma yemeyeceğime göre annem ve Sevgi teyzenin karşısında daha çok yiyip onları özendirmek istemedim.

    Gelelim programa: Genelde burası spa programı ve 2 Michelin'li restaurantı ile bilindiğinden gelenler ya yemek için ya da vücut bakımı için burayı tercih ediyorlar. Zaten sabah kahvaltısı açık büfe olduğundan kahvaltıyı odamıza getiriyorlardı ki canımız diğer yiyecekleri görüp çekmesin diye.

    Gittiğimiz günün ertesi sabahı aç karnına hemen metabolizma ölçümü ve kan tahlili yaptılar. Ardından doktor ve diyetisyen görüşmelerimiz oldu. Diyetisyen neleri sevip sevmediğimizi sordu ve ona göre 800 kalorilik bir menü hazırlandı. Doktor da, spa bir diğer adıyla 'güzellik çiftliğinde' hangi tip masajların ve aletlerin vücudumuza iyi geleceğini vücutlarımızı inceleyerek karar verdi. Oradan çıktıktan sonra her gün verilen aquagym adlı 'havuzda jimnastik' dersimize katıldık. Dersi veren eğitmen çok kilolu bir bayan olduğundan biraz hayal kırıklığına uğradık. Burada da insan görüyor ki görsellik çok önemli. Bundan dolayı eğitmenlerin fit görüntüsü karşısında spor yapan insanın çok daha fazla motive olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. En azından benim, annemin ve Sevgi teyzenin görüşü böyle. Esasında eğitmen dersi güzel yaptırıyordu, yine de ne bileyim şöyle taş vücutlu birisiyle yapsak ta fena olmazdı hani yaniLaughing İnsanın kendini öyle hayal etmesi bile çok güzel. 

    Sabah aquagym'den sonra muhakkak ya masaj oluyorduk ya da vücut inceltici toparlayıcı bir makinaya giriyorduk. Arada Sevgi teyzenin şekeri olduğundan spa'nın oraya onun ara öğünü olan taze meyve geliyordu. Terapilerden sonra üzerimizi değiştirip yemeğe iniyorduk. Yemekte elimize o gün öğlen ve akşam yiyeceğimiz yemeklerin listesi veriliyordu. Yemeklerimizin kaç kalori olduğu da yazılıyordu. Kahvaltı odamıza geldiğinden onun bilgisi verilmiyordu.

    Yemekten sonra arada Capri'nin yokuşlu yollarında bir saatlik yüryüşümüz oluyordu. Haftada 2 gün kişisel eğitmenle spor salonunda bir saatlik çalışmamız vardı. Burada eğitmen hem fiziki görüntüsü hem de çalıştırma tazrıyla dört dörtlüktü ve bizlerle çok ilgileniyordu. Günde en az 3 ama genelde daha fazla spa'da randevumuz oluyordu. Bundan dolayı da zaman nasıl geçiyordu anlamıyorduk. Çoğu zaman saat 19:30'da başlayan akşam yemeğine ancak 20:30 gibi gidebiliyorduk. Genelde bu tarz yerlerde insan acıktığından saat gibi hemen yemek başlar başlamaz kapısında olur, ama bizleri oyaladıklarından yemek saatimiz bile gecikebiliyordu.

    Haftanın bir günü de mutfakta sağlıklı yemek pişirme dersi vardı. Şef, bizlere menüde çıkan bazı yemekleri nasıl yaptığını gösterdi. Bazılarının tariflerini de elimize yazılı olarak verdi.

    Ben gittiğimizin 5. günü artık çok acıkmaya başladım. Hatta son gün restaurantta güzel farklı birşey yemek istiyordum. Çarşamba akşamından cumartesi öğlen yiyeceğim yemeğin siparişini verdim. Garson ilk olarak restaurantın kendi menüsünü istediğimde çok şaşırdı, ardından cumartesi öğlen için 2 ana yemek siparişi verdiğimde daha da çok şaşırdı ve de güldü. Ben de 'çok açım' dedimWink Annem ve Sevgi teyze zorlanmadılar. Sanırım ekstra kilo olunca vücutta, 'az yemek' insanı o kadar çok etkilemiyor, çünkü depodan kullanacak enerjileri olabiliyor. 

    Yemeklerin lezzetlerine gelince tek kelimeyle MUHTEŞEM, MUHTEŞEM, ve yine MUHTEŞEM! Genellikle deniz mahsülleri ağırlıklı menüde herşey inanılmaz lezzettliydi. Hele sunumlar ayrı güzellikteydiler. O zaman diyorsunuz ki tevekkeli değil bu restaurant 2 Michelin almış diye. Hani diyet menüsünün sunumu ve lezzeti böyle olursa diğer yemekler kim bilir nasıldır diye geçiriyor insan. Gümüş çaydanlıklarda çay servisimizden tutun da her yemek ayrı bir tabakta yemeğine göre sunuluyordu. İlk olarak insanın zaten gözü doyuyordu.

    Yurtiçi ve yurtdışında bir çok 5 yıldızlı yerlerde kalmış olmama rağmen Capri Palace'taki servisi ben başka hiçbir yerde hayatım boyunca görmedim. Hiçbir şey eksik ya da yanlış gitmez mi ama gitse bile hemen sizi sinirlendirmeden telafi edilebilir mi? Wowwww.... Tekrar tekrar söyleyeceğim, ben böyle hizmet veren başka hiçbir otel ya da merkez görmedim.

    Diyetisyenimiz Cinzia çok sıcak, içten ve de en önemlisi işini severek yaptığını size her an hissettiren birisiydi. İlk hafta bitiminde ben döndükten sonra her 2 günde bir annemlerin kilolarını, kandaki şeker seviyelerini ve programı nasıl takip ettiklerine dair bana bir rapor yolluyordu. Hatta annemler döneli 2 aydan fazla olmasına rağmen geçenlerde bana bir e-mail göndererek onları ve beslenme düzenlerini sordu.

    3 haftanın sonunda Sevgi teyze insülin kullanımını tamamiyle bıraktı. Annem ve kendisi 7 kilo verdiler. Bir de spor artı inceltici makinalara girdiklerinden, döndüklerinde verdikleri kilodan daha da incelmiş duruyorlardı. Umut ediyorum ki bu verişleri uzun ömürlü olurKiss

    Kısacası biraz Capri'de gezineyim, biraz da kiloma dikkat edeyim ve de güzelleşeyim diyorsanız burasını muhakkak tavsiye ederim. Tabii ücret olarak gittiğimiz yerlerin arasında en pahalısıydı. Maddi durumunuz el veriyorsa hiç düşünmeden kalkın gidin derim. Haaa bir de en önemli husus İtalya gibi bir yerde kendinizi tutup o güzelim yemeklerden yemeyecek ve şarap içmeyecekseniz!!! 

  • Noel tatilinde annem ve bir arkadaşını (teyzemlerden çok daha yakın gördüğüm), Nuriş’le (ablam) birlikte Florida’da bir sağlık merkezine gitmeye ikna ettik. Gerçi annem uzun bir müddet “Ben hiçbir yere gitmem” diye tutturdu. Ama emrivaki yapıp herşeyi ayarlayınca gitmek durumunda kaldı. Annemler direkt New York’a uçtular ve ben onlarla havaalanında buluşup Miami’ye uçtum. Orada o akşam en yakın arkadaşlarımdan biri olan Adil’le buluştuk. Hep beraber akşam yemeğine çıktık. Ben yine deli gibi yedim, ertesi gün sağlık merkezine gidip bir ay kalacaktık ya, iyice depolamak lazımdı. Sabahta kalktığımızda yine Adil’le buluşup brunch yaptık. Annemler de benimle aynı fikirdeydiler, hepimiz acayip yedik. Hatta Adil: “Ya, ben merkeze falan da gitmiyorum, ben niye çok yiyorum” dedi ve hep birlikte güldük. Gerçi ben buraya gitmeden son iki hafta iyice abartmıştım, gelsin çikolatalar gitsin dondurmalar…  Ama sanırım bu merkeze gitmeden önce kendim için bir tek faydalı değişimde bulunmuştum o da su niyetine içtiğim diyet kolayı bırakmak olmuştu. Ağzıma bir damla bile koymuyordum, çünkü koyarsam tekrar geri başlamaktan korkuyordum. Bu sayede artık diyet kola sadece tatillerde birkaç bardak içtiğim ufak bir zevk olarak kaldı, kendimi tamamen çok daha sağlıklı olan suya yönelttim.

    Annem, arkadaşı ve ben merkeze doğru yola koyulduk. Merkeze vardığımızda biraz hayal kırıklığı yaşadık; çünkü burası, genelde çok hasta kişilerin iyileşmek için gittiği bir detoks merkeziydi ve enerjisi biraz ağırdı. Her gün birçok ders vardı. Ben bu derslere girip sonra gidip annemlere özetliyordum. En önemli yapmamız gereken sabah-akşam aç karnına çimen (buğday) suyu sıkıp içmekti, aralarda bir sürü değişik sebze suları… Kan tahlillerimiz oldu, benim kolesterol yüksekti, karaciğerde yağlanma vardı. Tabii gitmeden insan bu kadar abartırsa! Annemin bile tahlil sonuçları benden daha iyiydi. Utanç verici bir durumdu.
    Derslerin biri kolon hidroterapiyle ilgiliydi. Daha önce hiç duymamıştım. Derse katıldım ve pür dikkat dinledim. Odaya gidip annemlere söylediğimde önce “Biz yaptırtmayız hayatta öyle bir şey” dediler. Sonradan “Peki, o zaman ilk sen yaptırt, biz de ona göre yaptırtacağız.” dediler. Ben, kobay olarak ilk randevuyu alıp gittim. Aman Allahım muhteşem bir olaydı! Lavmandan çok daha faydalı ve rahat bağırsak temizlemesi olan kolon hidroterapiyi benden sonra annemler de yaptırdılar ve biz kaldığımız sürece en az dört beş kez bu işlemi uygulattık. Kolon hidroterapi, kalın bağırsağı filtre edilmiş ılık suyla yıkayan sağlıklı bir arınma yöntemidir. Hem fiziksel, hem de duygusal rahatlama sağlar.

    Orada kaldığımızın dördüncü günü benim acayip midem bulandı ve çok kötü bir detoks moduna geçtim. Odadan çıkıp yemek bile görmek istemedim. O sıralar annemler bana odaya yine çimen suyunu günde iki kez getiriyorlardı. Onu içmeye devam ettim, o kadar. Başka hiçbirşeyi ne yiyebildim ne de içebildim. Fakat bir hafta sonra kendimi çok iyi hissediyordum. Çimen suyu buğdayın henüz tam olgunlaşmamış, aşağı yukarı 15-20 santimetre kadar büyümüş halidir. Bir Türk kahvesi fincanı kadar çimen suyunda çok yüksek miktarda enzimler, vitamin ve mineraller, klorofil ve amino asitler vardır. Besin değeri bu kadar yüksek olan çimen suyu istenilirse evde de yetiştirilip düzenli olarak içilebilir.

    Evlendikten sonra Maryland’e taşınan Nuriş, bizi dört günlüğüne sürpriz yapıp ziyarete geldi. Onu da hemen çimen suyuna başlattık. O da çok kötü oldu. Hatta bir sene sonra bir gün yağmurdan sonra arabasının camını açtığında içeri giren çimen kokusundan dolayı öğürmeye başladığını ve hemen camı kapadığını anlattığında çok güldük. Bir ayın sonunda hepimizin yüzü parlıyordu, bütün sebze sularından acayip oksijen almıştık. Annem ve arkadaşı 10-12 kg  verdiler. Ben de 8kg verdim. Annemin arkadaşı sekiz senedir diyabetti ve orada son iki hafta hiç ilaç bile kullanmadı ve şekeri tabana vurdu. Hepimiz çok mutluyduk.

    Son akşam Adil geldi ve biz hep birlikte oradaki bir aylık bitişimizi kutlamak için yemeğe gittik . Yine yemekle kutlama! Gerçi hiçbirimiz çok fazla yiyemedik; çünkü bir ay çok sağlıklı yedikten sonra yemekler ağır geldi, ve sürekli çiğ sebzeler tükettiğimizden ağzımıza attığımız her lokma inanılmaz lezzetli geldi.

     

  • (Kilo sorunu yaşayan ve diyabet hastaları için özel program)

    Ben New York’ta kilolarımla savaş halindeyken annem ve yakın bir arkadaşı da  İstanbul’da aynı savaşı veriyorlardı. Uzun araştırmalardan sonra Structure House’un zayıflama konusunda çok başarılı olduğunu öğrendim. Hemen bir aylığına burada bir yer ayarladık. Ufak apartman dairelerinde kalma gibi bir seçeneğimiz olduğundan, biz iki oda bir salondan oluşan bir daire seçtik kendimize. Dairemiz gayet komforluydu ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Gittiğimizin ertesi sabahı aç karnımıza hemşirenin yanına kan vermeye gittik. Tiroidlerimizden kolesterole kadar tüm tahlillerimiz yapıldı. Gün içinde çıkan sonuçlara ve kilomuza göre beslenme uzmanı bize kaç kalorilik neler yiyebileceğimizi anlattı.

    Haftabaşında elimize verilen yemek listesinden tüm hafta kahvaltı, öğlen ve akşam ne yiyeceğimizi kalori limitimize göre seçiyorduk. Verdiğimiz listeye bakılarak her öğün önümüze seçtiğimiz yemek konuluyordu. Araöğünler yoktu. Ama işin en komiği eğer birimiz diğerine göre daha lezzetli bir yemek seçtiyse çok bozuluyorduk ve gözümüz ondakinde kalıyordu.  Genelde yemek sonrası bir meyva veriyorlardı. Biz o meyvayı acıktığımız başka saatlere saklıyorduk.

    Herkesin kendine ait bir kartı vardı ve lobide duran tartıda her sabah gidip kartımızı geçirip tartılıyorduk. Kart günde sadece bir kere tartılmamıza izin veriyordu. Sanırım tartılmayı saplantı haline getirmemiz için bu yapılmıştı. Malum insan kilo verme odaklı oldu mu, tuvalet öncesi, sonrası, yemekten önce-sonra, sabah uyanınca, akşam yatmadan gibi gün içinde 500 kez tartılmak isteyebiliyor.Smile

    21 diyetisyen didem kanca ustay 22 diyetisyen didem kanca ustay 40 diyetisyen didem kanca ustay 41 diyetisyen didem kanca ustay 42 diyetisyen didem kanca ustay
    43 diyetisyen didem kanca ustay        

    Her sabah 7:00’de ormanda bir saatlik sabah yürüyüşümüz vardı. Temiz havada kahvaltı öncesi yürüyüş iyi geliyordu. Hava sabah saatlerinde daha nemli olduğundan ufak incecik yılanlar yürüyüş yaparken önümüzden kıvrılarak geçiyorlardı. İlk sabah çok korktum ve yadırgadım ama sonrasında alıştım, onların geçmesini bekleyip yürüyüşüme öyle devam ediyordum. Gün içinde çeşitli egzersiz dersleri vardı. Canımız isterse sevdiğimiz yapabileceğimiz derslere katılıyorduk.

    Bir hafta sonra ablam da Washington DC’den bizi ziyarete gedi ve 10 gün kaldı. 3 kişiden 4’e çıkmış olduk. Arabayla gelmesi çok iyi oldu, çünkü yoksa sırf merkezde kalınca insanın canı çok sıkılıyor. Gerçi haftanın belli günleri bazı geziler oluyordu, ama yine de her akşam saat 6:00’da yemek bittikten sonra canımız sıkılıyordu. Altımızda araba olunca gezmeye başladık.

    Eğer buraya gidip programa uyup size verilen besinler dışında başka birşey yemezseniz muhakkak kilo verirsiniz. Yemekler fena değil, sabah yürüyüşleri muhteşem, fakat egzersiz dersleri biraz zayıf, çünkü seviye farkları yok. Aşırı kilolularla aynı derste olunca insanın temposu ona göre düşebiliyor. Yürüme mesafesinde hiçbir şey yok, araba şart. Kilo vermek için merkez arayan kişilere kesinlikle tavsiye edebileceğim bir yer. Uzman doktor ve hemşireler kontrolünde tüm görüşmeler ve toplu konuşmalar gerçekleşiyor.

  • Glisemik İndeks, karbonhidratların kan şekeri üzerinde yarattığı etkisidir. Daha hızlı kana karışıp kan şekerini yükselten karbonhidratların glisemik indeksi yüksektir. Referans olarakta 100 gram beyaz ekmek alınır. Glisemik indeksi ne kadar düşük olursa, o kadar uzun sürede tüketilen besin kana karışıp kandaki şeker oranını çok daha seviyeli bir şekilde yükseltir. Glisemik indeks değerleri 80'in üzerinde yapılan klinik araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır.

       BESİNLER
      (100 Gram)
                  

    GLİSEMİK İNDEKS
    (Beyaz ekmek = 100 = Referans)

     Mercimek çorbası

                         63 

     Bezelye çorbası

                         94 

     Domates çorbası

                         54 

     Bal

                        104 

     Fırında Patates

                        118 

     Haşlanmış Patates

                         80 

     Patates Kızartması

                        107 

     Patlamış Mısır

                         79 

     Patates Cipsi

                         77

     Yer Fıstığı

                         21 

     Çubuk Kraker

                        116 

     Çikolata

                         70 

     Kepekli Spaghetti

                         53 

     Spaghetti

                         59 

     Ravioli

                         56 

     Makarna

                         64 

     Pancar

                         91 

     Havuç

                        101 

     Soya Fasülyesi

                         25 

     Kırmızı Mercimek

                         36 

     Yeşil Mercimek

                         42 

     Barbunya

                         42 

     Nohut

                         47 

     Karpuz

                        103 

     Kuru Üzüm

                         91 

    Erik

                         34 

     Ananas

                         94 

     Armut

                         51 

     Şeftali

                         40 

     Portakal

                         62 

     Mango

                         80

     Kivi

                         75 

     Üzüm

                         62 

     Vişne

                         32 

     Kavun

                         93 

     Muz

                         76 

     Kayısı

                         82 

     Elma

                         52 

     Yoğurt

                         51 

     Tam Yağlı Süt

                         39 

     Yağsız Süt

                         46 

     Dondurma

                         87 

     Düşük Yağlı Dondurma

                         71 

     Kepekli Bisküvi

                         96 

     Çavdarlı Bisküvi

                         93 

     Pirinç

                         81 

     Bulgur

                         68 

     Kepekli Pirinç

                         79 

     Kepekli Ekmek

                         97 

     1 adet Nar                                        67

  • (Sadece bayanlara yönelik diyabet ve zayıflatma programı)

    Yine verdiğim kiloları yavaş yavaş almaya başladığım dönemlerden birini yaşıyordum. Panik oldum ve hemen tekrar bir zayıflama merkezi araştırmaya başladım. O sıralar New York’ta yaşadığım için bulabildiğim en yakın merkez Vermont’taydı. Hemen ilk iş rezervasyon yaptırdım ve gittim. Sadece bayanlar programa katılabiliyordu ve merkezde çalışanlar da bayandılar. Bir haftalığına gittiğim bu yerde kimse benim neden katıldığımı pek anlayamadı, çünkü herkes obez denecek derecede kiloluyken benim ise ekstra 5 kilomdan başka ortada görünen vahim bir durum yoktu. Ama vahim durum şuydu: İpin ucu kaçmıştı ve ben bunun farkındaydım, kendi başıma bir türlü aşırı yememi durduramıyordum.

    Oraya gece vardığımda çok mutluydum, çünkü kafaya koymuştum, son aldığım 5 kiloyu hemen bir haftada verecektim. Sabah uyandığımda kahvaltıya gittim. Açık büfeydi ve istediğimiz kadar herşeyden yiyebiliyorduk. Gerçi sağlıksız bir şey yoktu ama hepsi de aşırı tüketildiğinde kilo yapabilirdi. Şaşırmıştım, çünkü açık büfe bana göre değil diye düşünüyordum. Gün içinde uzman bir terapist kadınları toplayıp sohbet havasında herkesi konuşturuyordu. Kadınlar neden orada olduklarını anlatıyorlardı. Kimisini kocası ailesi zorlamış, esasında hiç orada olmak istemiyordu, kimisi kendi isteğiyle gelmişti. Ama herkesin gözleri benim üzerimdeydi: Bu zayıf kız neden buradaydı? Ben de suçlanarak esasında beslenme masterı yaptığımı ve sadece bu tip merkezleri gezerek tecrübe edinmek istediğimi belirttim.

    Kış ortası olduğundan dışarıda kar ayakkabılarıyla yürüyüşler, cross-country skiing gibi açık hava sporları mevcuttu. Benim dışımda bu sporlara katılım çok azdı, çünkü herkes çok kilolu olduğundan katılmak istemiyorlardı. Hatta birkaç kişi cross-country yaparken düştüler ve kalkamadılar. Başımızdaki eğitmen, ben ve bir kişinin yardımıyla ancak onları kaldırabildik. Bunun üzerine utanıp pes ettiler ve kayakları çıkartıp ellerine alarak merkeze yürüyerek geri döndüler.

    Gün içinde de sürekli egzersiz dersleri vardı. Ben hepsine katılıyordum. Hatta bir iki dersi sadece eğitmen ve ben yapmıştık. En az kilo vermeye ihtiyacı olan bendim ama en çok spor yapan ve açık büfede en az yiyen bendim.

    Kaldığım bir hafta boyunca kendim dışında kimsede çok fazla bir kilo kaybı görmedim. Açık büfe olduğundan insanlar kendi limitlerini bulmakta zorlanıyordu. Akşamları yapacak hiçbir şey olmadığından genelde arabası olanlar başkalarını da ayartıp yakındaki bir bara gidip orada içip yiyorlardı. Ben gayet disiplinli akşam yemekten sonra odama çekilip ablamı arıyordum ve ona  telefonda söyleniyordum: Ben açım, çok açım, bu gece nasıl uyuyacağım?

  • Bir insan 11 ay içinde üç kere aynı merkeze gidip senenin 2 ayından fazlasını orada geçirir mi? Eğer burası Hippocrates ise “Evet”

    New York’ta yüksek lisansımı yaparken kronik yorgunluktan şikayeti olan bir arkadaşım buraya gittikten sonra nasıl kendini çok iyi ve enerjik hissettiğini, esasında herkesin oraya gitmesi gerektiğini bana anlatınca ben de hemen ilk fırsatta buraya üç kişilik 4 haftalığına rezervasyon yaptırdım. O sıralar 100 küsur kiloya fırlayan annem ve arkadaşının da acilen kilo vermeleri gerekiyordu. Tabii ben de yine 70’li kilolara doğru hızla ilerliyordum. Bir ayda ancak kiloların bir kısmı giderdi. Annemler İstanbul’dan geldiler. New York’ta buluşup Florida’ya uçtuk.

    Bir gün önceden oraya vardığımız için gece dışarı çıkıp deli gibi yemek yedik, sabah kahvaltıda da yine aynı şekilde abarttık. Sanki bir daha hiç yemek yemeyecekmişiz gibi!

    Hippocrates’e vardığımızda daha kapıdan girer girmez hayal kırıklığı yaşadık. Girişte eski bir salon ve yüzleri soyulmuş minderler… Fiyatı ucuz olmamasına rağmen bu bakımsız görüntü bizi mahsunlaştırdı. Ama İngilizce'de bir deyim vardır ya, bayılırım: Kitabı kapağına göre yargılama!

    İçeride yaşlıcana bir bayan bizi güler yüzle karşıladı ve kalın birer dosya verdi. Dosyanın içinde kaldığımız sürece alacağımız derslerin notları vardı. Sonra odamıza gittik. Üçümüz aynı odada kalıyorduk. Oda hiç güneş almıyordu. Böyle sağlıklı bir yerde bu da neydi? Hippocrates felsefesiyle uyuşmayan bir nokta! Güneş enerjidir ve yiyeceklerimizin hepsinin güneş enerjisi almış olması gerekirdi. Ama odalarda güneş yoktu.

    O gün öğlen açık büfeden istediğinizi yiyin dediler. O da ne, büfede sadece çiğ sebzeler, baklagiller ve çerezler vardı!!! Kabak, karnabahar, brokoli, filizlenmiş mercimek, kereviz, biberler, vs… Evet buraya gelmeden “çiğ” bekliyorduk ama bu kadar da değildi. İlk alırken zorlandık. Ama aç kalmamak uğruna bir şeyler yedik. Derken akşamüstü taze sıkılmış kereviz-salatalık suyu karışımımız geldi. Onu da içtik. Hippocrates’te yemek düzeni şöyleydi: Sabah aç karnına taze sıkılmış çimen suyu, arada salatalık suyu sonra öğlen yemeği, arada kereviz-salatalık suyu ardından akşam yemeği. Her şey çiğ, her şey sebze. Meyve bile yoktu. Konsept vücuttaki alkali seviyesini yükseltip asit seviyesini minimuma indirmekti. Tüm hastalıkların nedeninin vücuttaki fazla asit olduğuna inanıyorlardı.

    İlk başta çok zorlandığımız bu programda gün geçtikçe inanılmaz enerjiyle dolduğumuzu, kilo verdiğimizi ve etrafımızdaki birçok hasta kişilerin iyileştiğini görünce daha büyük bir motivasyonla programa devam ettik. Annemin arkadaşı 8 senedir kullandığı şeker ilaçlarını orada kaldığı sürece bıraktı ve şekeri normal seviyelerde gitti. Düşünsenize ilaç alınmayan bu bir ay boyunca karaciğer ne kadar dinlendi. Annem ve arkadaşı hatırladığım kadarıyla 15 kilo verdiler. Ben de 10 kilo! Ama kilolardan ziyade bol enerjiyle beslendiğimiz bir ay boyunca kendimizi hayatımızda olmadığımız kadar iyi hissettik.

    Buradan döndükten sonra herkes anneme “Sen botoks yaptırdın, bize söylemiyorsun” diye tutturdu. Oysa yiyeceklerden aldığımız oksijen hücrelerimizin en derinlerine kadar işlemişti.

    Programa başlamadan önce kan tahlilleri yapılıyor ve program bitiminde tekrar tahlil yapılıp başlangıç ve bitiş değerleri karşılaştırılıyor. Aynı zamanda lavman, mikroskopta alınan ufacık kandan hücre analizi yapılmakta ve kişi ona göre yönlendirilmektedir. Gün içinde çeşitli dersler verilmekte ve kişiler bu tarz beslenme ve hastalıklarla ilgili bilgilendirilmektedirler. Burada kilo vermeye yönelik kalori hesaplarının hiçbirisi yoktur. Size söylenilen tek şey, sağlıklı yerseniz vücut otomatik olarak gerektiği kiloya düşecektir.

    Sabah erken saatlerde ağaçlıklı bir alana yürüyüş parkuruna götürüyorlar. Akşamları saat 18:00’de yemekten sonra yapacak hiçbir şey olmuyor, ve insanların canları çok sıkılıyor. Şiddetle araba kiralamanızı tavsiye ederim. Biz kiraladık ve akşamları çok daha rahat geçti.

    Bu kadar memnun kaldıktan sonra babamın da buradan faydalanmasını çok istedim. Ocak’tan sonra Mayıs’ta babam ve annemle 2 haftalığına gittik. Çok memnun kalan babam, sadece 2 hafta kaldığına pişman oldu ve aynı sene Kasım ayında üç haftalığına gittik. Bu gidişimizde çok yakın bir arkadaşım da bize eşlik etti. Bizden sonra kime tavsiye ettiysek gidenlerden herkes çok memnun kaldı. Kanserden şekere kadar birçok hastalığa çok iyi geldiğini bizzat gözlerimle gördüm. İlk geldikleri gün zorla yürüyen odalarından çıkmakta zorlanan hasta kişiler 3. haftanın sonunda abartmıyorum spor derslerine katılıyorlardı. Biliyorum çok kuvvetli bir söz ama mucizelere inanmam fakat Hippocrates’e inanırım.

    Önerilen minimum kalma süresi 3 haftadır. Eğer gidecek olursanız lütfen en az 3 hafta kalmaya özen gösterin. Hiçbir lüksü olmadığı gibi biraz eski de gelebilir. Hatta ilk gittiğinizde “Bu kadar para verdim, bu da ne?” diyebilirsiniz. Program daha ucuz olsun diye genelde tanımadığınız kişilerle aynı oda da kalabilirsiniz. Eğer maddi durumunuz el veriyorsa ayrı odalarda kalmanızı tavsiye ederim.

    Hippocrates benzeri bir yer de Ann Wigmore Institute Puerto Rico’da yer almaktadır. Sanırım Kaliforniya’da da benzer yerleri bulunmaktadır. Eğer “raw food centers” diye internette araştırma yaparsanız, daha detaylı bilgilere ulaşacağınıza inanıyorum.

    ***Bu arada Hippocrates merkezi ile hiçbir bağlantım yoktur. Yazılarımın hepsi sizleri bilgilendirmek, doğru bir şekilde yönlendirmek ve sizlere yardımcı olabilmek amaçlıdır. Lütfen yazılarımı okurken içinizde en ufacık bir şüpheniz olmasın. Amacım reklam yapmak değildir.

  • Çok şeker yemek şeker hastalığına yol açar mı?

    https://www.youtube.com/watch?v=XZa8bHKETCY

  • Son aylarda Prof. Dr. Canan Karatay'ın "Hamilelikte şeker yükleme testinin yapılmasını yanlış buluyorum" demesiyle gündem bu konuyla çalkalanıp duruyor. Ben hamilelik kısmına gelmeden normalde bu test ne kadar gerekli, ne zamanlar yapılması gerekir ile ilgili görüşlerimi dile getirmek istiyorum. Senelerdir görüşmeye gelen danışanlarım çok iyi bilirler ki gerekmedikçe hiçbir zaman ilaç taraftarı olmamışımdır. Zaten diyetisyenlerin hiçbir şekilde ilaç tavsiye etmemeleri gerekir çünkü bizim işimiz "Doğru beslenme" ile sistemi elimizden geldiğince düzeltebilmektir. Ayriyetten doktorlar gibi ilaç yazmak gibi bir yetkimiz de yoktur.

    Şeker yükleme testinin bana mantıksız gelen kısımlarını tek tek yazacağım ama kısa tutmaya çalışacağım çünkü şunu farkettim ki insanlar uzun yazıları sonuna kadar okumuyorlar smile

    1. 12 saatlik açlık sonrası bir bardak içi kimyasallarla dolu su içiyorsunuz. Kim 12 saat aç kaldıktan sonra gidip sırf şekerli kimyasal su içiyor? Eğer içiyorsanız zaten ciddi olarak beslenmenizi değiştirmeniz gerekiyor demektir!

    2. Diyelim ki bu teste bağlı olarak şekerle ilgili sorunlar çıktı, neden bazı doktorlar hemen ilaç yazıyorlar? Şeker ile ilgili sorunlar çoğu zaman sadece sağlıksız ya da bilinçsiz beslenmeden kaynaklanmaktadır. Bugün 7 yaşındaki çocuğu spor ve sağlıklı beslenmeye yönlendirmek yerine ailesini iyice korkutup neden hemen ilaç veriliyor?

    3. Bu test şart, sonuçları doğru diyorsanız o zaman neden bu kişi normal yemeğini yedikten sonra testi yapmıyorsunuz?

    4. Hepimiz sürekli 12 saat aç kalıp sonra şekere mi saldırıyoruz?

    5. Bu test acaba ilaç firmalarının birçok insana şeker ilacı satmak için ortaya çıkardığı bir yöntem olabilir mi? Bakın olabilir demiyorum, olabilir mi diye sizlere soruyorum wink Bana göre mantıksız yanları var. Karatay Hoca'nın dediği gibi o zaman 3 dilim baklava yiyip gidin teste.

    6. Gebelikte diyabet, pankreasın yeterince insülin hormonunu üretememesinden kaynaklanır. Özellikle 5. aydan itibaren bebeklerin ihtiyaçlarını karşılamak için vücudun daha fazla insülin üretmesi gerekir. Gebelikte diyabet özellikle bebek için riskli bir durumdur. Fakat bunu bulmak için aç karnına gidip o GDO'lu kimyasal şekerli suyu içmek şart mıdır? Birkaç sene önce hamile bir arkadaşım panik şekilde beni aradı: "Didem, ben de diyabet varmış. Doktor, insüline başlayabileceğimi ve hemen gidip şekerimi her gün evde ölçmem için alet almamı istedi," dedi. Onu sakinleştirdim. Aleti aldırtmadım. Normal yemeklerinden sonra birkaç kez eczanede şekerini takip etti ve hiçbir şey çıkmadı. Gayet sağlıklı bir hamilelik ve doğum geçirdi. Esas doktorun bu kişiyi strese sokması daha büyük risk yaratabilirdi. Açıkçası hamileyken de 12 saat aç kalıp sonra o iğrenç suyu içmek bana saçma geliyor.

     7. Bu arada eğer içtiğiniz suyun paketini görmek isterseniz de laboratuvarlarda görmenize izin vermiyorlar. Açıkçası vücuduma neyi aldığımı bilmek ve görmek en doğal hakkım diye düşünüyorum.

    8. Bugün yükleme testinden sonra birçok kişiye "şeker hastalığı" tanısı konulup ilaç satılıyor ve sonra şuna hele hiç inanmayacaksınız. Bu kişiler sağlıklı beslenmeye başlayıp kandaki şeker seviyeleri normale dönüp bu sefer de ilacın etkisiyle düştüğü zaman doktorlar "o vakit biraz karbonhidrat yiyin" diyorlar, ilacı kesmek yerine!!! Belli ki kişi sağlıklı besleniyor, artık şekeri normale dönmüş ama sen ilaçla bu sefer de hipoglisemi yaratıp yine çok yedirtiyorsun. "Yarın Diyete Başlıyorum" adlı kitabımda bu konuyla ilgili bir bölüm var. Okumanızı tavsiye ederim.

    9. Aşağıda bulabildiğim bir tane örnek var. İçindekilerinin ne olduğunu anlıyorsanız bana da söyleyin lütfen surprised

    Glucola